
Birleşmiş Milletler…
İsmi bile başlı başına büyük bir iddia taşıyor: Birleşmiş Milletler.
Savaşların, işgallerin, katliamların ve insan hakları ihlallerinin önüne geçmek; devletler arasındaki sorunları diplomasi yoluyla çözmek; uluslararası barış ve güvenliği korumak…
1945’te kurulan bu yapı, bugün 81. Genel Kurulu için yeniden New York’ta toplanıyor. Fakat dünyanın gündemine baktığımızda ister istemez şu soru karşımıza çıkıyor:
Birleşmiş Milletler gerçekten birleşmiş mi, yoksa büyük güçlerin çıkarları karşısında parçalanmış bir dünya düzeninin vitrini mi?
Bu soru artık yalnızca eleştirel çevrelerin değil, BM’nin kendi yapısının geleceğini tartışanların da gündeminde. 2026 Genel Kurulu öncesinde savaşlar, Gazze, Ukrayna, Sudan ve diğer krizler nedeniyle BM‘nin etkinliği ve Güvenlik Konseyi’nin reformu yeniden tartışılıyor.

BM sisteminin en çok tartışılan noktalarından biri Güvenlik Konseyi’nin yapısı.
Konsey 15 üyeden oluşuyor. Bunların 10’u belirli sürelerle seçilirken, ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa beş daimi üye olarak veto hakkına sahip.
Bu şu anlama geliyor:
Bir mesele hakkında uluslararası toplumun büyük bölümünün desteklediği bir karar tasarısı, daimi üyelerden birinin veto hakkını kullanması halinde Güvenlik Konseyi’nden geçemeyebiliyor.
Bu sistem II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, dönemin güç dengeleri dikkate alınarak oluşturuldu.
Fakat dünya 1945‘teki dünya değil.
Afrika’nın, Asya’nın, Latin Amerika’nın ve İslam dünyasının bugün uluslararası sistemde çok daha farklı ağırlıkları var.
Buna rağmen karar mekanizmasının merkezindeki yapı büyük ölçüde 1945’in güç dağılımını yansıtıyor.
İşte tartışmanın düğümlendiği yer burası.
Dünya değişti, fakat karar mekanizması aynı ölçüde değişti mi?
Gazze meselesi bu tartışmayı daha da görünür hale getirdi.
Birleşmiş Milletler’in çeşitli organları Filistin meselesiyle ilgili çok sayıda karar aldı. Ancak sahadaki gerçeklik ile uluslararası kararlar arasındaki mesafe, BM’nin etkinliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu.
Üstelik 2026 Genel Kurulu öncesinde dikkat çekici bir başka gelişme yaşandı.
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’a ABD tarafından New York’a giriş vizesi verilmedi. Böylece Abbas, Genel Kurul’a yüz yüze katılamadı; Genel Kurul ise video mesajıyla hitap etmesine imkân sağlayan düzenlemeyi kabul etti. Bu durum, ABD’nin giriş vizesi üzerindeki yetkisi ile BM’nin ev sahibi ülkeye bağımlı yapısı arasındaki ilişkiyi de yeniden gündeme taşıdı.
Şimdi düşünelim:
Filistin meselesinin konuşulduğu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na Filistin Devlet Başkanı’nın fiziksel olarak katılamaması…
Bu görüntü, uluslararası sistemin ne kadar karmaşık ve çelişkili hale geldiğini göstermiyor mu?
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Vize kararını BM değil, ABD verdi. Fakat BM Genel Kurulu’nun New York’ta toplanması ve ev sahibi ülkenin vize politikalarının diplomatik katılımı etkileyebilmesi, sistemin sınırlarını tartışmaya açıyor.
Mesele yalnızca Gazze de değil.
Sudan‘da savaş, Ukrayna‘da savaş, Ortadoğu‘daki çatışmalar ve dünyanın farklı bölgelerindeki krizler…
BM‘nin önünde çok sayıda dosya var.
Fakat dünyanın farklı bölgelerinde insanlar aynı soruyu soruyor:
Uluslararası hukuk herkese aynı şekilde mi uygulanıyor?
Eğer güçlü devletlerin çıkarları ile uluslararası hukukun ilkeleri çatıştığında sistem sürekli olarak güç dengelerine takılıyorsa, burada ciddi bir meşruiyet tartışması ortaya çıkar.
Elbette BM’nin tamamen işlevsiz olduğunu söylemek de doğru olmaz.
BM; insani yardım, mülteci çalışmaları, sağlık, çocukların korunması, kalkınma ve diplomatik görüşmeler açısından hâlâ önemli bir uluslararası platform. Ayrıca Genel Kurul, çok sayıda ülkenin aynı masa etrafında konuşabildiği eşsiz bir diplomatik alan olmayı sürdürüyor.
Ancak var olmak başka, etkili olmak başka.
Bir kurumun varlığını sürdürmesi, bütün sorunları çözebildiği anlamına gelmez.
Bugün asıl tartışılması gereken belki de BM‘nin ortadan kaldırılması değil, nasıl yeniden yapılandırılacağıdır.
Güvenlik Konseyi’nin temsil kabiliyeti artırılabilir mi?
Veto sistemi yeniden ele alınabilir mi?
Dünyanın büyük bölümünü oluşturan devletlerin karar süreçlerindeki ağırlığı artırılabilir mi?
Uluslararası hukuk, ekonomik ve askerî gücü yüksek devletler karşısında daha bağımsız hale getirilebilir mi?
Bunlar artık ertelenmesi zor sorular.
Çünkü adaletin olmadığı yerde güven, güvenin olmadığı yerde de birlik uzun süre ayakta kalamaz.
Birleşmiş Milletler’in önündeki en büyük sınav da budur.
Adı “Birleşmiş Milletler” olan bir yapı, dünyanın büyük krizleri karşısında devletleri ortak bir zeminde buluşturabiliyor mu?
Yoksa beş ülkenin veto hakkının gölgesinde, geri kalan dünyanın iradesi zaman zaman etkisiz mi kalıyor?
Gazze’de hayatını kaybeden çocukların, Sudan’da yerinden edilen insanların, savaşların ortasında kalan milyonların gözünden bakıldığında bu sorular daha da ağırlaşıyor.
Dünya yeni bir BM’ye mi ihtiyaç duyuyor, yoksa mevcut BM’nin adil ve daha temsilî bir yapıya kavuşturulmasına mı?
Belki de 81. Genel Kurul’un en önemli sorusu budur.
Çünkü mesele sadece Birleşmiş Milletler’in varlığı değildir.
Mesele, gerçekten bütün milletlerin birleşebildiği bir adalet düzeninin kurulup kurulamayacağıdır.
İSLAMİ HABER “MİRAT”