
Modernleşme tarihimizin en ibretlik entelektüel basiretsizliği, II. Meşrutiyet döneminde zirveye ulaşan “hürriyet” fetişizmidir. Siyasi baskıların ve istibdadın kıskacında nefes alamaz hâle gelen Osmanlı aydınları ve İslamcı entelektüeller, hürriyet kavramını ne olduğunu hiç anlamadan, her derde deva olacak sihirli bir reçete gibi topluma pazarladılar.
Meşrutiyetin ilanıyla sokaklara taşan o kör coşku, çok geçmeden yerini derin bir toplumsal şoka ve ağır bir hayal kırıklığına bıraktı. Çünkü büyük umutlarla kutsanan hürriyet, İslamcıların safça tahayyül ettiği şer’i adalet düzenini değil; geleneksel bağların hunharca çözüldüğü, seküler bir yaşam tarzının kamusal alanı işgal ettiği yepyeni bir gerçekliği doğurdu. Siyasi intikam hırsı, kendi sonlarını hazırlayan toplumsal yıkımın kapısını aralamıştı.
İslamcı aydınların bu süreçte işlediği en büyük stratejik ve entelektüel günah, Meşrutiyet öncesindeki koca bir İslam tarihini yekpare bir “karanlık ve istibdat dönemi” olarak ilan etmeleri oldu. Sırf dönemin aktörlerine duyulan öfke yüzünden geçmişi özgürlükten mahrum bir zindan olarak resmetmek, İslamcıların kendi entelektüel köklerini baltaladı ve onları köksüzleştirdi.
İslamcılar hürriyeti sadece kendilerinin kullanacağı lüks bir hak varsayarken, Avrupalılaşma şehvetiyle yanıp tutuşan İttihatçılar oyunu çoktan kurmuştu. İttihatçı zihniyet, İslamcıların sırtına basarak iktidara geldi ve hürriyeti, geleneksel ve dini değerleri tamamen tasfiye etmenin meşrulaştırıcı bir Truva atı olarak kullandı. Sokakta, ailede ve basında yaşanan ani ahlaki çürüme, mukaddesatçı ulemayı panik içinde trajik bir savunma pozisyonuna itti.
Hürriyet rüzgârının yarattığı toplumsal erozyon, başlangıçta bu fikre methiyeler düzen ulemanın hızla çark ederek kavramın sınırlarını daraltmaya çalışmasına neden oldu. Dönemin Şeyhülislamı Musa Kâzım Efendi, hiçbir toplumda mutlak bir serbestliğin olamayacağını ancak iş işten geçtikten sonra fark edebildi. İnsanın yaşadığı ülkenin kurallarına ve şer’i kaidelere uymak zorunda olduğunu haykırarak, meşrutiyet hürriyetini yamamaya çalıştı.
Benzer şekilde Manastırlı İsmail Hakkı da sınır tanımayan Batı tarzı özgürlüğü açıkça “hayvaniyete” eşdeğer gördü. İslamcılar, Batı’dan ithal edilen ve toplumu atomize eden kontrolsüz özgürlüğün (hürriyet-i şahsiye) karşısına, sınırları din tarafından çizilmiş “hürriyet-i şer’iyye” kavramını bir son dakika barikatı olarak dikmeye çalıştılar ancak bu hamle gecikmiş bir feryattan öteye geçemedi.
Toplumsal çözülme durdurulamayınca, İslamcı düşünce bu kavramsal yenilgiyi felsefi bir kılıfla örtmeye çalıştı. İbnülemin Mahmud Kemal, hürriyeti dış dünyadaki bir serbestlik değil, “insanın kendi nefsine galebe edebilme meziyeti” olarak yeniden tanımlayarak meseleyi bireyin iç dünyasına hapsetti. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi ise hürriyeti fikir, ifade ve davranış olarak parçalara ayırdı. Vicdana ait olan fikir hürriyetini mukaddes ilan ederken, toplumu doğrudan zehirleme potansiyeli taşıyan ifade ve davranışların şer’i ahlakla acilen zincirlenmesi gerektiğini savundu. İslamcılara göre, zihninde ve kalbinde nefsinin kölesi olan bir güruhun, sokakta ne kadar serbest bırakılırsa bırakılsın hür olduğunu iddia etmek tam bir akıl tutulmasıydı.
Dünün Meşrutiyet şoku, bugün çok daha vahim bir yapısal körlükle varlığını sürdürmektedir. 20. yüzyılın başında despotizme karşı hürriyet bayrağı açan İslamcılar, o bayrağın altından sekülerleşme canavarının çıkacağını öngörememişlerdi. Trajik olan şudur ki, 21. yüzyılda vesayet rejimlerine karşı demokrasi ve bireysel haklar söylemine sarılan muhafazakâr aktörler, aynı tarihsel hesap hatasını birebir tekrarladılar.
Kendi elleriyle genişlettikleri özgürlükçü zemin; bugün dindar nesil ideallerini bizzat içeriden çürütmekte, dini, ahlaki ve ailevi çözülmeyi hiç olmadığı kadar hızlandırmaktadır. Hürriyet ile ahlak, birey ile toplum, şeriat ile siyaset arasındaki bu amansız çelişkiyi yüz yıldır çözemeyen İslamcı düşünce, kendi yarattığı özgürlük canavarının karşısında tarihsel bir keder ve entelektüel bir acziyet içinde bocalamaya devam etmektedir.