
Bursa’nın Osmangazi ilçesine bağlı Altınova Mahallesi’nde bulunan Hüseyin Durmaz Camii, çocukların camiyle tanışması ve cami atmosferine alışması bakımından dikkat çekici ve takdir edilmesi gereken güzel bir uygulamaya ev sahipliği yapıyor.
Caminin içerisinde çocukların vakit geçirebileceği, oynayabileceği ve cami ortamını sevgiyle tanıyabileceği özel bir alan oluşturulmuş. Özellikle Mevlid Kandili gibi mübarek gecelerde çocukların camiye gelmesi, zikirler, dualar ve ibadet atmosferi içerisinde bulunması; onların küçük yaşlardan itibaren camiyi hayatlarının doğal bir parçası olarak görmeleri açısından son derece önemli.
Çocuk camiye geliyor, oynuyor, etrafını gözlemliyor, ezanı duyuyor, Kur’an sesini işitiyor, cemaatle karşılaşıyor ve bütün bunları baskı altında değil, sevgi ve aidiyet duygusu içerisinde yaşıyorsa aslında çok önemli bir eğitim gerçekleşiyor demektir.

Elbette cami öncelikle ibadet mekânıdır. Camiye hürmet etmek, ibadet adabını korumak hepimizin görevidir.
Ancak buradan hareketle çocukların camilerden uzak tutulmasını savunmak doğru değildir.
Hatta tam tersine, camiyi çocukların hayatına ne kadar erken ve güzel bir şekilde dâhil edersek, onların gelecekte camiyle kuracağı bağ da o kadar güçlü olacaktır.
Bazen “Cami çocukların oyun alanı mı?” şeklinde itirazlar yükseliyor.
Biz de şu soruyu sormak durumundayız:
Cami çocuklarımız için hiç mi çocuk alanı olamaz?
Elbette olabilir. Yeter ki bunun bir ölçüsü, adabı ve düzeni olsun.
Çocuklarımızın camiyi tanıdığı, sevdiği, orada güzel vakit geçirdiği, ibadet ortamını gördüğü ve Müslüman toplumun bir parçası olduğunu hissettiği alanların oluşturulmasında ne sakınca olabilir?
Asıl mesele çocukların camide bulunup bulunmaması değil; camiyi nasıl tanıyacakları ve camiyle nasıl bir bağ kuracaklarıdır.
Bu konuda en güzel örnek, hiç şüphesiz Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’dir (s.a.s.).
Resûlullah’ın torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in mescitte bulunmaları, Peygamber Efendimizin onlara gösterdiği sevgi ve merhamet, bugün çocuklarımızı camilerle buluşturma konusunda bizlere önemli bir örneklik sunmaktadır.
Rivayetlerde, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in hutbe sırasında mescide geldikleri, Peygamber Efendimizin onları görmezden gelmediği, minberden inerek onları kucakladığı ve ardından hutbesine devam ettiği aktarılmaktadır.
Yine Peygamber Efendimizin namaz sırasında torunlarının sırtına çıkmasına müsamaha gösterdiği rivayetleri, çocukların mescit atmosferinden dışlanmadığını açıkça göstermektedir.
Demek ki çocukların camide bulunması, doğru bir anlayış ve güzel bir eğitimle birleştiğinde caminin ruhuna aykırı değil; aksine caminin geleceğini inşa eden önemli bir imkândır.
Çocuklarımızın dünyası bugün hiç olmadığı kadar yoğun bir kuşatma altında.
Televizyon ekranlarından sosyal medyaya, dijital platformlardan çeşitli ideolojik ve kültürel etkilere kadar pek çok unsur çocuklarımızın zihnini ve gönlünü şekillendirmeye çalışıyor.
İlerleyen yaşlarda çocuklarımızın deizm, ateizm, Kemalizm ve çeşitli seküler hayat anlayışlarıyla karşılaşması mümkündür. Televizyon dizileri ve sosyal medya içerikleri üzerinden aile, mahremiyet, evlilik ve ahlâk anlayışlarını zedeleyebilecek mesajlara da maruz kalabiliyorlar.
Bu durumda yapılması gereken çocuklarımızı dünyadan tamamen koparmak değil; onlara sağlam bir iman, güçlü bir ahlâk ve sağlıklı bir aidiyet kazandırmaktır.
Bunun yolu yalnızca nasihatten geçmez.
Çocuk camiyi görmelidir.
Ezanı duymalıdır.
Kur’an sesini işitmelidir.
Babasının, annesinin, dedesinin ve ninesinin camiyle kurduğu bağı görmelidir.
Bayramı camide yaşamalıdır.
Kandil gecesinin manevi atmosferini teneffüs etmelidir.
Ve bütün bunları yaparken camiyi korkulan, çocukların kendisini yabancı hissettiği bir mekân olarak değil; sevgi, huzur, güven ve aidiyet mekânı olarak tanımalıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nı elbette zaman zaman eleştiriyoruz.
Yanlış gördüğümüz uygulamaları, eksiklikleri ve din hizmetleri konusundaki bazı yaklaşımları eleştirmeye devam edeceğiz.
Fakat adalet bunu da gerektirir:
Eleştirdiğimiz kadar güzel olanı da takdir etmeliyiz.
Çocukların camiye kazandırılması, camilerin çocukların dünyasına uygun hâle getirilmesi ve onların camiyle sıcak bir bağ kurmasına yönelik çalışmalar bu açıdan önemlidir.
Hüseyin Durmaz Camii’ndeki çocuk alanı da bu anlayışın güzel bir örneği olarak karşımızda duruyor.
Burada emeği geçenleri tebrik etmek ve bu tür uygulamaların yaygınlaştırılmasını temenni etmek gerekir.
Bir çocuğun üç, dört veya beş yaşında caminin kapısından içeri girmesi bugün küçük bir hadise gibi görünebilir.
Ama o çocuk büyüdüğünde camiyi hatırlayacaktır.
Belki çocukken camide oynadığı alanı…
Belki kandil gecesinde duyduğu ilahiyi…
Belki babasının yanında kıldığı ilk namazı…
Belki dedesinin elinden tutarak camiye gelişini…
İşte din eğitiminin önemli bir kısmı da böyle oluşur:
Hatıralarla, sevgiyle, örneklikle ve aidiyetle…
Bu nedenle camilerimizi çocuklardan uzaklaştırmak değil, çocuklarımızı camilerimize kazandırmak zorundayız.
Elbette bunun bir adabı ve ölçüsü vardır. İbadet eden insanların huzurunu bozmayacak, caminin kutsiyetine ve temizliğine zarar vermeyecek düzenlemeler yapılmalıdır.
Ama çocukların sesinden, neşesinden ve varlığından bütünüyle arındırılmış bir caminin geleceğini de düşünmek gerekir.
Çünkü bugün camide koşan, oynayan, ezanı dinleyen çocuk; yarının safında duran yetişkinidir.
Camiler yalnızca bugünün namaz kılanlarına değil, yarının Müslümanlarına da emanettir.
Hüseyin Durmaz Camii’nde oluşturulan bu güzel çocuk alanını bu bakımdan önemsiyor, emeği geçenleri tebrik ediyoruz.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na da bu tür güzel uygulamaların çoğaltılması temennisiyle teşekkür ediyoruz.
Çünkü bazen bir çocuğun camide geçirdiği güzel bir akşam, onun bütün hayatına yayılan bir iman ve cami hatırasının başlangıcı olabilir.
İSLAMİ HABER “MİRAT”