islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
33,0413
EURO
35,9402
ALTIN
2.546,09
BIST
11.156,20
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
35°C
İstanbul
35°C
Açık
Pazartesi Az Bulutlu
31°C
Salı Parçalı Bulutlu
31°C
Çarşamba Parçalı Bulutlu
30°C
Perşembe Az Bulutlu
29°C

Dinler Tarihine Göre Kutsal Kitapların İbretlik Akıbetleri ve Kur’an-ı Kerim

Dinler Tarihine Göre Kutsal Kitapların İbretlik Akıbetleri ve Kur’an-ı Kerim

İslam haricindeki dinlerin kutsal metinleri, kendi din kurucusunun hayat hikâyesini, öğretilerini, sözlerini veya uluhiyetiyle olan yakın ilişkisini vermektedir. Dolayısıyla Müslümanların siyer hatta sünnet dediği şeye diğer din mensupları “kutsal metin” diye inanmaktadırlar. Bu bağlamda kutsal kitapların serüvenleri ile onların oluşturduğu inanç sistemleri ve inananların tarihi arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır.

Dinler tarihinde kutsal kitaplarının mana ve lafız arasındaki serüveni ilgi çekicidir. Kurucusu olan hemen hemen her dini gelenek, “yaşanan” kutsal bir metne sahiptir. Bu, bazen Kutsal varlıktan aktarılan bir söz olurken bazen de doğrudan mukaddes insanların sözlerinden oluşur. Bir dinin kutsal metnini okumak, o dinin mukaddes kabul ettikleri ile doğrudan ve anlamlı karşılaşma içinde olmak demektir. Her dinin kutsal metni, otantiklik, hacim, konu, içerik ve üslup açısından farklı özellikler taşır.

Bunun yanında İlahi kelam barındıran Kur’an-ı Kerim, başlangıçtan beri hem yazılı hem de sözlü olarak kayıt altına alınırken aynı çizgideki Yahudilerin kutsal metinleri bilhassa Tevrat’ı (Torah), Hz. Musa sonrası kayıt altına alınmış, ilahi kökenli olduğuna inanılan Hindu metinleri ise uzun yıllar sözlü (lafız) olarak aktarılmıştır. Kadim Çin hayat felsefelerini ıslah ve tedvin eden Konfüçyanizm’in veya Taoizm’in kutsal metinleri ise bizzat mukaddes din kurucusu olmadan anlaşılmayan hayat felsefeleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kadim insanlar, başlangıçta düşünce ve lafızları yazı vasıtasıyla anlatmayı “mucize” olarak görürken, düşünce veya lafızların anlatıldığı resim veya işaretleri “doğaüstü”, “büyüsel” veya metafizik güçlerle donanmış kabul etmişlerdir. İnsan için yazı her zaman lafza göre daha uzun süre kutsallığını sürdürebilmiştir. Bu yüzden hem yazı hem de sözü bir arada bulunduran “yazılı kutsal sözler” metafizik hale bürüneceğinden “ölümsüzlük” kazanarak sihirden bile etkili sanılmıştır.

Yazılı kutsal metinleri olan dini gelenekler, yazısı olmayan (sözlü) geleneklere göre daha uzun ömürlü olurlar. Zira dinlere ölümsüzlük bahşeden en önemli fiziksel araçlardan biri de yazılı sözlerdir. Dindarlar, yazı yoluyla ezberlenmesi kolay dualar, ilahiler, kehanetler, efsaneler, hukuki kurallardan oluşan kutsal metinleri aktarılabilmişlerdir.

Bunun yanında Doğu geleneklerinde bilhassa Brahmanalar, Parsiler ve Müslümanlar, en ağır ve en zor metinleri bile hafızalarında saklayabilmişlerdir. Dolayısıyla yazısız sözlü bir gelenek zamanla mensuplarının yok olmasıyla “ölü” hale gelince doğal olarak o din de ortadan kalkmıştır. Bunun yanında kutsal yazının ve onun çıkardığı lafzın kutsallığı sebebiyle -okunurken veya kısık sesle mırıldanılırken- başka bir ses veya müzik enstrümanın karışmamasına dikkat edilmiştir.

Bu safhalardan geçen kutsal sözler, “kutsal kitap” olarak en nihayetinde belli bir hacme veya fiziki sınıra sahip olup değişmez muhtevaya kavuşmuştur. Batılı sözlükte “kanon” denen kutsal kitapların tedvini bir süreç sonunda değişmez ve tamlaşma eylemine kavuşmuş ve nihayetinde bu kesin ve otantik metin, uluhiyetin ve kutsiyetin fiziksel aleme yansıması olarak mensupları tarafından mukaddes görülüp büyük saygıyla karşılanıp ibadetlerde okunmuştur.

Şu gayet açıktır ki İslam haricindeki kurucusu olan hemen hemen her dinde din kurucusunun telaffuz ettiği her söz, yaptığı her fiil hatta yaşantısından kesitler, kutsal metin olarak kabul edilirken kutsal metinlerin ruhbanlar veya önde gelen diğer liderleri tarafından yapılan yorumları ise -İslam terminolojisiyle söylersek- sünnet hükmünde olmuştur.

Söz gelişi günümüzde Hz. Musa’ya atfedilen Tevrat (Torah) ve onun rabbani yorum geleneği Talmud külliyatı veya Hz. İsa’nın hayatını konu edinen İnciller ve onların Apostolik (havarilere dayandığı sanılan) yorumları anlamındaki patroloji (kilise babalarına ait teolojik söylemler) külliyatı hatta günümüze kadar tüm Papaların bilhassa dini fermanları “ilahi ilham” ürünüdür. Benzer inançlar, Hindistan’da Budha, Çin’de Konfüçyüs, İran’da Zerdüşt için de söylenebilir. Bunlar arasında söz gelişi Uzak Doğu geleneklerinden Taoizm’in kurucusu Lao Tze’ye (Ö. M.Ö. 531) atfedilen sözlerden oluşan Tao-Te-King (Tao ile Fazilet) adlı kitabın uzun süre nesilden nesile şifahi olarak lafzen aktarıldığı ve son şeklini ancak M.Ö. III yüzyılında aldığı söylenmektedir. Bu eserin, Lao Tze’nin söz ve davranışlarını anlatan bir hikmet prototip olduğu ve tek bir kitaptan oluşmadığı aksine tekrarlarıyla ve farklı dönemlere ait deyiş tarzları olan farklı nüshalarıyla birden fazla kanaldan gelen pek çok farklı varyanta ve çelişki içindeki pek çok kaynağa sahip olduğu bilinmektedir.

Beşeri lafız ve ilahi mana ikilemi arasına sıkışıp kalan diğer kutsal metinlere yaptığımız bu değerlendirmelerden Müslümanların alması gereken bazı ibretlik dersler vardır;

Birincisi İslam haricindeki dinlerin kutsal metinleri, kendi din kurucularının merkezi ve hayati konumdaki hayat hikâyelerini, öğretilerini, sözlerini veya uluhiyet anlayışlarıyla yakın ilişkilerini anlatmaktadır. Dolayısıyla Müslümanların “siyer”, “hadis külliyatları” hatta “sünnet” dediği şeye diğer din mensupları “kutsal metin” diye inanmaktadırlar. Bu bağlamda ikincil derecede insani söze indirgenen başka kutsal kitapların teşekkül safhaları ile onların oluşturduğu öğretilerin ve inanç sistemlerinin otantik oluşları ve bunlara bir bütün olarak inananların tarihsel sıhhatleri arasında zincirleme ilişkiler bulunmaktadır. Hadisleri hafife alan, sünnete lakayt davranan Müslümanlar için bu durum ibretlik bir konudur.

İkincisi, İslam haricindeki tüm diğer geleneklerde, tarih boyunca kutsal metinlere yapılan tefsirler, şerhler, teviller, teolojik söylemler -Müslümanların anladığı anlamda- o dinin sünnet anlayışını oluşturmaktadır. Hatta İslam geleneğinde mevzu hadis olarak tenkit edilen bazı söz veya ifadeler diğer geleneklerde bazen serlevha, altın söz veya en merkezi öğreti olarak karşımıza çıkmaktadır.

Üçüncüsü, daha özelde Yahudilikle ilgili her dini fenomen konusunda daima iki temel mesele karşımıza çıkmaktadır: a. Ehl-i Kitab’a ait gerçek bir dini meselenin tarihsel süreç içindeki akıbeti. b. Onun yerine ikame olan dini olgunun gelenek içinde özellikle ruhbanlar eliyle oluşum süreci.

Daha somut bir ifadeyle biz biliyoruz ki Yahudilerin ellerinde bulunan mevcut Torah ile Hz. Musa’nın bizzat yazılmasını emrettiği Tevrat-ı Şerif aynı kitap değil, aksine farklı tarihsel süreçlerden geçen iki farklı kitaptır. Zira bu günkü Torah’ı başrahip Ezra kaleme almıştır. Hatta bozulan ve tahrif edilen metin bile gerçek Tevrat değil, Ezra’nın kaleme aldığı ve kendi içinde tahrifat süreçlerinden geçen Torah’tır. Hatta diyebiliriz ki sürgün ve diaspora yaşayan Yahudiliğin kutsal metni de aynı kaderi paylaşmıştır.

Dolayısıyla çeşitli serüvenlerden geçerek tarih içinde ona inanan Yahudi toplumu gibi acılar yaşayan Tevrat, Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa (a.s.) ile özellikle yan yana getirilmez. Hele Yahudilerin elindeki Torah, Kur’an ile uzlaşan pek çok noktaları olsa bile lafız ve mana açısından ruhban geleneği tarafından oluşturulan başka bir kitap olduğundan namazda okunamaz.

Dördüncüsü, İlahi kelamı insan (İsa Mesih) haline sokan Hristiyanlığın vahiy anlayışı da ilgi çekicidir. Hristiyan vahyi lafız ve manası farklı insanlara ait olan metinler haline bürünmüştür. Özellikle Hristiyan kutsal kitap külliyatında gözlemlediğimiz İlahi Kelam’ın (Logos) kavramlaşma sürecinin Kilise tarihinde geçirdiği serüveni ilgi çekicidir.

Bu bakımdan Kur’an’ın, bilhassa Hz. İsa Mesih (a.s.) ile İncil kelimesini de yan yana getirmemesi dikkatimizden kaçmaz. Zira varlığını kabul etmediği (de facto) Hıristiyan metninin asla meşruluğunu (de Iure) bile sorgulamayan Kur’an-ı Kerim, bu yaklaşımıyla Kutsal Ruh’a anahtar rol verip ilhamın lafız ve mana açısından Kilise içinde hâlâ devam ettiğine inanan Hıristiyanlara dolaylı yoldan cevap vermektedir.

Son olarak Müslümanlar olarak biz, Kur’an-ı Kerim’i Batı’nın kendi içinde ürettiği felsefeleriyle tevil etmemeye veya niyeti belli sömürgeci oryantalistlerin ideolojik art niyetli iddialarını kendi geleneğimiz içinde tekrarlayarak, delillendirerek tefsir etmemeye dikkat etmeliyiz. Zira Kur’an-ı Kerim, Müslümanların yetiştirdiği milyonlarca hafızıyla, Allah’ın bizzat koruyup kollamasıyla, hiç eskimeyen misalleri ve güncel konularıyla, beşerin bilişsel melekesine uygun hayran bırakıcı semantik yapılarıyla, uzmanını bile aciz bırakıcı neticeleriyle en önemlisi de önceki kutsal metinleri bile kendi bünyesinde koruyucu, düzeltici ve tasdik edici içeriğiyle İslam’ın batılı yok edip Hakk’ı izhar eden özelliğine uygun bir kitaptır.

Prof. Dr. Mustafa ALICI

 

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar
  1. Mustafa ışık dedi ki:

    Dinler tarihi uzmanlarını önemsiyorum çünkü dinlere kuş bakışı bakıyorlar gerektiğinde bir noktaya yoğunlaşarak işin özünü ortaya koyabiliyorlar Tebrikler