islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,0698
EURO
52,8941
ALTIN
6.585,65
BIST
14.292,66
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
18°C
İstanbul
18°C
Az Bulutlu
Perşembe Az Bulutlu
16°C
Cuma Hafif Yağmurlu
11°C
Cumartesi Çok Bulutlu
14°C
Pazar Hafif Yağmurlu
13°C

DEVLETİN TANIDIĞI ÖZGÜRLÜK MÜ, MÜSLÜMANIN HAKİKATİ Mİ?

DEVLETİN TANIDIĞI ÖZGÜRLÜK MÜ, MÜSLÜMANIN HAKİKATİ Mİ?
08/02/2026 02:00
A+
A-

DEVLETİN TANIDIĞI ÖZGÜRLÜK MÜ, MÜSLÜMANIN HAKİKATİ Mİ?

Bugün Müslümanların en çok konuştuğu kavramlardan biri özgürlüktür. Ancak özgürlük, kimin tanımıyla ve hangi sınırlar içinde konuşulmaktadır? Bu soru sorulmadan yapılan her özgürlük vurgusu, farkında olmadan Müslüman zihni başka bir yöne sevk edebilir.

Laik devlet anlayışı, Müslümanların belirli alanlarda var olmasına itiraz etmez. İbadet edebilirler, yardım faaliyetleri yürütebilirler, ahlâkî söylemler geliştirebilirler. Ancak bu faaliyetlerin ortak bir şartı vardır: Mevcut düzeni sorgulamamak, egemenliğin kaynağını tartışma konusu yapmamak ve dini, kamusal hayatı dönüştüren bir ölçü olmaktan uzak tutmak.

Bugün bir Müslüman, bireysel ahlâk üzerine konuştuğunda alkışlanır; ama adaletin kaynağını, hüküm koyma yetkisinin kime ait olduğunu, hayatın hangi ölçülerle düzenlenmesi gerektiğini gündeme getirdiğinde “radikal” etiketiyle karşılaşır. Dinin serbest olduğu söylenir; fakat dinin neyi belirleyeceği önceden çizilmiştir.

Bu durum, zamanla Müslümanların dilini ve hedeflerini değiştirir. İslam, hayata yön veren bir sistem olmaktan çıkarılıp, bireyin iç dünyasında yaşadığı bir inanca indirgenir. Böylece Müslüman, kendini ifade ettiğini zannederken aslında sisteme uyumlu hâle gelir. Ortaya, itiraz etmeyen, talepkâr olmayan, düzenle çatışmayan bir din anlayışı çıkar. Bu, devletin açık bir dayatmasıyla değil; sunulan rahatlık alanlarıyla gerçekleşir…

Örneğin; sosyal yardımlaşma faaliyetleri teşvik edilir, fakat bu yardımların neden kalıcı çözüme dönüşmediği konuşulmaz. Ahlâktan söz edilir, fakat ahlâksızlığı üreten yapılar sorgulanmaz. Adalet talep edilir, fakat adaletin ölçüsünün ne olduğu ve kim adına tesis edileceği gündeme alınmaz. Böylece Müslüman, sonuçlarla ilgilenir; sebeplere dokunmaz.

Oysa Müslüman için özgürlük, bir alan meselesi değil, bir aidiyet meselesidir. Müslüman, sınırlarını devletten değil, Allah’tan alır. Nerede duracağını, neye razı olmayacağını, hangi noktada susmayacağını iman belirler. Bugün ise bu sınırları laik düzen çizmektedir. Dinin hangi başlıklarda konuşabileceği, hangi alanlarda geri çekilmesi gerektiği sistem tarafından belirlenmektedir.

“Adaletli bir devlet” söylemi de bu noktada dikkatle ele alınmalıdır. Adalet, Müslüman için vazgeçilmezdir; ancak adaletin yalnızca mevcut sistem içinde mümkün olduğu fikri, Müslümanı daha büyük bir iddiadan uzaklaştırır. Adalet, Allah’ın hükmünden bağımsız düşünüldüğünde, Müslüman için yeterli bir hedefmiş gibi sunulur. Bu da zihni bulanıklaştırır; razı olma eşiğini aşağı çeker.

Bu sürecin en belirgin sonucu, Müslümanın pasifleşmesidir. Kendisine tanınan alanlarla yetinir, daha fazlasını istemeyi “gerilim üretmek” olarak görür. Kimliğini iman üzerinden değil, kendisine biçilen roller üzerinden tanımlar. Oysa Müslüman, hak ile batıl arasındaki çizgiyi net tutmakla yükümlüdür.

Bu netliği en açık biçimde Hz. Muhammed’in hayatında görürüz. Mekke’de kendisine defalarca uzlaşma teklif edildi. “İbadetini yap, ama putlarımıza dokunma”, “Sana alan açalım, ama düzeni sorgulama” denildi. Hatta makam, servet ve itibar vaat edildi. O ise bu tekliflerin hiçbirini kabul etmedi. Çünkü mesele, sadece inanmak değil; hakikatin hayata hâkim olmasıydı.

Bir gün Kâbe’de namaz kılarken üzerine deve işkembesi atıldığında bile duruşunu değiştirmedi. Taif’te taşlandığında, kendisine zarar verenler için beddua etmek yerine hidayet diledi; ama davasından da geri adım atmadı. O, ne baskıyla sustu ne de sunulan rahatlıklarla yönünü kaybetti. Hak ile batıl arasındaki çizgiyi, şartlara göre değil, vahye göre belirledi.

Bugün Müslümanların yeniden sorması gereken soru şudur: Özgürlük nerede başlar, nerede biter? Bu sorunun cevabı, anayasa maddelerinde değil; Allah’ın koyduğu ölçülerde saklıdır. Özgürlük, Allah’a kul olmanın önündeki engellerin kalkmasıdır. Allah’ın belirlediği sınırları aşmak değildir.

Bu bilinçle hareket edildiğinde, verilen alanlar bir tuzak olmaktan çıkar; ama hedef hâline de gelmez. Müslüman, duruşunu özgürlük vaatlerine göre değil, iman sorumluluğuna göre şekillendirir. Söylemini yumuşak ama net tutar; istikrarını şartlara değil, hakikate bağlar.

Asıl mesele, ne kadar konuşabildiğimiz değil; neyi, kimin adına ve hangi hedefle konuştuğumuzdur. Müslüman, bu soruların cevabını netleştirdiğinde, özgürlük tartışması da yerli yerine oturacaktır

İslam BAŞARAN 

YAZARIMIZIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BU LİNKİ ZİYARET EDİNİZ

İSLAMİ HABER “MİRAT”

MİRATYOUTUBE

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.