
İnsanlık, sınırlarını kendi çizmediği bir labirentin içinde yaşıyor. Her sabah işe giden, faturalarını ödeyen ve “ilerleme” masalına inandırılan milyarlarca insan, aslında küresel bir imha makinesinin vidalarını sıktığından habersiz. En eğitimlisinden en sıradanına kadar kitleler, adına “modern medeniyet” denilen bu düzeni meşrulaştırmak için adeta yarışıyor. Oysa maskeler indirildiğinde görünen gerçek tek bir kısa cümleden ibarettir: Kapitalizm, doğası gereği bitmek bilmeyen bir savaştır.
Kapitalizmin genetik kodunda “yetinmek” kavramı bulunmaz. Serbest piyasanın vahşi rekabet koşullarında hiçbir devasa şirket ya da holding, “Bu yılki kârım bana yeter, artık duruyorum” diyemez. Bu sistemde durmak, geriye düşmek; geriye düşmek ise güçlü rakipler tarafından yutulup sahnenin dışına atılmak demektir. “Büyüme” ve “kalkınma” gibi cafcaflı kavramlar, aslında sistemin hayatta kalmak için sahip olduğu amansız bir genişleme dinamiğidir. Bu kontrolsüz büyüme arzusu, gezegenin kaynaklarını talan ederken canlı yaşamını da her geçen gün yok oluşun eşiğine sürüklüyor.
Bu sistem, varlığını ilk günden beri sömürgeciliğe ve yağmaya borçludur. 16. yüzyıldan bu yana yeryüzünde savaşın, kitlesel katliamların ve soykırımların uğramadığı tek bir gün bile olmamıştır. Çünkü savaş, kapitalist yayılmanın en etkili anahtarıdır. Büyük güçler, kriz dönemlerinde tıkanan pazarları açmak ve yeni kaynaklara ulaşmak için ordularını devreye sokarlar. Silah tekellerinin kasaları dolarken; Gazze’de, Ukrayna’da ya da Orta Doğu’nun herhangi bir köşesinde masum insanların can vermesi sistem için sadece birer maliyet hesabıdır. Egemenler işgal edecekleri coğrafyalar için “demokrasi götürmek”, “insan hakları” ya da “istikrar” gibi sahte gerekçeler üretmekte hiç zorlanmazlar. Tıpkı Büyük İskender’e meydan okuyan korsanın dediği gibi: Küçük bir gemisi olana korsan, devasa donanması olana ise imparator derler.
Bugün dünya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin kurduğu tek kutuplu küresel hegemonyanın çöküşüne tanıklık ediyor. Washington’ın tek taraflı dayatma gücü zayıflarken, küresel sahneye yeniden güçlenen bir Rusya ve “biz de varız” diyen bir Çin adım atıyor. Yaşanan bu “hegemonya krizi”, egemenlerin arasındaki rekabeti daha da kızıştırıyor ve dünyayı ucu açık bir kaos ortamına sürüklüyor. Silah bütçeleri katlanarak artarken, bu kirli çarkların dönmesinden tek bir kesim kazançlı çıkıyor: Savaş baronları ve finans kapital.
Ekonomi kapitalist tekellerin, devletler ise finans çetesinin hizmetindeyken bu vahşeti sadece “barış” çağrılarıyla durdurmak imkânsızdır. Kategorik olarak bu düzenden çıkmayı hedeflemeyen her yapı, statükonun sürmesine hizmet eder. Yapılması gereken tek bir şey vardır: İdeolojik kölelikten yakayı kurtarmak, şu lanetli “seyircilik” koltuğundan kalkmak ve şeylerin seyrini değiştirecek örgütlü bir iradeyi ortaya koymaktır. Gerçeği tüm çıplaklığıyla haykırmak ve bu dünyayı cehenneme çeviren bir avuç hayduttan hesap sormak, insanlığın tek gerçek geleceğidir.
Tabii bunu yapabilmek için de, kullara kul olmaktan kurtulup, sadece Allah’a kul olmak ve Onun resulünün izinden gitmek gerekmektedir. Sade kapitalizm değil, bütün beşeri ideolojilerin kanla beslendiğini tarih insanlığa bütün aleniyetiyle göstermiştir.