
DİNE TARİHSELCİ YAKLAŞIM: ELEŞTİREL BİR ANALİZ
Son iki asırdır Müslüman toplumların yaşadığı tarihsel travmalar, içine düştükleri buhranlar ve Batı medeniyetinin maddi alandaki gözle görülür üstünlüğü, bazı Müslüman çevrelerde İslam’ın modern dünyayla baş edemeyeceği vehmini doğurmuştur. Bu psikolojik altüst oluş, kaçınılmaz olarak bir kurtuluş reçetesi arayışını beraberinde getirmiş ve farklı İslami yorum biçimlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Bu arayışlar içinde, sorunun kaynağını İslam’ın özünde değil, Müslümanların onu anlama, yorumlama ve pratiğe dökme biçimlerindeki kusurlarda gören samimi bir kesim bulunmaktadır. Bu kesim, İslam dünyasının içinde bulunduğu girdaptan kurtuluşunun, ancak dinin özüne, Asr-ı Saadet pratiğine ve Ehl-i Sünnet olarak tanımlanan ana gövdenin tarihsel tecrübesine sadık kalınarak ve bu çizgiyi modern bağlamda yeniden ihya ederek mümkün olacağını savunmaktadır.
Öte yandan, yaşanan kolektif yenilgi psikolojisinin ve kendi dini pratiklerindeki zafiyetin de etkisiyle bir başka kesim, farklı bir strateji benimsemiştir. Bu strateji, İslam’ı postmodernitenin dayattığı epistemolojik ve sosyal şartlara uyarlamak, hatta yer yer onunla uzlaştırmak yönündedir. İşte “Modernist İslami Akımlar” olarak adlandırılabilecek bu eğilimler, tam da bu bağlamda filizlenmiştir. Bu akımlardan öne çıkan biri de, metodolojik referanslarını büyük ölçüde Hıristiyan teolojisindeki modern eleştirel okullardan ve Batı sosyolojisinin kavramlarından alan Tarihselcilik’tir.
Söz konusu tarihselci eğilim, kendisini bu akımın içinde açıkça konumlandıranların yanı sıra, Ehl-i Sünnet aidiyeti iddiasını sürdürmekle birlikte Modernist söylemlerin etkisi altında kalmış kesimlerde de kendini göstermektedir. Bu kesimler, çözüm üretme kaygısıyla geliştirdikleri yaklaşımlarda, metodolojik olarak tarihselci bir perspektifi benimsemekte; ancak kendilerine bu yöndeki bir itham yöneltildiğinde bunu kabul etmemektedirler. Oysaki önerdikleri yorum ve çözümler, tarihselciliğin temel argümanlarıyla paralellik arz etmektedir.
Örneğin, hırsızlık cezası (hadd), İslam miras hukuku ve kadının aile içindeki konumu gibi normatif hükümler içeren konularda, bu kesimler açıkça tarihselci bir tavır sergilemektedir. Onlara göre, Kur’an’ın bu türden hükümleri değişmez sabiteler olarak değil, tarihsel bağlamla sınırlı uygulamalar olarak görülmeli; bu nedenle günümüz şartlarında doğrudan uygulanmaları mümkün olmadığından, lafzî bağlayıcılıkları askıya alınarak “asıl maksat”a yönelik yeni yorumlara gidilmelidir. İşte bu “asıl maksat” vurgusu ve lafzın ikincilleştirilmesi, tarihselci metodolojinin tipik bir karakteristiğidir.
Sonuç olarak, dine tarihselci yaklaşan bu perspektif, Müslümanları güçlü kılacak, İslam’ın esaslarını merkeze alan özgün ve bağımsız bir sistem inşası yerine; dini, hakim Batılı epistemolojilerin ve yaşam tarzlarının kalıplarına uyduracak bir “tevil” mekanizması geliştirmeye yönelmiştir. Unutulmamalıdır ki din, beşeri tasarruflara değil, ilahi iradeye tabidir. Kur’an’ın buyurduğu gibi: “İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır.” (Zümer, 3). Müslümanın görevi, yeni anlayışlar icat etmek değil, var olan ilahi emirlere ittiba etmektir: “Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” (Yusuf, 40). Nihai ölçü, Allah’ın rızasını kazanmak ve O’nun hükmüne teslim olmaktır: “Kim de Allah’a ve Resûl’üne itaat eder, Allah’tan (saygıyla) korkar ve (azabından) sakınırsa işte bunlar, kazançlı olanların ta kendileridir.” (Nûr, 52)
M.Emin CAN
YAZARIMIZ “M.Emin CAN’IN” DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
İslami Haber ”MİRAT” – YouTube
Allah bizleri doğru yolda ayırmasın. Artık insanlar dinî menfaat olarak kullanmaya başladılar gözlemlerine göre
Amin ecmein