
Teknolojik gelişmeler, baş döndürücü bir hızla ilerlerken, “Altın bir geleceğe” doğru yelken açtığımız iddiası, her gün zihinlerimize işleniyor. Yapay zekanın sözde havarileri, akla hayale gelmeyen vaatleriyle bu teknolojiyi adeta bir kurtarıcı gibi pazarlıyor. Ancak bu pembe tablonun arkasında, insanlığı ve dünyayı tehdit eden oldukça tehlikeli bir zihniyet de yatıyor.
2015 yılında San Francisco, Kaliforniya’da Elon Musk’ın da kurucular içinde yer aldığı kâr amacı gütmeyen bir araştırma laboratuvarı olan OpenAI’ın yöneticisi Sam Altman’dır (d. 1985). Sam Altman, Yahudi kökenlidir. 1985 yılında Chicago’da, Yahudi bir Amerikan ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve St. Louis banliyölerinde Yahudi kültürüyle ve bu aile ortamında büyümüştür. Altman, algoritmik devrimin gelecekte tüm meslek kollarını ortadan kaldıracağını ve meslekleri paramparça edeceğini gayet iyi biliyor. Kendisi gibi teknoloji çevreleri, üniversite mezunlarının ileride bir uzay gemisiyle seyahat eder gibi fantastik ve ilginç işler peşinde koşacağını iddia ederek, durumu tatlı bağlamaya çalışıyor.[1]

Resim: OpenAI’ın kurucu yöneticisi, Yahudi kökenli Amerikalı bir teknoloji baronu olan Altman, arkasındaki muazzam küresel sermaye ve iddialı vizyonuyla, dijital geleceğin sınırlarını belirleyen en nüfuzlu aktörlerin başında gelmektedir.
OpenAI, günümüzde hem kâr amacı gütmeyen bir vakıf (OpenAI Foundation) hem de bu vakıf tarafından denetlenen, ticarî faaliyetler yürüten bir kamu yararı şirketi (OpenAI Group) yapısıyla faaliyet göstermektedir. OpenAI, özellikle üretken yapay zekâ (generative AI) alanında öncü teknolojiler geliştirir:
Şirketin temel ilan edilen misyonu, yapay genel zekânın (AGI – insan zekâsını çoğu ekonomik görevde aşabilen sistemler) tüm insanlığa güvenli ve faydalı bir şekilde hizmet etmesini sağlamaktır. Peki, madalyonun diğer yüzünde ne var?
Bu süper beyinler ve yapay zekâ sistemleri öyle masum, bulut ötesi sanal ortamlarda çalışmıyor. Tam aksine; devasa bilgi işlem merkezlerinde, işletilmelerinde ve soğutulmalarında korkunç miktarda doğal kaynak israf ediliyor. Örneğin, sadece ChatGPT-3’ün eğitimi sırasında yaklaşık 5,4 milyon litre su harcandığı biliniyor. ChatGPT’ye yöneltilen tek bir basit sorgu bile, ortalama bir insanın günlük elektrik tüketiminin kat kat fazlasını harcıyor.
Hindistan’daki bir konferansta Sam Altman’a bu devasa enerji tüketimi sorulduğunda, durumu “vahşî” olarak nitelendirmekle yetindi. Fakat yaptığı savunma, teknoloji baronlarının insana bakış açısını gözler önüne sermesi bakımından oldukça düşündürücü ve sarsıcıdır: Altman, insan vücudunun da yaşantısı boyunca büyük bir enerji tükettiğini savunarak, yapay zekânın tüketimini insanla kıyaslamaya kalkıştı. Yani insanoğlunun varlığını ve biyolojik enerjisini dahî bir “maliyet” veya “gider” kalemi olarak görme eğiliminde olduklarını açıkça ele verdi.
Bugün yapay zekânın ulaştığı enerji tüketimi, hayranlık uyandırdığı kadar derin bir şoku da beraberinde getirmektedir. Görünen o ki, teknolojinin bu körü körüne tırmanışında insan, adeta sistemin önünde bir “engel” ve “tıkırtı” olarak görülmeye başlandı. Teknoloji dünyasının bazı mimarlarının gözünde insan, artık “çıkmaz bir model” konumunda. Çünkü insan, çok fazla enerji tüketiyor, büyümek istiyor ve sınırsız bir tüketim döngüsünün önünü tıkıyor.
Hâl böyle olunca, asıl sormamız gereken soru şudur: İlerleyen ve her şeyi akıllı hâle getiren yapay zekâ, insanı yüceltmek için mi var, yoksa insanı (ve belki de insan grupları içinde fazlalık olarak görülen belirli topluluklar) yavaş yavaş “fazlalık” ilan edip tarihe gömmek için mi? Teknolojinin getirdiği konforun arkasındaki bu acımasız faturayı ve vizyonu iyi okumak ve insanı merkeze alan bir duruş sergilemek mecburiyetindeyiz. Bugün Gazze’de 100 bine yakın Müslümanın öldürülmesi karşısında yapay zekâ araştırmaları yapan ve üreten Yahudi şirketlerinin susmasına ne demeli?
Teknolojinin ve yapay zekânın sunduğu imkânlar maddî düzlemde enerji ve su tüketimiyle sınırlı kalmamakta; insanın ruh kökünü, ahlâkî değerlerini ve inanç dünyasını da derinden sarsmaktadır:
Teknolojiyi toptan reddetmek veya düşman ilan etmek, modern dünyada gerçekçi değildir. İslâm, ilmin, hikmetin ve faydalı olan her türlü gelişmenin peşinden gitmeyi emreder. Ancak bu süreçte ölçüyü korumak şarttır:
Netice itibarıyla; yapay zekâya veya ilerlemeye düşmanlık etmeden, ancak onu putlaştıran Batılı materyalist/kapitalist/Siyonist zihniyete teslim olmadan; “insanı yaşat ki devlet/medeniyet yaşasın” düsturuyla hareket eden hikmetli, ölçülü ve ahlâkî bir duruş sergilemek mecburiyetindeyiz.
[1] Der Spiegel, Sayı: 10(2026), s. 91.