islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,1930
EURO
50,5631
ALTIN
7.133,73
BIST
13.092,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
10°C
İstanbul
10°C
Çok Bulutlu
Pazartesi Hafif Yağmurlu
12°C
Salı Az Bulutlu
12°C
Çarşamba Çok Bulutlu
10°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
10°C

CİHAD DİNİN VAROLUŞ NEDENİDİR

CİHAD DİNİN VAROLUŞ NEDENİDİR
22/11/2024 09:18
A+
A-

Karanlık ve aydınlık, polaritenin/oluşun değişmez yapısı ise ışığın tarafında olmak ve bu ışığın yayılmasına hizmet etmek insanın en aslî görevidir. Çünkü karanlık, ışığın olmadığı yere verilen bir addır. Kur’ân, Allah’ı “karanlığın ve aydınlığın/ışığın yaratıcısı” olarak tanımlamaktadır: “Her türlü övgü, gökleri ve yeri yaratan, derin karanlığı ve (parlak) aydınlığı var eden Allah’a özgüdür. Ama hakîkati inkâra şartlanmış olanlar, başka güçleri Rableri ile eş tutarlar![1] Görülüyor ki; daha konu insana getirilmeden de oluş bünyesinde bir kutuplaşmanın var olduğu açıktır. Kur’ân’da karanlık her zaman çoğul şekliyle “zulumât” olarak, aydınlık/ışık anlamındaki “Nûr” ise tekil olarak geçmektedir. “Nûr” aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden birisidir ve Allah kendini bize “göklerin ve yerin nûru olarak[2] tanıtır. Öyleyse Allah’ın Nûr’unu örten/kapatan her varlık “Zulumât” kavramı içerisindedir. Halbuki Allah “Nûr’unu –onu örtmek/söndürmek isteyenler olsa da- tamamlamak[3] istemektedir. İşte cihad, Allah’ın Nûr’unu açığa çıkarmak için “Zulumât”ı ortadan kaldırma çabasıdır.

Cihad, “cehd” kökünden gelir ve kararlı/şuurlu gayret anlamını taşır. Bu gayret, insanın kendisini ve çevresini, Allah’ın isteği yönünde arındırması ve şekillendirmesi gayretidir. Bu çaba hayatın çeşitli alanlarında değişik isimlerle anılır. Örneğin; ilimde çok gayret gösteren kişiye “Müctehid” denilmesi bundan dolayıdır. Silahlı sıcak savaş yani harp veya kıtal ise cihadın içinde yer alan daha özel, zorunlu ve geçici bir durumdur. Kur’ân’ın bu kavramlara yer vermiş olması Kur’ân’ın hem gerçekçi bir kitap oluşundan, hem de –hoşumuza gitmese de– harbin ve kıtalın insan ve yaşamın gerçekleri arasında bulunmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle olacak ki âyette şöyle denilmektedir: “Hoşunuza gitmese de savaşmak size farz kılındı; mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi olabilir ve yine mümkündür ki hoşlandığınız bir şey de sizin için kötü olabilir. Allah bilir, ama siz bilmezsiniz.[4]

Cihad, insan var oldukça devam edecektir. Oysaki harp/kıtal bitebilir ve bitmesi de dinin idealidir. Ama cihadın bitmesi ideal değildir. Çünkü cihad, insanın yalnız menfaat ve düşüncelerinin, yalnız bedeninin değil, özünün savunulması ve yüceltilmesi gayretidir. Bu gayret, ezelî ve ebedîdir. Silahlı çatışmanın bitmesi, cihadın bitmesi değildir. Hayat binlerce cihad alanı ile doludur. İnsan sürekli yürümektedir ve bu yürüyüş binlerce cihadı gerekli kılmaktadır. Kılıcın ağzı kadar, kalemin, fırçanın, mızrabın, nefesin, kelimelerin yaptıkları da cihaddır. Çünkü bunların hepsi insanın yürüyüşünde rol alan gayretlerdir.

İslâm’a dışarıdan bakanlar, cihadı İslâm’ı yaymak için verilen kutsal savaş olarak tanımlarlar ve İslâm’ı harp yoluyla yaymanın bütün müslümanlar için dinî bir görev olduğunu söylerler. Oysaki cihad, silâhlı çarpışma değildir ve bu yolla dini yaymak bizzat Kur’ân tarafından yasaklanmıştır. Çünkü dinde zorlama ve baskı yoktur. Başka bir ifade ile Hıristiyanlıktaki “kutsal savaş” ile cihad aynı şey değildir. Cihad, her müslümanın her zaman yapması gerekli olan bir ibadet iken, Kur’ân’ın “Kıtal” dediği savaş ise hâricî tecâvüze karşı devlet eliyle yapılır. İslâm dininde “Allah yolunda” yapılmayan hiçbir mücadele “cihad” sayılmaz. Bu nedenle dinde sınır genişletmek ve ganimet elde etmek için savaş yoktur. “Allah yolunda” terimi yalnız İslâm’a özgüdür ve maddî menfaat ve nefsî arzulardan uzak, sırf Allah rızası için yapılan davranışlar için kullanılır.

Kur’ân insanı yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak takdim etmektedir. Bunun anlamı; insanın evrene mahkûm bir varlık olarak değil, ona hâkim olmak için yaratıldığı gerçeğidir. İşte cihad bir yönüyle, bu hâkimiyetin sağlanması için verilen uğraşın adıdır. O halde ilâhî kudretin irâde ve arzusu tam gerçekleşinceye kadar insan cihadın içinde olacaktır. Bugün yeryüzünde kötülük, zorbalık, zulüm, ezme, sömürü gibi ilâhî adalete ve irâdeye ters düşen olguların var oluşu cihadın da zorunlu olduğunu bize göstermektedir. Kur’ân bu noktada şu uyarıyı yapmaktadır: “Nasıl olur da Allah yolunda savaşmayı ve ‘Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu topraklardan kurtar[ıp özgürlüğe kavuştur] ve rahmetinle bizim için bir koruyucu ve destek olacak bir yardımcı gönder!’ diye yalvaran çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmayı reddedersiniz? İmana ermiş olanlar Allah yolunda savaşırlar, hakîkati inkâra şartlanmış olanlar ise şeytanî güçler uğrunda. O halde Şeytan’ın dostlarına karşı savaşın; Şeytan’ın hile ve tuzakları kesinlikle zayıftır.[5]

Anlaşılıyor ki; müslüman, kendi nefsinin selâmette olmasıyla cihadını bitmiş sayamaz. O, Allah’ın halifesi sıfatıyla, yeryüzünün her köşesindeki bozukluk ve kötülükten sorumludur. Dünyanın sahne olduğu hiçbir olay “müslümanı ilgilendirmeyen olay” adını alamaz. Bu nokta da Kur’ân bizi mânevî bir alışverişe çağırır: “Siz ey imana ermiş olanlar! [Hem bu dünyada hem de öteki dünyada] şiddetli bir azaptan sizi koruyacak bir alışveriş göstereyim mi size? Allah’a ve Peygamberi’ne inanır ve Allah yolunda malınız ve canınızla gayret gösterirsiniz; bu sizin kendi iyiliğinizedir; keşke bilseydiniz.[6]

İslâm düşüncesi, mü’minin iç dünyasında verdiği mücadeleye “iç/bâtınî cihad” dış dünyada verdiği mücadeleye de “dış/zâhirî cihad” demektedir. İç âlemdeki cihad; insan rûhunu yüceltme, insan nefsini arıtma işlemidir. Bu işlem gerçekleşince insan evreni mistik bir bakışla müşahede eder ve varlığın özünü ilâhî bir görüşle kavrama imkânını bulur. Bu imkân, insanı mükemmelleştirdiği için diğer bütün cihad ve fetihlerin mükemmelliğine kaynaklık edecektir. Bunun içindir ki, İslâm düşüncesi iç cihadın zafere ulaşmadığı yerde dış cihadın bir anlam ifade etmeyeceğini bildirir: “Allah bir topluluğu, o topluluk iç dünyalarında olup bitenleri değiştirmedikçe, asla değiştirmez.[7] Bu yüzdendir ki, irfânî düşünce iç cihada “en büyük cihad”, dış cihada ise “en küçük cihad” adını vermektedir.

Buraya kadar söylenenleri değerlendirdiğimizde özet olarak şunu ifade edebiliriz; dinin varoluş nedeni cihaddır veya başka bir deyişle yaşam iman ve cihaddan ibarettir. Cihad, yeryüzünde “zulumât”ı ortadan kaldırarak Allah’ın Nûr’unu her nefeste açığa çıkarma gayretidir. Bu nedenle yeni din dilinin/tebliğinin en anlamlı çağrısı insanlara şerde pasif kalmanın değil hayırda aktif olmanın cehdini öğretmektir. Cehdin gayret ve bedenle olan kısmını oluşturan cihad, Allah yolunda kararlı ve şuurlu yürüyüş demektir. Nefsimizden başlayan bu yürüyüş, şeytana, inkârcılara, ikiyüzlülere ve zalimlere kadar uzanmalıdır. Kur’ân’ın ifadesiyle bu cihad “artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar[8] yani hiçbir cezalandırılma korkusu duymadan Allah’a ibadet edilinceye ve hiç kimse başka bir insana korku ile boyun eğmek zorunda kalmayıncaya kadar sürmelidir.

Cihad, silahlı çatışma anlamında kullanılan harp/kıtal değildir. Fakat zaman içinde cihadı savaş ile birlikte değerlendirme/örtüştürme/eşitleme çabaları dini kan ve kılıçtan ibaret göstermek isteyenlerin ekmeğine yağ sürmüştür. Kur’ân bu anlamda bir savaşı hayatın gerçeklerine uygun olarak reddetmez ama savaşın savunma amaçlı yapılması gerektiğinin altını çizer. Kur’ân’ın savaşa izin verdiği tek gerekçesi de zulümdür. Zulüm varsa savaş/kıtal bir insanlık borcu hâline gelir. Bu gerçeklik şöyle ifade edilir: “Kendilerine haksız yere saldırılan kimselere [savaşma] izni verilmiştir -ve şüphesiz Allah onlara yardım ulaştıracak güçtedir-:  onlar ki, sadece ‘Bizim Rabbimiz Allah’tır!’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü, Allah insanları birbirlerine karşı savunmasız bıraksaydı, şüphesiz o zaman, içlerinde Allah’ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler [çoktan] yıkılıp gitmiş olurdu. Ve muhakkak ki Allah, O’nun davasına arka çıkanlara yardım edecektir; çünkü, Allah (her şeyi hükmü altında tutan) en yüce iktidar Sahibidir [9]

Âyetin içerisinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescidlerin yanında manastır, kilise ve havraların sayılması da çok anlamlıdır. Buradan da anlıyoruz ki; zulme karşı savaşmak zulmün sadece müslümanlara yapılması şartına bağlı değildir. Kur’ân’a göre insan, dünyanın herhangi bir yerinde zulme uğratılanları kurtarmak için de savaşabilir hatta savaşmalıdır.

İşte bu Kur’ânsal anlamdaki cihada sarılanlar Allah’a giden yolu bulacaklardır: “Ama davamız uğrunda üstün gayret gösterenleri, Bize varan yollara mutlaka yöneltiriz. Allah, kuşkusuz, iyilik yapanlarla beraberdir.[10] Buna karşılık cihadı terkedenlerse, onun yerine koydukları ne olursa olsun, çöküş ve bitişe mahkûm olacaklardır: “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, mensup olduğunuz oymak ya da boy, kazanıp (biriktirdiğiniz) mallar, kötüye gitmesinden kaygılandığınız ticaret, hoşlandığınız konutlar size Allah’tan ve O’nun Elçisi’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha gönül bağlayıcı geliyorsa, bekleyin o zaman Allah irâdesini açığa vuruncaya kadar; Ve [bilin ki,] Allah, günaha gömülüp gitmiş bir topluluğa asla hidâyet etmez”.[11]

NECMETTİN ŞAHİNLER 

MİRATHABER.COM -YOUTUBE-

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

 

[1] En’âm/1: “el-Hamdü lillâhillezî halaka’s-semâvâti ve’l-arda ve ceale’z-zulumâti ve’n-nûra, sümmellezîne keferû bi rabbihim ya’dilûne.

[2] Nûr/35: “Allâhu nûru’s-semâvâti ve’l-ardı.

[3] Saf/8: “Yürîdûne li yutfiû nûrallâhi bi efvâhihim vallâhü mütimmü nûrihî ve lev kerihe’l-kâfirûne.

[4] Bakara/216: “Kütibe aleykümü’l-kıtâlü ve hüve kürhün leküm, ve asâ en tekrahû şey’en ve hüve hayrun leküm, ve asâ en tühıbbû şey’en ve hüve şerrun leküm vallâhu ya’lemü ve entüm lâ ta’lemûne.

[5] Nisâ/75-76: “Ve mâ leküm lâ tükâtilûne fî sebîlillâhi ve’l-müstad’afîne mine’r-ricâli ve’n-nisâi ve’l-vildânillezîne yekûlûne rabbenâ ahricnâ min hâzihi’l-karyeti’z-zâlimi ehlühâ, vec’al lenâ min ledünke veliyyen, vec’al lenâ min ledünke nasîran./Ellezîne âmenû yükâtilûne fî sebîlillâhi, vellezîne keferû yükâtilûne fî sebîli’t-tâgûti fe kâtilû evliyâe’ş-şeytâni, inne keyde’ş-şeytâni kâne daîfen.

[6] Saf/10-11: “Yâ eyyühellezîne âmenû hel edüllüküm alâ ticâretin tüncîküm min azâbin elîmin./Tü’minûne billâhi ve resûlihî ve tücâhidûne fî sebîlillâhi bi emvâliküm ve enfüsiküm, zâliküm hayrun leküm in küntüm ta’lemûne.

[7] Ra’d/11.

[8] Bakara/193: “Ve kâtilûhüm hattâ lâ tekûne fitnetün ve yekûne’d-dînü lillâhi, fe inintehev fe lâ udvâne illâ ale’z-zâlimîne.

[9] Hac/39-40: “Üzine lillezîne yükâtelûne bi ennehüm zulimû, ve innallâhe alâ nasrihim le kadîrun./Ellezîne ühricû min diyârihim bi gayri hakkın illâ en yekûlû rabbünallâhu, ve lev lâ def’ullâhi’n-nâse ba’dahüm bi ba’dın le hüddimet savâmiu ve biyaun ve salavâtün ve mesâcidü yüzkeru fîhesmullâhi kesîran, ve le yensurannallâhü men yansuruhû, innallâhe le kaviyyün azîzün.

[10] Ankebût/69: “Vellezîne câhedû fînâ le nehdiyennehüm sübülenâ ve innallâhe le mea’l-muhsinîne.”

[11] Tevbe/24: “Kul in kâne âbâüküm ve ebnâüküm ve ıhvânüküm ve ezvâcüküm ve aşîretüküm ve emvâlünıktereftümûhâ ve ticâratün tahşevne kesâdehâ ve mesâkinü terdavnehâ ehabbe ileyküm minallâhi ve resûlihî ve cihâdin fî sebîlihî fe terabbesû hattâ ye’tiyallâhu bi emrihî, vallâhü lâ yehdi’l-kavme’l-fasikîne.

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar
  1. elif özyelkenci dedi ki:

    Ne güzel mesajları var yazınızın…