
Batı merkezli modern düşünce, Doğu ve İslâm toplumlarını sıklıkla “çok eşlilik” ve “kadın hakları” üzerinden oryantalist bir bagajla eleştirme kolaycılığına kaçar. Ancak tarihin ve sosyolojinin perdesini biraz araladığımızda, modern Batı dünyasının “tek eşlilik” retoriğinin arkasında devasa bir ahlâkî ikiyüzlülük yatar. Paradigma Yayınlarından çıkan “İslâm Coğrafyasının Dışındaki Toplumlarda Çok Eşli Ünlü Erkekler” başlıklı çalışmamda tam da bu hakikatin izini sürdüm.
Bu bağlamda meşhur komünist mütefekkir Karl Marx’ın (1818-1883) özel hayatı, kitabımın merkeze aldığı tarihî ve sosyolojik çelişkinin en sarsıcı örneklerinden biridir. İnsanlığa adalet, eşitlik ve kurtuluş vaat eden seküler ideolojilerin en gürültülü kanadı şüphesiz Marksizm’dir. Karl Marx’tan Leon Troçki’ye kadar pek çok kuramcı; kapitalizmi, burjuva ahlâkını, mülkiyet ilişkilerini ve geleneksel aileyi “sömürünün kaynağı” görerek reddetmiş, “yeni ve özgür insanı” inşa etme iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Ancak tarih; kitlelere hitap eden gürültülü söylemler ile mahrem hayattaki eylemler arasındaki makas açıldığında, devasa teorilerin arkasına gizlenmiş insanî ve ahlâkî hezimetleri açıkça önümüze koymaktadır. Aşkın bir inançtan, ahiret bilincinden ve nefs terbiyesinden mahrum bir sekülerist anlayışın; iş özel hayata, güce ve nefsanî arzulara geldiğinde eleştirdiği sistemin en çirkin uygulayıcısına dönüşmesi kaçınılmazdır.

Resim: Genç Karl Marx ve Resmi Nikâhlı Eşi Eşi Jenny von Westphalen.
Söylemde işçi sınıfının özgürleşmesini, adaleti ve burjuva ahlâkının çürümüşlüğünü dilinden düşürmeyen Marx, özel hayatında bunun tam aksi bir ahlâkî çöküş sergilemiştir. Soylu bir aileden gelen sadık eşi Jenny von Westphalen zorluklar ve yoksulluk içinde hayat mücadelesi verirken, Marx, aile dostları ve evlerindeki hizmetçi olan Helene Demuth ile gizli bir ilişki yaşamıştır. Güç hiyerarşisinin en tepesindeki “sosyalist entelektüel erkek” ile en altındaki “mülksüz hizmetçi kadın” arasındaki bu tablo, tam anlamıyla bir sınıfsal ve cinsel sömürüydü. Olayın devamı ise teorik kibrin ahlâkî çöküşle birleştiği noktadır: Helene bu ilişkiden hamile kaldığında Marx, siyasî itibarını korumak ve eşi Jenny’den durumu gizlemek için doğan oğlu Frederick (Demuth)’i reddetti. Çocuğun babalığını kâğıt üzerinde finansörü fabrikatör Friedrich Engels üstlendi ve talihsiz çocuk, işçi sınıfından bir aileye verilerek büyütüldü. Söylemde proleterleşme vaadi veren irade; eylemde kendi öz evladını reddeden, onu yok sayan bir burjuva kibir sergiledi.

Resim: Karl Marx’ın de fakto ikinci eşi konumunda olan hizmetçisi Helena Demuth. Marx’tan hamile kaldığını gösteren Helena Demuth heykeli, heykeltıraş Kurt Tasotti tarafından 2013’te Demuth’un doğduğu Almanya’nın St. Wendel şehrinde yapılmıştır.

Resim: Karl Marx ve ikinci eşi Helena Demuth’un gayri meşru çocuğu Henry Frederick Demuth (1851-1929). Bu fotoğraf, 1921’de 70 yaşındayken çekilmiştir.
İşte benim bu çalışmada vurgulamak istediğim temel husus şudur: İslâm coğrafyası dışındaki Batılı fikir adamları, sanatkârlar ve siyasî figürler, meşru bir hukukî ve ahlâkî zemine dayanmayan “fiilî çok eşliliği” şahsî arzularına bir kılıf kılmaktan çekinmemiştir. Karl Marx örneği, teoride insanlığı özgürleştirme iddiasındaki ideolojilerin, kurucularının mahrem hayatındaki ahlâkî iflasla nasıl çeliştiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Benzer bir imtihan, Kızıl Ordu’nun kurucusu ve teori devi Leon Troçki’nin (1879-1940) hayatında tekrarlandı. Meksika sürgününde Stalinist suikastçıların hedefindeyken ve iki evladını Stalin rejimine kurban vermişken Troçki; yanında kendisiyle her türlü çileyi göğüsleyen eşi Natalia Sedova varken, kendilerine kucak açan resmen evli olan ressam Frida Kahlo ile gizli bir ilişkiye girdi. Bu ilişki, Troçki açısından tutkulu bir kaçış ve hayranlık iken; Frida açısından hem Troçki’nin entelektüel karizmasına duyduğu ilgi hem de eşi Diego Rivera’nın sadakatsizliklerine (özellikle Frida’nın öz kız kardeşiyle yaşadığı ilişkiye) karşı bir misilleme niteliği taşımaktadır.

Resim: Frida Kahlo ve Leon Troçki. Çalışmamızda işlediğimiz ana fikir doğrultusunda bu fotoğraf; teoride toplumsal eşitlik ve devrimci idealleri savunan bir liderin (Troçki), özel hayatında eşine (Natalia Sedova) ve ev sahiplerine karşı sergilediği fiilî çok eşlilik ve sadakatsizlik çelişkisinin somut bir vesikasıdır.
Siyasette ve devlet yönetiminde son derece rasyonel, tavizsiz ve soğukkanlı kararlar alan Troçki; nefsî zaaflar ve sürgün bunalımı karşısında darmadağın oldu. Üstelik kaçamağı ortaya çıkıp eşi Natalia evi terk etme noktasına geldiğinde, o büyük devrimci retorikler bir anda buharlaştı; Troçki, karısına affettirme mektupları yazarak, geleneksel bir mahcubiyetin içine düştü. Kısacası, devrimci idealizm söylemine rağmen özel hayatında sadakatsizlik ve çelişkiler sergilemiştir.
Kısacası bu eserimle; Batı’da meşruiyetten yoksun, gizli ve ahlâkî sorumluluktan kaçan fiilî çok eşliliğin, Batılı ikonların ve sağ/sol görüşlü olmaları fark etmez fikir babalarının hayatında nasıl sıradanlaştığını Karl Marx gibi somut tarihî figürler üzerinden okuyucunun dikkatine sunmak istedim. Kitabımızda yer verdiğimiz Müslüman olmayan diğer isimler de sadece fikir dünyasındaki figürlerin değil, Napolyon gibi imparatorların ve sosyal demokrat Helmut Schmidt ile Hıristiyan demokrat Helmut Kohl gibi modern Batı siyasetine yön vermiş devlet adamlarının da resmî/kamusal söylemleri ile mahrem hayatlarındaki fiilî çok eşlilik çelişkisini net bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Gerek Marx’ın hizmetçisini hamile bırakıp çocuğunu gayri insanî bir soğukkanlılıkla terk etmesi gerekse Troçki’nin sadakatsizliği, basit birer bireysel kaçamak veya magazin detayı değildir. Bu vakalar, seküler ve materyalist zihniyetin insan tasavvurundaki temel sakatlığın dışa vurumudur.
Sistemi ne kadar “eşitlikçi” tasarlarsanız tasarlayın; Allah inancından, ilâhî sınır gözetiminden (hududullah) ve nefs terbiyesinden yoksun bir zihniyet, insanın içindeki bencilliği, şehveti ve güç tutkusunu dizginleyemez. Dini ve geleneksel ahlâkı “mülkiyet düzeninin koruyucusu” diyerek tahrip edenler, kendi hususî hayatlarında güç dengesizliğine dayalı ahlâkî enkazlar üretmişlerdir.
Çünkü insanı manevî boyutlarıyla dönüştürmeyen hiçbir sistem, insanlığı kurtaramaz. Hakikî adalet ve ahlâk; sadece iktisadî üretim araçlarını el değiştirtmekle değil, insan kalbini ve nefsini ilâhî ölçülerle terbiye etmekle mümkündür. Yönünü gökyüzüne kapatıp tamamen yeryüzüne hapsolan dünyevî ideolojiler, en büyük teorilerin altında bile kendi nefislerinin kölesi olmaya mahkûmdur.