
Gençlerden gelen sorular, genellikle zihinlerindeki şüpheleri, yaşadıkları çağın getirdiği kafa karışıklıklarını veya duygusal sıkışmışlıkları yansıtmaktadır. Onlara yanıt verirken amacımız onları alt etmek veya savunmaya geçmek değil, Sokratik sorgulama yöntemiyle soruya soruyla karşılık vererek kendi zihinlerindeki mantık hatalarını ve çelişkileri kendilerine buldurmaya çalışacağız.
1. Soru: Hocam, ‘Kâinatta tesadüf yok, hassas ayar var’ dediniz ama dünyada bu kadar savaş, hastalık, acı ve haksızlık var. Eğer her şey mükemmel bir planın parçasıysa bu kötülükler neden var?
Anlamlı Yanıt: Bu çok derin ve haklı bir soru. Bu soruyu sorarken kötülüğü bir problem olarak tanımlıyorsun, değil mi? Peki, bir şeyin ‘kötü’ veya ‘eğri’ olduğunu söyleyebilmemiz için zihnimizde mutlak bir ‘iyi’ ve ‘doğru’ standardının bulunması gerekmez mi? Eğer kâinat tamamen rastlantısal, anlamsız ve maddeci bir patlamadan ibaret olsaydı, ‘adalet’, ‘merhamet’ veya ‘kötülük’ gibi kavramlar nereden türemiş olabilir? Ayrıca, dünyadaki adaletsizliklerin ve savaşların sebebi Yaratıcının sistemi kurma şekli midir, yoksa insanın kendisine verilen özgür iradeyi ve ahlaki sorumluluğu kötüye kullanması mıdır? İnsanın kendi eliyle ürettiği kötülük yüzünden evrenin mimarisini suçlamak ne kadar tutarlıdır?
2. Soru: Hocam, ‘Kötülük insanın özgür iradesinden kaynaklanıyor’ dediniz ama depremler, tsunamiler, kanser olan masum bebekler veya doğuştan engelli doğan çocuklar var. Burada insanın iradesi yok ki! Bu ‘doğal kötülükleri’ veya ‘masumların acı çekmesini’ nasıl açıklayacağız?
Anlamlı Yanıt: Çok derin ve insanın kalbini gerçekten sızlatan bir noktaya bastın. Masum bir çocuğun acı çekmesi hepimizin vicdanını yaralar. Peki, gel bu derin meseleyi birlikte mantıksal sınırlarına kadar takip edelim.
İlk olarak, doğa olaylarına (deprem, fay hattı, yerçekimi) ‘kötülük’ adını verdiğimizde, evrenin kendi fiziksel yasalarıyla işlemesini mi eleştiriyoruz, yoksa insanın o yasalarla uyumsuz yaşamasını mı? Deprem bir doğa olayıdır; ancak çürük bina yapmak, malzemeden çalmak ve fay hattına şehir kurmak insanın tercihi değil midir? Yasaları suçlamak ne kadar adildir?
İkinci ve daha derin soru şu: ‘Masumların acı çekmesi adil değildir’ derken zihnimizdeki o ‘mutlak adalet’ ve ‘merhamet’ arayışını nereden alıyoruz? Eğer bu hayat doğumla başlayıp ölümle tamamen biten, arkasında hiçbir hesap günü ve adalet terazisi olmayan mutlak bir yok oluş olsaydı, acı çeken o masum çocuğun hakkı ve yaşadığı mağduriyet sonsuza dek karşılıksız kalmayacak mıydı?
Acıyı ve doğadaki imtihanı mutlak bir ‘anlamsızlık’ olarak gördüğümüzde mi adalet yerini bulur, yoksa bu dünyanın geçici bir imtihan sahası olduğunu ve her masumun hakkının, çektiği her zerre acının karşılığının verileceği ebedi bir adalet mekanizmasının (ahiretin) varlığında mı?
Sonsuz adalet sahibi bir Yaratıcıyı reddettiğimizde, o çocuğun çektiği acıyı mantıksal olarak tesadüfün acımasızlığına terk etmiş olmuyor muyuz? Bu durum adalet duygumuzu tatmin eder mi, yoksa tamamen yok mu eder?
3. Soru: Bilim her şeyi açıklayabiliyorken ve evrenin doğasını fizik kurallarıyla çözebiliyorken, neden hala bir Yaratıcıya veya dine ihtiyaç duyalım ki?
Anlamlı Yanıt: Bilim ‘nasıl’ sorusuna cevap verir, ‘neden’ sorusuna değil. Bir kitabın kâğıt kalitesini, mürekkebinin kimyasal bileşimini ve matbaa teknolojisini incelemek (yani bilim yapmak), o kitabın ‘hangi yazar tarafından, hangi amaçla ve ne anlam ifade etmek için’ yazıldığı sorusunu ortadan kaldırır mı? Fizik ve matematik kuralları evrenin çalışma mekanizmasını açıklar; peki o kuralların kendisini koyan ve işleten iradeyi yok saymak bilimsel bir tutum mudur? Bilimin keşfettiği düzen, Yaratıcının yokluğuna mı delildir, yoksa O’nun muazzam ilmine ve sanatına mı?
4. Soru: Hocam, ‘Bilim nasıl sorusuna cevap verir, neden sorusuna değil’ dediniz ama bilim geliştikçe eskiden ‘Tanrı yaptı’ denilen her şeyin (yağmurun yağması, hastalıklar, evrenin oluşumu) doğal mekanizmalarını çözüyoruz. İleride bilim her şeyi çözdüğünde Tanrı inancına hiç gerek kalmayacak diyemez miyiz? Bilim açıklar doldurulamayan boşlukları kapatmıyor mu?
Anlamlı Yanıt: Bilimsel gelişmenin mantığını harika bir şekilde özetledin. Ancak burada çok kritik bir kavramsal yöntemi birbirine karıştırıyor olabilir miyiz?
Bir şeyin ‘nasıl çalıştığını’ (mekanizmasını) keşfetmek, o şeyi ‘kimin tasarladığı’ ve ‘neden var ettiği’ gerçeğini ortadan kaldırır mı, yoksa O’nun tasarımının zekasını mı ortaya çıkarır?
Şöyle düşünelim: Bir otonom yazılımın veya yapay zekanın kodlarını çözen bir mühendis, kodların nasıl çalıştığını mükemmelen anladığında ‘Harika! Artık kodların çalışma prensibini çözdüm, demek ki bu yazılımı yazan bir yazılımcı hiç var olmamış!’ der mi? Yoksa o kodlardaki muazzam mantığı gördükçe yazılımcının dehasına olan hayranlığı mı artar?
Biz Tanrı’yı bilimin henüz açıklayamadığı ‘bilgi boşluklarına’ yerleştirmiyoruz. Aksine Tanrı’yı, bilimin açıkladığı ve keşfettiği o muazzam, düzenli, matematiksel ve şaşmaz kanunların bizzat sebebi ve kaynağı olarak görüyoruz.
Fizik yasalarının, yerçekiminin veya kuantum mekaniğinin ‘neden var olduğunu’ ve ‘neden tam da yaşama izin verecek hassas parametrelerde işlediğini’ hangi laboratuvar deneyiyle ölçeceğiz? Kanunun kendisini keşfetmek, kanun koyucuyu gereksiz kılar mı, yoksa O’nun varlığını zihnen zorunlu mu kılar?