
Türkiye’de İslami bir siyasi hareketten söz edilecekse, belki de ilk yapılması gereken şey, siyaseti iktidar merkezli düşünme alışkanlığını terk etmektir. Çünkü İslami siyasetin temel sorusu “Devleti nasıl ele geçiririz?” değil, “Nasıl bir insan ve nasıl bir toplum inşa etmek istiyoruz?” olmalıdır.
Bu ayrım basit bir yöntem değişikliği değildir. Siyasetin anlamını kökten değiştiren bir zihniyet dönüşümüdür.
Modern siyaset, büyük ölçüde iktidarı ele geçirme, onu kullanma ve kurumlar aracılığıyla toplumu düzenleme üzerine kurulmuştur. Siyasi hareketlerin başarısı da çoğu zaman seçim sonuçları, parlamentodaki sandalye sayısı, hükümet olma veya devlet mekanizmasını yönlendirme kapasitesiyle ölçülür. Oysa İslami perspektiften bakıldığında toplumun dönüşümü yalnızca kanunlarla ve devlet gücüyle gerçekleşmez. Hatta kalıcı dönüşümün başlangıç noktası devlet değil, insandır.
Bu nedenle Türkiye’de İslami bir hareketin kendisine “iktidar olma” hedefini koyması zorunlu değildir. Böyle bir hareketin görevi, öncelikle İslam’ın ortaya koyduğu adalet, emanet, merhamet, doğruluk, sorumluluk, özgürlük, kul hakkı, dayanışma ve ahlak gibi değerleri kamusal hayatta savunmak ve görünür kılmak olabilir.
Burada siyaseti terk etmekten değil, siyasetin anlamını genişletmekten söz ediyoruz.
İktidar merkezli siyaset, ister istemez devleti merkeze alır. Ahlak merkezli siyaset ise insanı merkeze alır.
Çünkü iyi bir anayasa kötü niyetli insanı kendiliğinden iyiye dönüştürmez. Kusursuz kurumlar, emaneti bir yük değil fırsat olarak gören insanlardan yoksunsa yozlaşabilir. En güzel hukuk düzeni bile adalet duygusunu kaybetmiş insanlar tarafından uygulandığında adaletsizliğin aracına dönüşebilir.
Buradan hareketle İslami bir siyasi hareketin asıl programı bir “ahlakî özne inşa programı” olabilir.
Ahlakî özne; neyin doğru olduğunu bilen, doğru ile çıkar çatıştığında doğrudan yana tavır alabilen, gücü eline geçirdiğinde sınırlarını bilen, başkasının hakkını kendi hakkı kadar önemseyen, sorumluluğunu devlete, topluma veya başka bir otoriteye devretmeyen insandır.
İslam’ın siyasal iddiası öncelikle böyle bir insanın varlığıyla anlam kazanır.
Türkiye’de yeni bir İslami siyasi harekete ihtiyaç vardır. Ancak bu ihtiyaca verilecek cevap, mevcut siyasi hareketlerin yöntemlerini tekrarlayan, önceliğini teşkilatlanmaya, oy oranını artırmaya, daha geniş kitlelere ulaşmaya ve nihayetinde iktidara gelmeye veren yeni bir örgüt kurmak olmamalıdır. Çünkü bir siyasi hareketin büyümesi, onun ahlaken geliştiği veya toplumu dönüştürdüğü anlamına gelmez. Aksine büyüme, zamanla kendi başına bir amaç hâline geldiğinde hareketin başlangıçta savunduğu değerleri aşındırabilir. Daha fazla oy almak uğruna ilkeler esnetilebilir, daha geniş kitlelere ulaşmak uğruna hakikat geri plana itilebilir, iktidara yaklaşmak uğruna ahlaki tavizler normalleştirilebilir. Böylece hareket, toplumu dönüştürmek için yola çıktığı hâlde, giderek toplumdaki güç ve çıkar ilişkilerinin bir parçasına dönüşebilir.
Sorun büyümek değil, büyümeyi başarının temel ölçüsü ve nihai hedefi hâline getirmektir. Elbette bir hareketin örgütlenmesi, güçlenmesi ve toplumsal etkisini artırması önemlidir; fakat bunlar amaç değil, ancak ahlaki hedeflere hizmet ettikleri ölçüde anlamlı olan araçlardır. Bir hareketin asıl başarısı kaç kişiye ulaştığıyla değil, kaç insanın ahlaki sorumluluk bilinci kazandığıyla; ne kadar güç topladığıyla değil, gücü karşısında ne kadar ilkesini koruyabildiğiyle ölçülmelidir. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey, yalnızca büyümeyi hedefleyen yeni bir İslami siyasi hareket değil, büyümeyi ahlaki sorumluluğa tabi kılan ve önceliğine ahlakî öznenin inşasını yerleştiren yeni bir siyaset anlayışıdır.
Bu yaklaşım devletin veya hukukun önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine adaletin kurumsallaşması, hukukun üstünlüğü, ehliyet, liyakat, şeffaflık ve kamu hakkının korunması son derece önemlidir. Fakat bunlar hareketin nihai varlık sebebi değil, daha geniş bir ahlakî düzenin araçlarıdır.
Dolayısıyla İslami bir hareket kendisini devletle özdeşleştirmemelidir.
Devlet değişebilir; iktidarlar değişebilir; yasalar değişebilir. Fakat adalet, emanete riayet, insan onuru, aile, merhamet, dürüstlük ve kul hakkı gibi değerler iktidarlardan bağımsız olarak savunulmalıdır.
Bu nedenle böyle bir hareket, iktidarda olmadığı zaman da anlamlı olmalıdır. Hatta siyasal değerinin yalnızca iktidar kazanmasına bağlı olmaması gerekir.
Bir hükümeti eleştirebilmeli, fakat bunu başka bir hükümetin iktidara gelmesi için değil, adaletin korunması için yapabilmelidir. Bir ekonomik politikaya karşı çıkabilmeli, fakat bunu yalnızca kendi siyasi grubunun çıkarı açısından değil, adalet ve insan onuru açısından yapabilmelidir.
İktidar talebinden vazgeçmek, toplumsal etkiden vazgeçmek değildir.
Tam tersine, esas mesele devletin yapamadığı bir şeyi yapabilmektir: insanın iç dünyasına dokunmak.
Eğitimden aileye, ticaretten medyaya, akademiden sanata, çalışma hayatından komşuluk ilişkilerine kadar her alanda İslami değerlerin yaşanabilir olduğunu göstermek gerekir.
Böyle bir hareketin temel soruları şunlar olabilir:
Nasıl dürüst tüccarlar yetiştirebiliriz?
Nasıl emaneti koruyan yöneticiler yetiştirebiliriz?
Nasıl hakkını ararken başkasının hakkını çiğnemeyen insanlar yetiştirebiliriz?
Nasıl tüketim tutkusu yerine sorumluluk bilinci oluşturabiliriz?
Nasıl bilgiyi sadece diploma değil, hikmet ve sorumluluk haline getirebiliriz?
Nasıl özgürlüğü başıboşluk değil, sorumlulukla birlikte düşünebiliriz?
Bunlar görünüşte siyasetin dışındaki sorular gibi durabilir. Oysa siyasetin en derin zemini tam da burasıdır.
Böyle bir hareketin başarısı seçim gecesi değil, toplumdaki ahlakî dönüşümle ölçülür.
Kaç insan daha dürüst oldu?
Kaç insan para ve makam karşısında değerlerinin arkasında durdu?
Kaç genç düşünmeyi, sorgulamayı ve sorumluluk almayı öğrendi?
Kaç işveren çalışanının hakkını gözetmeye başladı?
Kaç yönetici gücü kendisine verilmiş bir emanet olarak görmeye başladı?
Kaç insan farklı düşündüğü için karşısındakini düşmanlaştırmaktan vazgeçti?
İşte İslami siyasetin gerçek göstergeleri bunlar olabilir.
Bu anlayışta siyaset, iktidarın dağıtıldığı bir alan olmaktan çıkar; değerlerin toplumda kökleştirilmesi çabasına dönüşür.
Türkiye’de İslami siyasetin önündeki yeni imkân belki de tam burada bulunmaktadır: Devleti İslamileştirmeye çalışmak yerine, toplumun ahlakî kapasitesini yükseltmek; iktidarı ele geçirmek yerine, iktidarın kendisini de ahlakın sınırları içine çekmek.
Çünkü mesele kimin iktidar olduğu değil, iktidarın karşısında insanın ne kadar ahlaklı kalabildiğidir.
İslami hareketin geleceği belki de iktidarı istemekten vazgeçtiği gün değil, iktidarı nihai amaç olmaktan çıkardığı gün başlayacaktır.
Çünkü İslam’ın hedefi yalnızca Müslümanların yönettiği bir devlet değil; adaleti bilen, emaneti taşıyan, hakikate bağlı ve ahlakî sorumluluk sahibi insanların oluşturduğu bir toplumdur.
Yazının son cümlesi “Çünkü İslam’ın hedefi yalnızca Müslümanların yönettiği bir devlet değil; adaleti bilen, emaneti taşıyan, hakikate bağlı ve ahlakî sorumluluk sahibi insanların oluşturduğu bir toplumdur.” şeklinde ifade edilmiş ! E yani, insanın aklına ister-istemez yönetime talib olqan herhangi bir müslümanın “adaleti bilen, emaneti taşıyan, hakikate bağlı ve ahlakî sorumluluk sahibi…”” olan-mayabileceği mi anlatılmak istenmiş diye geliyor ! Müslüman zaten, bu özellikelri üzerinde msülüman olduğu andan itbren bulunduran insan demektir diye düşünüyorum.Allahımıza iman etmiş olan kişiler en önce, Rabbimize, kendi nefsine ve topluma karşı nasıl davrarnacağını bilen ve bu bilgilerle yaşayan kişi demktir.Eğer, böyle değilse, o kişi imanını ve yaşantısının müslümnaca olup-olmadığını sorgulmaldır diyorum.