
1981’de bir film çekmişler, adı “Feryada Gücüm Yok.”
Hani bazı filmler vardır ya, “sanat eseri” diye geçer ama aslında size gerçeğin ta kendisini gösterir…
İşte bu da onlardan.
Filmin bir yerinde, “Oğuz” (Nuri Alço) diye bir karakter çıkıyor, ağzını açıyor ve öyle şeyler söylüyor ki…
Zannedersin CIA brifing veriyor, Mossad plan açıklıyor!
“Her yerde adamlarımız var. Turizme büyük önem veriyoruz. Sahildeki bütün arsaları bunun için kapattık. Önce insanlarda tatil yapma özlemini yaratacağız. Bunun için basın, radyo, televizyon gibi araçlarla kampanyaya giriştik. Harcamalar sonsuz. On yıl sonra yepyeni bir kuşak yetişecek. Kılığı kıyafeti, yediği içtiği, saç şekli, dinlediği müzik, hep bizim tarafımızdan empoze edilecek. Yepyeni bir dünya kuracağız. İnsanların hangi kitapları okuyacağını, hangi filmleri izleyeceğini biz tayin edeceğiz. Zaten bu filmleri çeken de, kitapları yazan da bizim ekibimiz olacak. Geniş bir sanatçı kadromuz var. En iyi ressam, tiyatrocu, besteci, yazar ve yönetmen gibi elemanların hepsini bünyemizde topladık.”
Hani bazı “komplo teorileri” vardır ya…
Bu öyle değil!
Bu resmen itiraftır… Hem de 1981’de yapılmış bir itiraf!
O Gün Söylediler, Bugün Oldu!
Şimdi dön bak 40 yıl geriye…
O gün “on yıl sonra” dedikleri şey, bugün ete kemiğe bürünmüş.
Bir zamanlar tesettürün ölçüsünü ayetler belirlerdi.
Şimdi ölçüyü vitrin mankenleri belirliyor.
Eskiden “göze gelmemek” için bol elbiseler giyilirdi, şimdi “dikkat çekmek” için çıplak geziliyor.
Eskiden mahremiyeti korumak içindi herkes tesettürlüydü, şimdi sokaklarda, caddelerde bedenler teşhir ediliyor.
Tatil anlayışı, “deniz-kum-güneş” üçgeninde iffeti eritmiş.
Artık tatil; ruhun dinlenmesi, ailenin kaynaşması, hayânın muhafazası değil…
Şezlongda bikini, yan şezlongda alkol, arka planda müstehcen müzik…
Hatta işi daha da ileri götürüp çıplaklar kampı olan sahiller bile var.
Eskiden deniz, nimetin tefekkürü içindi;
şimdi bedenlerin sergilendiği bir pazar yeri.
Eskiden kum, çocukların oynadığı masum oyuncaktı;
şimdi haya duygusunun gömüldüğü mezar taşı.
Eskiden güneş, Rabb’in kudretini hatırlatan bir ayetti;
şimdi haramın renklerini parlatan bir projektör.
Ve buna “tatil” diyorlar…
Oysa bu, tatil değil; ahlâk ve edebin infâzı… .
Evinizde izleseniz televizyonu kapatacağınız görüntüleri, sahilde “normal” diye izliyorsunuz.
Aileler çocuklarıyla aynı plajda, gözleri ve kalpleri aynı günaha maruz bırakıyor.
“Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur.…” (el-İsra, 32)
Deniz-kum-güneş üçgeni, işte bu uyarının ete kemiğe bürünmüş halidir.
Bugünün “müzik iklimi” 24 saat akış halinde. AVM’de, kafede, araçta, kulaklıkta… Arka plan diye başlayan şey, zamanla kalbin ön planını işgal ediyor. Böylece müzik, Kur’an tilavetini unutturuyor; kalbi de hevâ ve hevesin ritmine teslim alıyor.
Filmler sadece eğlence değil; aynı zamanda davranış mühendisliği aracıdır.
Bir sahne, insanın gözlerinin önünde defalarca tekrarlanır…
İlkinde ruh, tanımadığı aktörlerin soğuk eliyle ürperir; ikincisinde alışmanın uyuşukluğu çöker; üçüncüsünde ise o sahne, vicdanın eşiğini aşar ve yerleşir.
İnsan, farkına varmadan kötülüğün tadına alışır; artık ona itiraz etmez, hatta ona hayatın bir parçasıymış gibi bakar.
Çıplaklık: “Sanatsal ifade”
Zina: “Aşkın sınır tanımazlığı”
Aile yıkımı: “Kendini bulma hikâyesi”
İsyan: “Kişisel özgürlük”
Böylece günah, estetik bir kılıfa sokulur; izleyici onu günah olarak değil, sanat olarak algılar.
Ve en acısı ne biliyor musunuz?
Bunları bizim çocuklarımız izliyor, okuyor, dinliyor!
Yani biz kendi ellerimizle o kuşağı büyüttük!
Sanat Dedikleri Cephe
Bak diyor ki: “En iyi ressam, tiyatrocu, besteci, yazar bizim ekibimizde…”
Ee doğru…
Bugün en çok izlenen dizilere bakın…
Sanki Allah yokmuş gibi bir hayat anlatılıyor.
Ve biz, farkında olmadan, o hikâyelerle kendi hayatımızı ölçmeye başlıyoruz.
Oysa hayat, ekrandaki senaryodan ibaret değil; gerçek hayat, Kur’an ve Sünnetin ışığında gönlünün derinliklerinde Allah’ın varlığını hissederek yaşadığın andır.
En çok alkışlanan, en çok çok ödül toplayan şarkılara bak: Günahın ritmi, zinanın melodisi, ahlâkın cenaze marşı!
Sanatın kellesi alınmış, boynuna ideolojik tasmayı takmışlar.
Ressam da, yönetmen de, müzisyen de aynı merkezden emir alıyor:
İmanı (Âhireti) sil, hevâyı ve hevesi (dünyayı) koy!
Ve Biz…
Bir zamanlar “Kültürel işgal” diye bağıran biz, şimdi o işgalin turistiyiz.
O sahillerde tatil yapan biziz…
O dizileri izleyen biziz…
O şarkıları “ne güzel” diye dinleyip tempo tutan biziz…
Sonra da dönüp “Bu millet niye böyle oldu?” diye soruyoruz.
Ee kardeşim, sen bu planı “film repliği” sanmaya devam edersen, tabii böyle olur!
Kur’an diyor ki:
“Onlar, eğer güç yetirebilseler sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan vazgeçmezler.” (el-Bakara, 217)
Bu savaş artık topla, tüfekle değil, ekranla, sahneyle, şarkıyla yapılıyor.
Sen hâlâ tavşan gibi gözlerin açık uyuyorsun.
Onlar da uyutmaya devam ediyor.
Kadir Bekil
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-