

Amerika Birleşik Devletleri, çoğu insanın sandığı gibi özgürlük idealleriyle değil, sistematik soykırımlarla kuruldu. 1600’lü yıllardan itibaren kıtaya ayak basan İngiliz sömürgeciler, yerli halk olan Kızılderililere karşı acımasız bir imha politikası yürüttü. Yüzbinlerce Kızılderili; ya topraklarından sürüldü, ya açlığa terk edildi, ya da doğrudan katledildi.
Ünlü Amerikan tarihçisi David E. Stannard, bu süreci “Amerikan Holokostu” olarak tanımlar. Çünkü 100 milyondan fazla yerli, kolonyalist politikalar nedeniyle yaşamını yitirdi. ABD’nin kurucu kimliği işte bu soykırımın üzerine inşa edildi.
ABD’nin bağımsızlık bildirgesi 4 Temmuz 1776’da ilan edildi ve bu bildirgede 56 imza yer aldı. Bu imzacıların çoğu Protestan ve Mason yapıların üyeleriydi. Araştırmalara göre, bildirgeyi imzalayanların önemli bir kısmı Siyonist hedeflere yakın durdu.
Özellikle Benjamin Franklin gibi isimler, hem Mason localarıyla hem de Kudüs merkezli mistik öğretilerle yakın ilişkiler kurdu.

Amerikan doları üzerindeki semboller ve “Yeni Dünya Düzeni” (Novus Ordo Seclorum) sloganı, bu ideolojik yönelimi açıkça yansıtmaktadır. Siyonizm’in, Amerika’nın dış politikasındaki derin etkisi de tarih boyunca kendini hissettirmiştir.
Amerika, “özgürlükler ülkesi” iddiasını her fırsatta dile getiriyor. Ancak tarihi ve güncel uygulamalar bu iddiayı çürütüyor. Vietnam’dan Irak’a, Afganistan’dan Latin Amerika’ya kadar ABD; darbeler, işgaller ve gizli operasyonlarla milyonlarca insanın hayatına kast etti.
Amerikan istihbarat örgütü CIA, 1947’den bu yana 70’in üzerinde ülkede doğrudan veya dolaylı olarak rejim değiştirdi. Demokrasi götürdüğünü iddia ettiği her ülkeye ölüm ve kaos getirdi. Bu nedenle birçok tarihçi ve araştırmacı, ABD’yi “emperyalizmin kurucusu” olarak tanımlar.
Dünyanın jandarmalığına soyunan ABD, aynı zamanda dünyanın en çok borçlu ülkesidir. 2025 itibariyle kamu borcu 34 trilyon doları aşmıştır. Peki bu dev borç kime?
En büyük alacaklı Çin, ardından Japonya, Lüksemburg ve İsviçre gibi ülkeler gelir. Ancak en dikkat çekici olanı, ABD’nin kendi merkez bankası olan Federal Reserve’e olan iç borcudur. Federal Reserve; özel bankaların oluşturduğu bağımsız bir yapıdır ve büyük ölçüde küresel sermaye gruplarının kontrolündedir.
Bu tablo, Amerika’nın ekonomik olarak da bağımsız bir devlet değil; küresel para baronlarının yönettiği bir yapı olduğunu göstermektedir.

Tarihin hiçbir imparatorluğu ebedi olmamıştır. Aynı şey ABD için de geçerlidir. Artan ırkçılık, gelir eşitsizliği, toplumsal çatışmalar ve eyaletler arası gerginlik, Amerikan toplumunun çözülme sürecini hızlandırıyor.
Texas ve California gibi bazı eyaletlerde ayrılıkçı sesler şimdiden yükseliyor. Uzmanlara göre; ABD, 2035’ten sonra ciddi bir bölünme tehdidiyle karşı karşıya kalabilir. Bu süreçte;
Çin, ekonomik ve askeri gücüyle öne çıkabilir.
İslam dünyası, birleşik bir blok oluşturabilirse, adil bir denge unsuru olabilir.
Avrasya güçleri (Rusya, Türkiye, İran) bölgesel düzenlerde lider rol üstlenebilir.
ABD sonrası dünyanın, çok kutuplu bir yapıya doğru evrilmesi kaçınılmaz görünüyor. Ve bu dönüşüm; sadece bir güç değişimi değil, medeniyet değerlerinin de yeniden inşası olacaktır.
Amerika Birleşik Devletleri, özgürlük değil sömürü üretmiştir. Sözde demokrasisi, halklara değil sermayeye hizmet etmiştir. Bu gerçek, artık dünyanın dört bir yanında daha net görülmektedir. Tarih, ABD’yi bir model değil, bir uyarı olarak anacaktır.
HAZIRLAYAN: ŞABAN DOĞAN
Nasıl bir islam birliği olur ki? Daha gazze nin mısıra bağlanması gerektiğini söyleyen bir müslüman yok gibi.
He mısır güçlenirse bizim rakibimiz olur vesaire bahaneleri çok.