
GÖZ KIRPMASI KADAR
Bir âyetin içerisinde “kader” kelimesi geçiyorsa, o âyeti tefsir etmek kolay değildir. Çünkü “kader” kavramı tarihsel seyir içerisinde Kur’ân’daki bağlamından/anlamından koparılmış, üzerinde sayısız yorumlar/bilgiler üretilmiş ve sonunda ortaya –bugün de tartışmaları devam eden– “Cebriyye, Kaderiyye, Mutezile” ve bunların dışında orta yol diyeceğimiz “Ehl-i Sünnet” gibi farklı kelâm/akâid ekolleri çıkmıştır. Üzücüdür ki, bugüne kadar bize öğretilen “kader” inancı Kur’ân’dan onay almayan bir anlayıştır ve bu inancın oluşmasında Emevî saltanatının zulümlerini meşru göstermek adına kitleleri uyuşturma siyasetinin rolü büyüktür. Aslında kader yaratılışla ilgili ontolojik bir kavramdır; din ve davranışla ilgili bir kavram değildir.[1]
“Kader” sözcüğü Kur’ân’da 11 yerde geçmektedir ve tümünde de “ölçü” anlamında kullanılmaktadır. Örneğin Hicr/21. âyeti şöyledir: “Çünkü hiçbir şey yoktur ki, kaynağı Bizim katımızda olmasın ve Biz hiçbir şey indirmeyiz ki, kusursuzca belirlenmiş bir ölçüye, bir uyuma dayanmasın.”[2] Âyette “ölçü” olarak çevrilen kelimenin aslı “kader”dir. Bir başka âyet Müminun/18. âyetidir: “Ve Biz suyu gökten [belirlediğimiz] bir ölçüye göre indiriyor, sonra da onu yeryüzünde tutuyoruz; ama, hiç şüphesiz, bu [nimeti] geri almaya da kâdiriz!”[3] Bu âyette de “ölçü” ifâdesinin Arapçası “kader”dir. Tüm bu ifâdelerden görülen odur ki; “kader” kavramının amacı insânın fiillerinin belirlenmiş olması değil, varlık ve oluşta rastlantının bulunmadığını göstermektir. Aynı zamanda “kader” kavramı “sünnetullah” denilen tabiat kanunlarıyla da örtüşmektedir.
İşte Kamer/49-50. âyetleri içinde “kader” kelimesinin geçtiği bir âyetlerdir ve bize şunu duyurmaktadırlar: “Bakın, Biz her şeyi gerekli ölçü ve nisbette yarattık; Bizim [bir şeyi] takdir etmemiz ve [onun meydana gelmesi] göz kırpması gibi bir anlık bir [fiil]dir.”[4] Dikkat edilirse Kamer/49. âyette yer alan “kader” ifâdesi Allah’ın her şeyi bir ölçü içerisinde yarattığının bir açıklamasıdır. Şüphesiz bu âyeti kendinden önceki âyetlerle veyâ anlatılan peygamberler kıssalarıyla değerlendirdiğimizde anlıyoruz ki buradaki “kader” mutlak gelecek olan son saat ve sonrasında müşrikleri bekleyen kaçınılmaz azaptır. Yani ezeli hükümde/bilgide kararlaştırılmış olan bu gerçeklik Allah’ın değişmez bir ölçücü/plânı ve takdiridir.
“Kader”in bir anlamı da insâna verilen sorumluluk yâni bir anlamda “irâde/seçme hürriyeti”dir. Kamer Sûresi içerisinde insânlığa uyarı olsun diye anlatılan farklı toplumlara ait kıssalarda tevhid ve şirk mücadelesi gündeme getirilmiş ve bu iki seçenek arasında özgür irâdelerini şirkten yana kullananların trajik sonu anlatılmıştır. İşte bu Allah’ın kaderinin/ölçüsünün bir sonucudur. Buradaki “kader”, bu insânların cehenneme gideceklerini önceden belirleyen bir hüküm değildir. Sadece tercihlerini şirkten yana kullananların cehenneme gideceklerini önceden ezelî bilgisinde hükme bağlayan Allah’ın bir takdiridir. Allah’ın bilmesi, O’nun Allah oluşunun bir gereği olduğu gibi, sonuçları belirlememesi de yine O’nun Allah oluşunun bir gereğidir. Eğer Allah, fiillerimizin sonuçlarını bilmekle kalmayıp aynı zamanda belirlerse bu bizi sorumlu tutmamasını gerektirir. Eğer hem belirler hem de sorumlu tutarsa bu zulüm olur. Oysaki Allah zulümden uzaktır/arınmıştır.
Bir başka âyet olan En’âm/148. âyette müşriklerin şöyle bir ifâdeleri vardır: “Eğer Allah dileseydi O’ndan başkasına ilâhlık yakıştırmazdık; atalarımız da [öyle yapmazdı]; ve [O’nun izin verdiği] hiçbir şeyi de yasaklamazdık.”[5] Ama Allah, onların bu sözlerini yalanlamış ve hakîkatin kesin delilinin kendi katında olduğunu vurguladıktan sonra “eğer dileseydik tümünüzü doğra yola yöneltirdik”[6] demiştir. Demek ki Allah, müşriklerin bu sonunu dilememiştir. Dilediği tek şey insâna verdiği seçme/irâde özgürlüğüdür. Bu da Allah’ın insâna kıldığı kaderdir. “Allah” kavramı, O’nun sonsuz ilim sahibi olmasını öngörür; ahlâk ve ahlâkî sorumluluk kavramları ise insânın serbest irâdesine bağlıdır. Eğer Allah dileseydi, her insân dürüst ve erdemlice bir hayat sürdürmek “zorunda” kalırdı; ama bu, insânı serbest irâdesinden yoksun bırakmış olur ve ahlâkı asıl anlamından koparırdı.
Kamer/50. âyet, Allah’ın bir şeyi takdir etmesinin ve bunun sonucunda da o şeyin meydana gelmesinin “göz kırpması” gibi anlık bir iş olduğunu bize söylemektedir. Anlaşılıyor ki; Allah’ın bir şeyi yaratmak “istemesi” ile onu “yaratması” arasında bir zaman farkı ve bir kavramsal farklılık yoktur. Çünkü Yasin/82. âyetten de bilindiği gibi “O, bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece ‘Ol!’ der ve o şey hemen oluverir.”[7] Bu oluşun “göz kırpma” ile karşılaştırılması sadece bir deyimsel benzetmedir ve insânın bazı şeyleri anında kavramasını ifâde etmektedir. Aynı zamanda bu –gelecek âyette görüleceği gibi– Allah’ın dilediği zaman günahkâr bir toplumu yok edebilmesindeki sürate işârettir. Böylece Mekkeli müşriklere geçmişte yaşamış inkârcıların/yalanlayanların acı sonları imâ edilmiş ve kıyâmeti getirmek için Allah’ın ne bir hazırlığa ne de bir zamana ihtiyacı olmadığı hatırlatılmıştır.
Bundan dolayıdır ki; Kamer/51. âyeti özelde Mekke müşriklerine genelde tüm müşriklere şöyle seslenmektedir: “Nitekim, [geçmişte] sizin gibi toplumları yok ettik: öyleyse, yok mudur ondan ders almak isteyen?”[8] Âyet, çok açık ve net bir şekilde tarih boyunca ilâhî mesajı yalanlayan gelmiş geçmiş tüm toplumların helâk edildiğini bildirmekte ve onlara sanki şunu demek istemektedir: “Duydunuz/gördünüz, size benzeyen inkârcıların sonunu. Şimdi siz de helâk olmak üzeresiniz. ‘Son Saat yaklaştı, ay yarıldı’. İş işten geçmeden aklınızı başınıza toplayın, kendinize çeki düzen verin ve bu kıssalardan ders alın!”
Daha sonra gelen Kamer/52. âyette ise Allah, geçmişte helâk olan bu toplumların cezayı hak ettiklerini ve onlara gereken uyarıların da yapıldığını söylemektedir: “[Onlar gerçekten suçluydular,] çünkü yaptıkları bütün [kötülükler], [ilahî] hikmetin [kadîm] belgelerinde [kendilerine gösterilmiştir].”[9] Âyette geçen “Zubur” kelimesi eskiden vahyedilmiş metinler anlamındadır.[10] Anlaşılıyor ki; bu kişilere iyi ile kötünün anlamı açıkça gösterilmiş ama onlar bu öğretiyi isteyerek gözardı etmişler veya bilerek reddetmişlerdir. Yine bu âyet bir yönüyle bize bütün vahyedilmiş dinlerdeki temel ahlâkî öğretilerin aynı olduğunu, ikinci yönüyle de Allah’ın “bir toplumu, doğru ile eğrinin anlamı konusunda bilgisiz/habersiz olduğu sürece, yaptığı yanlışlıklardan dolayı yok etmeyeceğini” göstermektedir.[11]
Dipnotlar
[1] Bu tespit İbn Teymiye’ye aittir.
[2] Hicr/21 “Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinuhu ve mâ nunezziluhû illâ bi kaderin ma’lûm(ma’lûmin).”
[3] Müminun/18 “Ve enzelnâ mines semâi mâen bi kaderin fe eskennâhu fîl ardı ve innâ alâ zehâbin bihî le kâdirûn(kâdirûne).”
[4] Kamer/49-50 “İnnâ kulle şey-in haleknâhu bikader(in) Vemâ emrunâ illâ vâhidetun kelemhin bilbasar(i)”
[5] En’âm/148
[6] En’âm/148 devâmı.
[7] Yasin/82
[8] Kamer/51 “Ve lekad ehleknâ eşyâakum fe hel min muddekir(muddekirin).”
[9] Kamer/52 “Ve kullu şey’in fealûhu fîz zubur(zuburi).”
[10] Bu kelimeye amel defterleri anlamını da veren müfessirler vardır.
[11] En’âm/131-132
Necmettin Şahinler
Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.
Mirat Haber – YouTube