
AYDINLAR ARİSTOKRASİSİNİN GEREKLİLİĞİ
Cihanın bugünkü manzarası, atomu çatlatan fakat ruhunun zarını patlatamayan, madde terakkileri yanında insan ruhunun bütün muvazene ve huzurunu kaybetmiş bir “illet panayırı”ndan ibarettir. Tanzimat’tan bu yana, kendi öz cevherlerimizle yabancı cevherler arasındaki hikmetsiz katışmalar yüzünden çürüye çürüye geldiğimiz bu nokta, “müzmin şahsiyetsizlik ve asliyetsizlik” hastalığının nihaî tecellisidir. Bu ana-baba gününde, her köşesi bir başka kargaşa ile sarsılan cemiyet bünyesinin muhtaç olduğu yegâne kurtuluş, Batı’nın sömürgeci bir uzantısı olarak ihraç ettiği “çikolatayla kaplanmış zehir” olan demokrasi tekerlemelerinde değil, idraki iğdiş edilmiş yığınları hakikate esir edecek bir “Aydınlar Aristokrasisi”ndedir.
Aristo’nun “ayaktakımının rejimi” olarak vasıflandırdığı demokrasi, Batı dışında kalan İslâm ülkeleri için bir ehlileştirme ve köleleştirme vasıtasıdır. “Hâkimiyet Milletindir!” yaftası altında, vasıfsız insan siloları haline gelen meclisler, gerçekte milleti Hakk’a değil, Batı’nın güç odaklarına ve nefsanî başıboşluğa mahkûm etmektedir. Oysa İslâm inkılâbı, insan topluluklarını bir “sürü” olmaktan kurtarıp, onları “idrak soyluları”nın rehberliğinde ulvî bir nizama kavuşturma davasıdır.
Tarih boyunca her inkılâp bir sınıfa dayanmıştır; Fransız İhtilâli burjuvaziye, komünizm işçi sınıfına…. Bizim beklediğimiz inkılâp ise, bir sınıf davası gütmekle beraber, bu sınıfı menfaat ve imtiyaz hırsına değil, “fikir çilesi ve idrak ıstırabı”na dayandıran “Gerçek Aydınlar” sınıfına hasretmiştir. Bu, dar ve hasis mânasıyla bir sınıf değil, bütün insanlığın mayasını tutturacak örnek şahsiyetler kadrosudur.
Aydınlar Aristokrasisi, diplomasını bir geçim vasıtası olarak kullanan “mankafa” ve “ukalâ” aydınlar yığınının değil, kargabüken zehrini yutmuşçasına hakikat davasıyla kıvrananların hâkimiyetidir. Bu hâkimiyet, bir İmam-ı Gazalî ile bir çobanı kemmiyet hesabıyla bir tutan, böylece keyfiyeti mahkûm eden bâtıl nizamların aksine, “işi ehline verme” düsturunu en üstün idare cihazı haline getirme davasıdır. Bir hastanede kararın hastaya değil, tıp ilmine esir doktora ait olması gibi; cemiyetin sevk ve idaresi de kendi nefsinden geçmiş, Hak’ta fâni olmuş idrak kahramanlarına, yani “Yüceler Kurultayı”na bırakılmalıdır.
Yüceler Kurultayı, milletin dinde, fikirde, sanatta, ilimde ve her türlü insanî verim şubesinde temayüz etmiş güzidelerinden örülüdür. Bu kurultay, hürriyeti “başıboşluk” değil “hakikate esaret” olarak tanır ve “Hâkimiyet Hakkındır!” ilkesini başının tacı yapar. Bu aristokrasi, idare edenlerin keyfî sultanlığı değil, en üstün idrak sahiplerinin hakikat mizanı önünde birbirine şahit ve murakıp olduğu mefkûrevî bir âhenk tertibidir.
Aydınlar Aristokrasisi’nin gerekliliği, sadece bir idare şekli değişikliği değil, bir “asliyet ve şahsiyet” hamlesidir. Bu hamle, Tanzimat’tan beri içimize sızan “züppeleri”, “devrimbazları” ve “küfür yobazlarını” tasfiye ederek, ruhumuzu dayadığımız mukaddes ölçülerin hegemonyasını kuracak yegâne yoldur. Neredesin, fikir (tomson)uyla dirilecek ruh ihtilâlcisi ve beklenen idrak soylusu?..
İSLAMİ HABER “MİRAT”