
Fotoğraflar, geçmişin en sağlam tanıklarıdır. Gazetelerde, haber sitelerinde, sosyal medya platformlarında fotoğraflar, videolar düşüyor önümüze. Arama motorları geçmişte çekilen fotoğrafları zaman zaman ‘anılar’ adı altında bize yeniden hatırlatıyorlar. Bizler bazen telefonlarımızdaki fotoğrafları kontrol ediyor, çekerken keyif aldığımız karelerin bir kısmını kısa bir düşünme sonrasında siliyoruz. Yaşı biraz ilerlemiş olanlar da geçmişte çekip tab ettikleri (Yeni nesil bunu pek bilmez. Özel bir kâğıda bastıkları yani) fotoğrafları albümlerde ya da evin bir köşesine sakladıkları yerlerden çıkarıp onlar üzerinde konuşmayı severler. Aralarının bir şekilde bozulduğu kişiler varsa fotoğrafta ya o fotoğrafı yırtarlar ya da o kişinin fotoğraftaki yerini keser, kalan kısmı saklarlar. Geçmişin hazineleri olan fotoğraflar, yarınlarla bir iletişim de sağlar.
Bazı kuruluşlar, her yılın sonunda hafızalarda yer etmiş fotoğraflar arasından yılın karesini seçme etkinliği düzenlemektedirler. Bunlar içinde en bilinenleri Pulitzer ve National Geografic, ülkemizde de Anadolu Ajansı’dır. Bunların kareleri hem sosyal ve siyasal olayları hem de doğanın gizemini yansıtırlar. Onların da çoğu zaman politik davrandıklarını söylersek abartmış olmayız her halde. Böylece ‘’o anlardan’’ oluşan bir almanak oluşturulur. Günler, haftalar, aylar ve yıllar sonra o anları hatırlayan kalmaz neredeyse. Bir süre sonra da sadece araştırmacıların dünyasına hitap eden arşiv malzemesi olur bu fotoğraflar. Bireysel fotoğraf arşivi olanlar kişisel tarihlerini oluştururlar. Beş, on, yirmi hatta elli yıl öncesine ait kayıtlar hüznün, sevincin bazen de acının hatırlanmasına yardımcı olurlar. Zaman zaman, evde asılı bulunan bir çerçevenin içindeki kişi/ler ya da yer, çerçeveden taşarak aramıza karışıp hatıraların konuşulmasına vesile olurlar. Bir muhabbetin başlangıç noktası olurlar bazı fotoğraflar böylece.
Ben mizansen hazırlanarak çekilen fotoğrafları fazla beğenmem. Doğal, anlık gelişen ve makineyi elinde tutanın mahareti sonrasında yakalanan anların karelerini daha fazla severim. Onlardaki samimiyeti diğerlerinde pek göremiyorum. Yapmacık bir an, estetik olabilir lakin onun sıcak bir yönünün olmadığı kanaatini taşıyorum. Belli anları yakalama başarısı olan fotoğraflar, kalem erbabı kimselere fotoğraf altı metinler yazdırır. Yazımı okuyan çoğu kişinin bu tür yazı veya şiirlerle karşılaştığını söyleyebilirim. Hemen birini buraya aktarmak istiyorum: Fotoğrafta henüz on dört yaşında olan bir Filistinli çocuğu İsrailli askerlerin yaka paça götürmeye çalıştığı, gencin de onlara direndiği görülüyor. Çocuğun gözleri bağlı. 2017 yılının kışında yaşanan olayı görenlerden biri deklanşöre basıp o anı yakalıyor. Fotoğraf, Cafer Turaç’a şu dizeleri yazdırıyor:
Kalbim sizin olsun/…/Atlarım, trenlerim olsun isterdim/nikahım kıyılsın isterdim/rüyalarımda Megarib kapısında. / On dört yaşındayım/ gözlerim bağlı/Beytüllahim kuyusunda/ kış ortasında/incir ve zeytin dalları altında/ Kudüs’ün dokuz kapısına astım sesimi/ Gözlerim bağlı/ on dört yaşındayım/ adımı unuttum, sustum dünyaya. / Kalbim sizin olsun.
Evet, kalbi olanlara çok şey anlatır fotoğraflar. Hikayesi olanlar özellikle daha anlamlıdır. Cesedi kıyıya vuran Aylan bebeği hatırlayın. Günlerce gündemde kaldı. Konuşuldu lakin sorunlar çözülmedi. Uzun zamandır zaten sadece konuşuluyor bazı mevzular. Eyleme dönüştürmek kimselerin aklına gelmez pek. Göçmen sorunu devasa varlığı ile duruyor önümüzde. Yine iç acıtan bir fotoğraf karesi geliyor gözümün önüne: Bir çocuk, yere tebeşirle çizilmiş bir anne figürünün kucağına uzanmış yatıyor. Gazze’de annesiz kalan tüm çocukların dramını, acısını anlatan yürek burkan bir fotoğraftı. O da vicdanları harekete geçiremeyen bir kare olarak arşivlerde yerini aldı. Çocuklar annesiz, babasız; ebeveynler evlatsız bırakılmaya devam ediyor Gazze’de ve savaşın olduğu diğer topraklarda.
Duyarlılık gösterenlerin başında daima şairler, yazarlar, sanatçılar yer alıyor. Onlar yazdıkları ve söyledikleriyle yaşananları kayıt altına alıyorlar. Aliya İzzetbegoviç; sanatçılar toplumun en hassas duyargalarıdır, sözünü ifade ederken yüreklerinin derununda acıları hisseden ve onları duyuran sanatçılardan bahsediyor elbette.
İşte bir fotoğraf karesinin hikayesi ve bir şaire yazdırdıkları: Sene 1985… Kolombiya’nın Armero bölgesi Nevado del Ruiz dağı etekleri. Omaira Sanchez, yanardağ patlarken ve magmalar altında can verirken 13 yaşında bir kız çocuğuydu. Patlamanın yaşandığı gece anne, babası ve kardeşiyle evlerindeydiler. Kim bilir belki film izliyorlar belki uyuyorlardı. Patlamanın sesiyle kendilerini dışarı atmaya çalıştılar. Herkes kaçarken Omaira; üzerine yıkılan evin altında, bedeni betonların ve magmanın arasına sıkışmış olarak mahsur kaldı. Gazeteci Frank Fornier, elinde makinası kurtarma ekiplerinin çalışmalarını izledi. Sonuç vermeyen son çabalardan sonra tüm umudu yitip giden Omaira’nın bedeni kızgın lavlar, yerinden oynayan yanardağ ve balçığın içinde “mami mami” diye feryat ede ede kızgın lavlara gömüldü. Onu çeken muhabir tarihin vicdanına yeni bir not düştü. O gece yeryüzünün tüm vicdan sahibi yürekleri Omaira için gözyaşı döktü. Binlerce kişi dehşetli gözlerle izledi onu. Acı karşısında çaresizce sustu herkes.
Harekete geçen yanardağın alevlerinin içinde kalan kız çocuğunun bu fotoğrafını gören M. İslamoğlu, Hümeyra adlı şiirindeki şu dizeleriyle duyarlılığın şair yönünü sergilemiş.
Hümeyra/ kına yakmasaydı annen/ saçını yolarak taramasaydı/dağı kızdıran sen değilsin biliyorum/şimdi kül olan saçların/dağınık kalsaydı/…/ölürken gözlerini görmemeliydim Hümeyra/ yalvaran, suçlayan, vuran/ben her saniye öldüm/sense ateşin koynunda yaşıyorsun hala/ şu iki azap meleği gibi duran/ gözlerini çek üstümden.
Çağa, olaylara, tarihe tanıklığın belgeleri olan fotoğrafları sadece eğlence unsuru olarak görmemek gerek. Fotoğrafların hem tarih hem sosyoloji hem de halk bilim açısından önemli veriler içerdiği gerçeği unutulmamalı; onlara bu açıdan da bakılıp kıymet verilmeli. Yazıyı fotoğrafçılığın efsane ismi Ara Güler’in sözüyle bitireyim: Fotoğraf hakikattir, sanat olamaz.
EYYUP YÜKSEL
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-