islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
23,4916
EURO
25,3513
ALTIN
1.484,06
BIST
5.595,82
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
25°C
İstanbul
25°C
Parçalı Bulutlu
Cumartesi Az Bulutlu
26°C
Pazar Az Bulutlu
26°C
Pazartesi Az Bulutlu
24°C
Salı Az Bulutlu
25°C

Bir Ârife Soralım: Kâfirin Gafleti ile Müslümanın Gafleti Aynı mıdır?

Bir Ârife Soralım: Kâfirin Gafleti ile Müslümanın Gafleti Aynı mıdır?

Soru: Hocam! Siz şuurlu Müslümanlardan olmamız gerektiğinden bahsederken, gafletten uzak kalmamız gerektiğinin altını çiziyorsunuz zaman zaman. Sohbetimiz gaflet konusu ekseninde olmasını arzu ediyorum müsaadelerinizle. Gaflet sizce tam olarak nedir?

Ârif: Özetle söylemem gerekirse gaflet, Allah Teâlâ’nın kendisiyle beraber olduğunu unutmak demektir. Her türlü manevî sapmanın menşei aslında Hak’tan gâfil olmaktır. Hak’tan gâfil olan bir insan, her türlü günah işleyebilir. Halbuki Cenâb-ı Hakk, kuluna şah damarından yakındır. Kul gaflette dahî olsa Allah, kulundan gâfil değildir ve daima onunla beraberdir. Kul, bunun idrakine varmış olsaydı gafletten kurtulmuş olurdu.

Soru: Hocam; Gafletin de dereceleri var mıdır?

Ârif: Vardır. Gafletin en alt derekesi, küfür ve şirktir. Hak’tan ve tevhitten en çok uzak olanların başında kâfir ve müşrikler gelir. Bunların gafleti, mühürlenmiş kalpleri ile ilgilidir. Kâfir, Allah’tan bîhaber olarak bütünüyle manevî körlük içinde yaşar. Müşrik ise Allah’ın varlığından haberdardır ama nefsine bütünüyle mağlup olur ve Allah’ın yanında başka ilahlar da edinir kendisine.

Soru: Hocam! Allah’a inanmayanlar veya şirk koşanlar, gâfil olduklarına göre, bunların ahiretteki durumları hakkında Allah, bizlere bilgi veriyor mu?

Ârif: Kur’ân’da A’râf Suresi vardır. 179. âyet, bunların uhrevî akıbeti hakkında çok açık bilgiler vermektedir: İlgili âyeti mealen okuyorum: “Ant olsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”

Soru: Demek ki bu gafillerin akıbeti çok korkunç olacak. Peki aynı durum gaflet içinde olan Müslümanlar için de geçerli olacak mı?

Ârif: Müslüman, İslâm dairesinde kaldığı müddetçe iman ehlidir. Ancak iman sahibi olmakla birlikte kulluk ve ibadet şuurundan uzaklaştıkça ve iç muhasebe duygusunu yitirdikçe Müslüman da gaflete dalar ve mahşerde hesaba çekilir.

Soru: Bunu nasıl anlamamız lazım? Daha somut ifade edebilir misiniz?

Ârif: Müslüman, dinî hayatında Allah ve Resulünün emir ve yasakları yerine nefsinin arzularına uyarsa, işlediği günahları ve ahirette vereceği hesabı düşünmezse, günahlara tövbe etmeyi terk ederse, ibadetlerini ihmal ederse veya ibadetlerde kaidelere riayet etmezse veya serbest zamanını boşa geçirirse gaflete dalmış demektir.

Soru: Zannederim bu örnekler, kişinin bilerek kendini gaflete ittikleriyle ilgilidir. Bunlar herhalde kınanmayı ve cezalandırmayı gerektiren hallerdir?

Ârif: Evet, öyle.Müslüman, kulluk görevini ve sorumluluğunu unutur, dinî görevlerini kısmen veya tamamen terk eder ve dünyevileşir ise mahşerde hesaba çekilir. Akıbetini ancak Allah bilir.

Soru: Peki Müslümanlar için manevî sorumluluk kapsamına girmeyen gaflet anları veya halleri de var mıdır?

Ârif: Vardır. Kınamayı gerektirmeyen gaflet, örneğin habersiz olmak, bir şeyi bilme imkânı bulamamak, unutmak, aklına gelmemek veya bilgisi olmamak gibi durumlardır.

Soru: Müslümanların manevî makam ve derecelerine göre gaflet anlayışında farklılıklar olabilir mi?

Ârif: Müslüman, manevî bilinçlenme yolunda bir gafletten kurtulup ilerlese bile her zaman yeni bir gafletle imtihan olabilir. Her makamın kendine göre manevî avantajları vardır ama aynı zamanda gaflete düşme tehlikesi de vardır. Bu tehlike ile mücadele etmek, ancak nefisle cihat etmekle mümkündür. Her yeni gaflet riskine ve tuzağına karşı bir gönül coşkusuyla gayret içinde bulunmak lazımdır. Gurura kapılmadan afv-ı ilâhi’ye mazhar olurum ümidiyle yaşamak ancak o zaman caiz olabilir. Kısacası kalbi uyanık ve devamlı olarak manevî teyakkuz hâlinde olan şuurlu Müslümanlar, gaflet tehlikelerinden uzak kalabilir.

Soru: Bunu biraz daha açabilir misiniz?

Ârif: Bir Müslüman, “ben bana düşen görevi yapıyorum. Namazımı kılıyorum, zekâtımı veriyorum. Daha fazlasıyla mükellef değilim.” diyebilir. Ama bu söz, sosyal duyarlı ve şuurlu bir Müslüman için geçerli değildir. Takva ehli bir Müslüman, bu sözle yetinmez. Aksi takdirde kendi kendini kandırmış gibi hisseder. İhlaslı bir mümin, “bu tavrımdan C. Hak, razı mıdır?” diye kendi kendine sorar. İşte “gönlünden al fetvayı” hikmeti, en ziyade bu manevî bakış ile mümkündür. Bu durumda bir mümin, asgari farzlarla yetinmeyi bir gaflet hâli gibi görür ve Allah’ın rızasını kazanmak için, daha fazla nafile ibadetlerle meşgul olur ve daha çok hayırda bulunur.

Soru: Bu bana çok enteresan geldi. Kişiyi gaflet riskinden tamamen uzaklaştıran bu halis tutum ve davranışın perde arkasında hangi hakikat gizlidir?

Ârif: Bu Hakk’ın rızasını ve sevgisini kazanmaya yönelik bir ruh hâlidir. Bu ruhu idrak ettiğin zaman, “şunu bunu yaptım, işim bitti” darlığından uzak kalır, o yaptıkların bile kabule bağlı olduğunu düşünüp, büyük mükâfata büyük gönülle yönelirsin. Bu ruhu idrak ettiğin zaman, tamamlanmışlık vehminin cenderesinden ve gafletten kurtulup, yaratılış hikmetinin teşkil eden tekâmül ve irfan yolunun yolcusu olursun. Bu doğrultuda Hakkın rızasına nail olmak, en büyük manevî mükâfattır. Hakkın rızasından mahrum kalmak ise en büyük ilahî cezadır. Müeyyidelerin ruhudur bu.

Soru: Yani cehennem yaptırımı gibi uhrevî cezalar, Müslümanların gafletten uzak kalmalarına yardımcı olabilir mi demek istiyorsunuz?

Ârif: Uhrevî tehdide bağlı ilahî cezaların varlığı, en azından şuurlu Müslümanların ruhunda gafletten uzak kalma inancı doğar. Nefisleriyle mücadele etme biçim ve şiddetine göre gafletten uzak kalmaları da mümkündür. Ama bir de şöyle düşünelim. Müeyyideler olmasaydı ve şöyle buyurulsaydı: “Kimseye azap edilmeyecek. Şu farkla ki; Allah, sadece rızasına uygun amelde bulunanlardan hoşnut ve memnun olacaktır.” Böyle bir durumda acaba ibadette bulunanların sayısında azalma mı olurdu yoksa çoğalma mı?

Soru: Kimseye azap verilmeyeceğinden ötürü birçok insan, ibadetlerini büyük bir ihtimalle yerine getirmezdi. Herhalde mantıken doğru düşünüyorum değil mi?

Ârif: Evet. Bir düşün. Öz manasıyla cennet, Allah’ın rızasına nail olan yerdir. Cehennem ise, rıza-ı ilahi’den mahrumiyet ateşidir. Kişi, cehennemlik olmasa ve azap almasa bile ihmal ettiği ibadetlerinden ötürü Allah’ın rızasını kazanmamış olacak ve cennete girmeyi hak etmemiş olacaktır. İşte uhrevî müeyyidelerin Müslümanların gâfil olmamalarını sağlayan manevî bir etkisi vardır. Çünkü imanlı insanların ekseriyeti, Hak Teâlâ’nın cezasından ve cehenneminden korkar. Ancak takva ehli müminler, ilahî huzurdan uzaklaşma ve O’nun sevgisinden mahrum olan riskine uğramamak için, bizzat Allah’tan çekinir. İşte gafletten tamamen uzak olan mütevekkil bir mümin, Allah Teâlâ’nın yakınlığını hissettikçe hatta manen müşahede ettikçe gönülden daha fazla ibadette bulunma ve salih amel işleme ihtiyacı duyar.

Soru: Bir başka ifade ile Hak Teâlâ’ya manevî yakınlığın alameti, gafletteki mesafe ve kulluktaki ciddiyet ile kendisini gösterir diyebilir miyiz?

Ârif: Aferin evladım. Aynen böyle. Gafletten ne kadar uzak olursak, kulluk görevimizi o nispette layıkıyla yerine getirebiliriz, kulluk şuurunu ne kadar ileriye doğru taşıyabilir isek Allah’ımıza o kadar daha yakın oluruz vesselâm.

Prof. Dr. Ali SEYYAR

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.