islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,8573
EURO
52,8184
ALTIN
6.966,26
BIST
14.587,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
15°C
İstanbul
15°C
Çok Bulutlu
Pazar Az Bulutlu
17°C
Pazartesi Açık
18°C
Salı Çok Bulutlu
18°C
Çarşamba Hafif Yağmurlu
13°C

GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN AHİRET YURDUNA HAZIRLIK

GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN AHİRET YURDUNA HAZIRLIK
02/03/2025 10:00
A+
A-

Dünya hayatından sonra başlayıp ebediyen devam edecek olan ve geri dönüşü olmayan yurttur ahiret yurdu. Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” 1 buyurmaktadır. Ayet-i kerimede kulun yarın için ne hazırladığına bakması istenirken öncelikli mananın ahiret hazırlığı ve nefis muhasebesi yapmak olduğu açıktır. İnsanın ömrünü yaratılış amacına uygun geçirmek üzere dünya hayatıyla ilgili olarak geleceğe yönelik plan yapması bu mananın dışında değildir.

Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şeriflerinde: “Akıllı kimse, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi ise nefsinin arzu ve isteklerine uyan ve buna rağmen hâlâ Allah’tan iyilik temenni edendir.” 2 buyurmaktadır. Nefsin olumsuz arzularına hâkim olan ve ahireti için çalışan, gayret gösteren, baki olanı fani olana tercih edenler, akıllı insan olarak isimlendirilmiştir. Ahirette, hayatının hesabını yüz akıyla verebilen kişi, dünyayı iyi yönleriyle ahirete taşımayı başarmış demektir. Hadis-i Şerifteki “akıllı kişi” tarifine uymuştur ancak, “nefsini heva ve heveslerine tabi kılmak” sonra da “Allah’tan dileklerde bulunmak” da acizliğin/ahmaklığın alameti olarak sayılmıştır. Haz, hız, his ve hevesleri peşinde ömür tüketen insanlar, kapıldıkları boş ümitlere ve temennilere kucak açarlar. Kuruntulara kapılırlar. Nefsine uymuş kişilerin belki de tek çareleri kuruntularıyla avunmaktır. Allah Teâlâ’dan dilek ve temennide bulunmak dinimizde teşvik edilmiştir. Ancak, böylesi bir ümit için kendine düşeni yapmış olmak gerekir.

Dünya ve içindekilerin gelip geçici, bir sınama ve imtihan aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve imanını, kuru ve şematik, içi boş bir inanç kofluğundan çıkartıp, olması gereken yere, Alemlerin Rabbi, dünya ve ahiretin sahibi olanın istediği yere, hayatın tam ortasına/merkezine oturtmak zorundadır. Bir mümin kendisini ahirete hazırlamak için Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetini/öğretisini hayatına düstur edinmeli ve sünneti en güzel şekilde yaşayan Sahabe’yi örnek almalıdır. Çünkü onlarda, dünya ve ahiret birliği öyle bir noktaya gelmişti ki, gerçekten dünya hayatında yaşarlarken düşünce ve fikirleri ahirete bağlıydı, ahireti görür, önlerinde duruyormuş gibi yaşarlardı; “ahirete yakinen iman”, bu demekti. Bu bağlamda Hasan-i Basri’nin şu sözü düşündürücüdür: “Vallahi, yetmiş Bedir’liye yetiştim, çoğu kez giydikleri sof (özünde beyaz olan terletmeyen kumaş) idi. Eğer siz onları görseydiniz deli sanırdınız. Onlar da sizin iyilerinizi görselerdi “bunların ahirette bir nasibi yok” derlerdi. Kötülerinizi görselerdi, “bunlar hesap gününe inanmıyorlar” derlerdi.” 3 Bu değerlendirme Tabiilerin büyüklerinden olan, muttaki, züht sahibi ve allame Hasan-ı Basri’nin, kendi zaviyesinden Tabiin Dönemini değerlendirmesidir. Ya halihazırda içinde yaşadığımız dönemi, biz Müslümanları nasıl değerlendirirdi Hasan-i Basri Rahimehullah? Belki yüreklerimize su serpecek olan, Aziz Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu hadis-i şerifini de yazımıza derç etmemiz uygun olacaktır kanaatindeyim şöyle ki; Sahabe-i Kiram Hazeratına Efendimiz (s.a.v.): “Siz öyle bir zamandasınız ki, içinizden kim emredildiklerinin onda birini bırakırsa helak olur; sonra öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda yaşayanlardan kim emrolunduğunun onda birini yaparsa kurtulacaktır” 4 buyurmuşlardır. Bu bağlamda diğer bir hadis-i şerif ise şöyledir: “Öyle bir kavim gelecek ki, imanın onda birini yapacaklar ve Allah onlardan razı olacaktır. Siz ise imanın onda birini terk ederseniz Allah sizi onunla hesaba çeker.” 5 Yukarıda mezkûr hadis-i şeriflerde geçen onda bir ifadesi/onda birini yapmak ibaresinin dinin kemiyet yönüyle, yani ölçülebilir, dışarıdan bakınca gözlemlenebilir yönüyle bir ilgisinin olmayacağı aşikardır. Keyfiyet açısından ise “onda bir” ibaresinin ölçülebilir, matematiksel bir oranı ifade etmediği de açıktır. O hâlde onda bir ibaresi kanaatimce azlıktan kinayedir denilebilir. Bu durumda örneğin günde beş vakit farz namazın onda biri iki günde bir vakit namaz olacaktır. Ancak bu hadis-i şeriflerde zikredilen “İki günde bir vakit namaz kılan kurtulur” anlamına gelmeyeceği de açıktır. O hâlde bu hadis dinin keyfiyet yönüyle ilgili ise örneğin namazın rekatları veya vakitleriyle ilgili değil, huşusu/samimiyeti/ihlası ile ilgilidir denilebilir. Ayrıca bu hadis-i şeriflerin Emir bi’l-Ma‘rûf Nehiy Ani’l-Münker’le ilgili olduğunu söyleyen hadis yorumcuları da olmuştur. Bu yorum da dikkate değer bir değerlendirmedir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında İslam’ın kuvvet bulduğu, iman hakikatlerinin sahabe tarafından benimsenip hazmedildiği, kişilere ve topluma şekil veren ana unsurun İman ve Kur’an hakikatleri olduğu bir zamanda Emir bi’l-Ma‘rûf Nehiy Ani’l-Münker’de en ufak bir ihmalin ağır sonuçları olabilirdi. Yani iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, eğer on parçadan oluşmuş bir bütünse o bütünün bir parçasının ihmali bile toplumu bozulmaya götürebilirdi. Ancak, yalanla doğrunun, hak ile bâtılın birbirine karıştığı, insanların din adı altında pek çok hurafeye, bâtıla, bidate, harama rahatlıkla girebildiği, dinin sadece kültürel bir değer hâline geldiği, din adına söylenenlerin de hakikatte tesirinin olmadığı, dinin insanları hayır istikametinde değiştiren yönünün göz ardı edildiği zamanlarda insanlara doğruyu anlatmak, Emir bi’l-Ma‘rûf Nehiy Ani’l-Münker’de bulunmak, bu faaliyetlere destek olmak az da olsa çok kıymetlidir ve kişinin kurtuluşuna vesile olabilir. Bu yönüyle de sahabe dönemindeki kadar mükemmel bir davet ve tebliğ yapılamasa bile en azından o yolda olmak ahir zaman Müslümanları için kurtuluş adına mükemmel bir fırsattır denilebilir.

Hepimizin bildiği üzere, dünyada yaşamamız ne kadar hakikat ve gerçekse, ölüm ve sonsuz ahiret hayatı da o kadar gerçek ve hakikattir. Bizler dünyaya ebedî kalmak üzere gelmedik. Varoluşumuzun/yaratılışımızın bir gayesi ve hikmeti vardır, o da imtihandır, Yüce Yaratıcıya kulluktur. İnsanoğlu başıboş olarak yaratılmamıştır. Yüce Allah ölümü ve hayatı hangimizin daha güzel ve hayırlı işler yapıp yapmayacağımızı denemek için yaratmış ve dünyada bize sayılamayacak kadar nimetler vermiştir. Nitekim bir ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “O, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız…”. 6 Bu nimetlerin karşılığında kendisine şükretmemizi, emirlerine itaat edip yasaklarından sakınmamızı istemektedir. Ancak insanoğlu zaman zaman bu nimetlerden habersizmiş gibi yaşayıp, varlık nedenini, yaratılış gayesini unutabilmekte, dünyanın cazibesine kapılıp Allah’ın emirlerine sırtını dönebilmektedir.

Dünyada her canlının belli bir yaşam süresi vardır. Bu sürenin sona ereceği vakte de ecel denilmektedir. Eceli gelen her canlı ölecektir. Hayata gözlerini açan, her başlangıcı olanın mutlaka bir sonu da olacaktır. Her doğan ölüme namzet olarak doğmaktadır. Bu Allah’ın koyduğu bir hayat nizamıdır ve bunun istisnası da yoktur. Takvimlerimizden kopardığımız her bir varaka, bize takdir edilmiş olan ömür sermayesini azaltmaktadır. Hayat anlamsız bir var oluş olmadığı gibi, ölüm de sonu yokluk olan bir yok oluş değildir. Aksine hayat, hayırlı işler alanı, ölüm ise bu işlerin müspet ya da menfi, mükafat ya da ceza olarak karşılığını bulacağımız sonsuz alem sahasına, ahirete geçişi sağlayan bir dönüm noktasıdır.

Bu dünya hayatının ötekisi yani ahiret yurdu, sonsuz hayat/hesap yeri vardır. Dünyanın birçok yerinde mazlum ve mağdur insanlar hâksiz yere, zalimce katledilmektedir. Gücü ve kuvveti elinde bulunduranlar, vicdanları körelmiş, kalpleri pas tutmuş cani ve zalimlerin bu dünyada hesapları sorulamasa da ahiret yurdunda, Allah’a hesap verecek ve hak ettikleri cezaya çarptırılacaklardır. Zulme uğrayanlar bilmelidirler ki, Allah zalimin zulmünü elbette bitirecek, sonlandıracaktır. Zulümle abad olunmaz. Ahiret bilinci, şuuru işte tam bu noktada Müslüman’a güç ve kuvvet vermektedir. Nitekim Yüce Allah: “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.” 7

Ağzımızdan çıkan her söz, yaptığımız her iş, tüm söylem ve eylemlerimiz, yazıcı melekler tarafından kaydedilmektedir. Bu bağlamda ahirette amellerimizle yüzleşeceğiz. Bu bilinç ve şuuru mümin daima canlı tutmalıdır. Kehf Suresinin 49’uncu ayetinde: “O gün herkesin amel defteri ortaya konmuştur. Suçluların, amel defterlerinden korktuklarını görürsün. ‘Eyvah, bu nasıl deftermiş ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış dökmüş’’ derler. Onlar (bu defterlerde) bütün yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez” buyurulmaktadır. Ayrıca amellerin tartılacağı şuuruyla hareket edilmesi gerekmektedir. Nitekim Kerim Kitabımız Kur’an’da: “O gün (amelleri tartacak) terazi haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse işte onlar kurtulanlardır. Kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar da ayetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini zarara sokanlardır” buyurulmaktadır. 8

İmanın esaslarındandır Ahirete inanmak, kul mutlaka hesaba çekileceği şuurunda olmalıdır. Bu bağlamda Efendimiz (s.a.v.)’in bir hadis-i şerifiyle zihinlerimiz canlanmış olsun: “Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” 9

Bir zamanlar dünyayı titrettiğini zanneden, dünyaya sığmayan, güç, kuvvet, mal, makam ve şöhret sahibi olan insanlar nerede? Mezarlıklar vazgeçilemeyenlerle doludur. Ne mutlu arkasında hoş bir sada ve temiz bir iz bırakanlara!  “Bana, sonra gelecekler içinde, iyilikle anılmak nasip eyle!” 10 niyazında bulunan Hz. İbrahim (a.s), bu duasıyla, kıyamete kadar iyi bir namla anılmayı talep etmiş ve duası kabul edilmişti. Bundan ötürü her ümmet ona ayrı bir sevgi duymuş ve adını övgüyle anar olmuştur. Müslümanlar da beş vakit namazda salâvat-ı şerife okurken onu da anarak bu duaya katılmaktadırlar.

Sonuç

İslâm akaidinin üç ana esasından birini teşkil eden “ahiret inancı” her şeyden önce insanda sorumluluk duygusu meydana getirmekte ve bu yönüyle hem hukukî hem de ahlâkî müeyyide olmaktadır. Dünya hayatında insanın zorluklarla, haksızlıklarla mücadele ettiği halde bunları ortadan kaldıramadığı, neticede acı çektiği bir gerçektir. Mutlak adaletin tecelli edeceği, iyiliğin mükâfatlandırılması için bütün engellerin ortadan kalkacağı ebediyet âleminin varlığına inanmak, insan için büyük bir teselli kaynağı ve yaşama sevincidir. Cenâb-ı Hak, insanların atası olan Âdem’i “kendi eliyle” yarattığını, ona ruhundan üflediğini ve onu meleklerin secdesine vesile kılıp yeryüzünde kendi halifesi tayin ettiğini beyan etmektedir, 11 bu manada Allah’tan gelen insanın fenâ bulmayıp yine O’na dönmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Yaratılış hikmetini unutmayan ve insanlık şuurunu yitirmeyen insanın ruhu bundan başka hiçbir şeyle tatmin bulamaz.

Ahirete, sonsuz hayata hazırlık sadedinde, hesabını veremeyeceğimiz şeylerin ardına düşmemeli, orada bize ayak bağı olacak şeyleri terk etmeliyiz. Ahiret şuuruyla yaşayarak dünyada mutlu, huzurlu, ahirette de Allah’ın müminler için hazırlamış olduğu; hiçbir gözün germediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin hayal edemeyeceği nimetlere kavuşabilmenin, hepsinden öte Allah’ın rızasına muvaffak olabilmenin gayretini göstermeliyiz. Ölümün ne zaman kapımızı çalacağını bilmediğimiz bu dünyada, ölüm ve ölüm sonrası için hazırlık yapalım. Yüce Allah, imanla yaşayıp imanla bu dünyadan ayrılanlardan eylesin cümlemizi, Rabbim, hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çeken ve hesabı kolay olanlardan kılsın bizleri… Efendimiz (sav)’in şu hadis-i şerifi ile yazımızı sonlandırmış olalım, “Allah’ım! Gerçek hayat sadece ahiret hayatıdır.”12

ABDULGAFUR LEVENT 

MİRATHABER.COM -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞABİLMEK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

Kaynakça:

  1. Haşr Suresi, Ayet 18.
  2. Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 25.
  3. Ebu Nuyam, Hilyetu’l-Evliya, Kahire, 1394-1974, 2/134.
  4. Ramûzu’l-Ehadis S. 136, 1753 Hadis; Tabarani, Kebir, İbn-i Adiy.
  5. Tirmizi, Fiten, 79.
  6. İbrahim Suresi, Ayet 34.
  7. İbrahim Suresi, Ayet 42.
  8. Araf Suresi, Ayet 8-9.
  9. Tirmizi, Kıyamet 1.
  10. Şuara, ayet 84.
  11. Bakara, ayet 30; Sâd, ayet 71-75.
  12. Buhârî, Rikak 1, Cihâd 33.
ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar
  1. Halil Kendir dedi ki:

    Allah razı olsun Hocam. Rabbim, dönüşü olmayan ahiret yurduna cenneti kazanmış olarak gitmeyi nasip etsin.