
Her insanın arkadaşları vardır, bir de dostları…
Arkadaş çoktur; dost ise bir elin, bilemedin iki elin parmakları kadar azdır. Çünkü arkadaşlık aynı ortamı paylaşmakla, dostluk ise aynı derdi ve gönlü taşımakla başlar. Arkadaşınla sohbet edersin, dostuna içini açarsın. Arkadaşına başından geçenleri anlatırsın, dostuna kimseye anlatamadığın sırlarını emanet edersin.
İşte benim de öyle bir dostum vardı.
Hem de nasıl bir dost!
Hasbihal ettiğim, dertleştiğim, sevincimi ve kederimi paylaştığım, gerektiğinde en mahrem sırlarımı açtığım bir dost…
Geçenlerde karşılaştık.
Öyle bir sarıldım ki ona, bir an kemiklerinin sesini duyduğumu sandım. Yılların özlemi vardı o sarılışta. Geçmişin hatıraları, beraber yürüdüğümüz yollar, paylaştığımız sevinçler ve sıkıntılar…
Fakat bir tuhaflık vardı.
Anlamadığım ve anlamlandıramadığım bir tuhaflık…
O, bana eskisi gibi sarılmadı. Kolları sanki bedenime değil, geçmişine sarılmaktan çekiniyordu. Yüzünde acı bir tebessümle baktı bana. Gözlerinde tanıdığım bir şeyler vardı ama o eski sıcaklık yoktu sanki.
Birlikte oturduk bir parkta.
“Sonbahar da geliyor,” dedim.
“Her mevsimin farklı bir güzelliği var,” diye cevap verdi, cılız bir sesle.
“Ne oldu? Durgunsun,” dedim.
“Yok, her zamankinden daha iyiyim,” dedi.
İnsan bazen karşısındakinin söylediklerini değil, söyleyemediklerini duyar ya, ben de onun kelimelerinin arasındaki sessizliği dinliyordum adeta.
Derken gözüm, elindeki kitaba takıldı.
Kapağında Mustafa Kemal’in resmi, altında kocaman harflerle bir kelime:
Nutuk.
Bir müddet sustum. O da sustu.
Sonra dayanamadım.
“Nutuk mu okuyorsun?” diye sordum.
Kabahat işlemiş bir çocuk gibi, gözlerini benden kaçırarak cevap verdi:
“Evet.”
“İyi,” dedim. “Yakın tarihi okumak elbette önemli. Geçmişi bilmek, bugünü anlamak ve geleceğe güvenle bakabilmek için tarihimizi okumalıyız. Ama tek taraflı okuma. Kâzım Karabekir’i de oku, Rıza Nur’u da… Farklı kaynakları karşılaştır. Bir metni okumak başka, o metin üzerinden bütün bir tarihi anlamlandırmak başka.”
Gülümsedi.
Sonra hiç beklemediğim bir cümle kurdu:
“Ben artık Mustafa Kemalciyim.”
“???”
Önce şaka yapıyor sandım. Yüzüne baktım. Gülümsemesi kaybolmuştu. Söylediği sözün arkasında duruyordu.
Bir zamanlar aynı meselelerde dertleştiğim, aynı hassasiyetleri paylaştığım, inandığı değerler uğruna bedel ödemekten çekinmeyen dostum, artık kendisini başka bir yerde tarif ediyordu.
Bir süre sonra söze başladım:
“Hatırlıyor musun? 28 Şubat sürecinde…”
Sözümü kesti.
“‘Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda’ esprisini yapacaksan hiç yapma,” dedi. “Peki dostum,” dedim.
İnsan bazen söyleyecek çok şeyi olduğu hâlde susar. Çünkü bazı hatıralar anlatılmak için değil, hatırlanmak için vardır.
Biraz sessiz kaldıktan sonra yeniden konuştum.
“Peki, 28 Şubat sürecinde köyde görev yaparken jandarma komutanının beni karakola çağırdığı günü hatırlıyor musun? İçeride bana, ‘Sen de mi Erbakancısın?’ diye bağırarak hakaret etmişti. Sen ise dışarıda beni beklemiştin. O gün yanımda duruşunu, dualarınla bana destek oluşunu hiç unutmadım ben,” dedim…
Bana yine o cılız sesle cevap verdi:
“Yine ediyorum dua, yine kılıyorum namazlarımı.”
İşte o cümleden sonra kelimeler tükenmişti.
Ne söyleyebilirdim ki?
Bir insanın namaz kılması, dua etmesi elbette kıymetlidir. Fakat yıllarca birlikte yürüdüğüm bir insanın hangi düşünce dünyasına yöneldiğini, geçmişte savunduğunuz değerleri bugün nasıl yorumladığını anlamaya çalışıyordum…
Gözlerimden birkaç damla yaşın yanaklarıma süzüldüğünü fark ettim. İstemsiz bir şekilde gözlerimden değil yüreğimden gelen gözyaşlarıydı bunlar…
O andan sonra dostum dediğim, ama artık arkadaşım olan kişiyle mimiklerimiz, gözlerimiz konuşmaya başlamıştı. Yıllarca yüzüne baktığımda sevgi ve muhabbet gördüğüm, zor zamanlarda güvenebildiğim dostum karşımdaydı. Ama sanki aramıza görünmez bir duvar örülmüştü.
Belki o değişmişti, belki ben… Belki de yıllar boyunca aynı kelimelere yüklediğimiz anlamlar, aynı hatıralardan çıkardığımız sonuçlar birbirinden uzaklaşmıştı.
Bilemiyorum.
Ama bildiğim bir şey vardı: İnsan, bazen en yakınındaki insana bile kendisini anlatamaz hâle geliyordu.
“Bak güzel insan,” diye başladım söze.
“Sen bana gerici de, yobaz de, hiç fark etmez. Benim Kur’an gibi bir rehberim, Resulullah gibi bir önderim var. Mekke’de ağır zulümlere maruz kalmasına rağmen Medine’de farklı inanç topluluklarıyla bir arada yaşamanın esaslarını ortaya koyan, insanlara adaletle muamele etmeyi öğreten bir Peygamberim var benim…”
Bunları söylerken, yüreğimde ki şelale daha da bir çağlayan haline geldi, daha bir hızlı akmaya başladı…
Ne garip bir durumdu bu?
Bir zamanlar aynı yağmurun altında ıslanmışız. Aynı fırtınada birbirimize siper olmuşuz. Birimizin başına bir iş geldiğinde öteki kapıda beklemiş. Birimizin yüreği daraldığında öteki dua etmiş.
Şimdi ise bir parkta, bir kitabın kapağı üzerinden başlayan sohbet, yılların hatıralarını önümüze sermişti.
Belki de mesele yalnızca Nutuk değildi.
Belki mesele, bir kitabın kaç dile çevrildiği, kaç kişiye ulaştırıldığı veya hangi kurumlar tarafından sahiplenildiği de değildi. Asıl mesele o kitabın, gönüllerimiz arasına kocaman bir duvar ördüğüydü…
Ben o gün dostumun elindeki kitaba bakarken yalnızca bir tarih kitabı görmedim. Bir zamanlar birlikte yürüdüğümüz yolları, geride bıraktığımız mücadeleleri ve artık aynı istikamette yürüyüp yürümediğimizi düşünüyordum.
“Hani be dostum, biz birlik olup dağa taşa ilahi kelimatullah’ı yazacaktık” diyecektim, ama diyemedim. Boğazım düğümlenmiş, yüreğimden gelen kelimeler o düğümden geçip telaffuza dönüşemiyordu…
Vedalaşma zamanı gelmiş miydi ne?
Ayağa kalktık. Birbirimize baktık.
Söyleyeceklerimiz vardı belki. Ama artık kelimelerin bizi eskisi gibi bir araya getiremeyeceğini ikimiz de hissediyorduk.
Gözlerimizle vedalaştık.
Sonra yanından ayrıldım.
Arkamı dönüp bir daha baktım mı, hatırlamıyorum.
Ama o gün şunu anladım: İnsan bazen bir dostundan ayrılırken yalnızca bir insanı geride bırakmaz. Bir devri, bir hatırayı, bir inancı ve bir zamanlar kendisinin de parçası olduğu bir dünyayı geride bırakır.
Ve bazı vedalar, hiç kimseye “elveda” demeden yaşanır.
Çok dramatik bir hikaye olmuş ve yaşamışsınız hocam ! Bu dramatikliği daha çok yükseltmek istemem ama, bu duruma sebebiyet veren ülkemzideki politkacıaleın göründüklri gibi olmama veya müslüman jisvesi altınd yedikelri istenmeyen nanenler olabilri mi diye bir soru aklıma takıldı !..Bilem siz ne dersinzi diyorum ?.
Rabbena la tuziğ gulubena……………..