
HEVÂDAN VAHYE
İslâm’ın ahlâk öğretisinin merkezinde, insanın nefsine kul olmaması ilkesi yer alır. Zira İslâm’a göre insan, başıboş bırakılmış bir varlık değildir. O, yeryüzünde imtihan için yaratılmış; irade, akıl ve vicdanla donatılmıştır. Bu irade, hevânın değil, vahyin rehberliğinde kullanılmak üzere verilmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de:
اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ
“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 45/23)
buyrularak, arzuların mutlaklaştırılmasının bir şirk tehlikesi olduğuna dikkat çekilmiştir. Çünkü İslâm’a göre insanın hayatında mutlak otorite yalnızca Allah Teâlâ’dır. Helâli haramı belirleme yetkisi beşerî arzulara bırakıldığında, insan kendi ilâhını kendisi üretmiş olur.
Dünyevîleşme Nedir?
İslâm, dünya hayatını reddetmez. Aksine dünya, ahiretin tarlasıdır. Çalışmak, kazanmak, üretmek, aile kurmak, ticaret yapmak… Bunların hepsi meşru ve hatta teşvik edilen faaliyetlerdir. Ancak dünya, amaç değil araçtır.
Kur’an’da:
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اسْتَحَبُّوا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرٖينَ
“Bu, onların dünya hayatını âhirete tercih etmelerindendir. Allah kâfirler topluluğunu doğru yola erdirmez.” (Nahl, 16/107)
buyrularak, asıl sapmanın tercih meselesi olduğuna işaret edilmiştir.
Dünyevîleşme; malın, makamın, şöhretin ve hazların Allah rızasının önüne geçirilmesi, kalpte ahiret bilincinin zayıflaması, hesabın unutulması, hayatın merkezine geçici menfaatlerin yerleşmesidir.
Bu durum yalnızca açıkça dinden uzaklaşanlar için değil, dindar görünen kimseler için de bir tehlikedir. Zira dünyevîleşme bazen dinî bir kisve altında da gerçekleşebilir. İbadet şeklen devam eder, fakat kalpte ihlâs zayıflar. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in:
إنَّما الأعمالُ بالنِّيَّاتِ
“Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1)
hadisi, ahlâkın iç boyutuna dikkat çeker. İslâm’da esas olan kalbî yöneliştir.
Modern Dünyada Ahlâk Krizi
Son iki asırda ortaya çıkan güç merkezli siyasal düzenler, sınırsız tüketimi teşvik eden ekonomik sistemler ve haz odaklı kültürel anlayışlar insanı fıtratından uzaklaştırmıştır. Ahlâkın kaynağı vahiy olmaktan çıkıp beşerî arzu ve çoğunluk iradesine bırakıldığında, ölçü kaybolmuştur.
İlâhî referansın, yani Allah’ın koyduğu ölçülerin devre dışı bırakıldığı bir zeminde değerler hızla yer değiştirir. Doğru ile yanlış, hak ile bâtıl arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Bunun sonucu olarak:
– Güçlü olan haklı sayılır:
Kimin elinde iktidar, para, medya veya silah varsa onun sözü “doğru” kabul edilir. Haklılık, adalet ve delil yerine güç belirleyici olur.
– Çıkar, adaletin önüne geçer:
İnsanlar ve kurumlar “Doğru olan nedir?” sorusunu değil, “Bana ne kazandırır?” sorusunu sorar. Menfaat, hakkaniyetin yerini alır.
– Haz, sorumluluğu bastırır:
Anlık zevk ve tatmin arayışı, uzun vadeli ahlâkî sorumlulukları gölgeler. “İyi hissetmek”, “doğru yapmak”tan daha önemli hâle gelir.
– Başarı, takvânın yerine konur:
İnsanlar Allah katındaki değeri değil, toplumdaki statüyü, kariyeri ve görünür başarıyı ölçü alır. Ahlâk ve takvâ geri plana itilir, alkışlanan olmak esas hâline gelir.
Kısacası, ilâhî ölçü ortadan kalktığında hakikatin yerini güç, adaletin yerini çıkar, sorumluluğun yerini haz, takvânın yerini de dünyevî başarı alır. Bu da hem bireysel hem toplumsal düzeyde ahlâkî çözülmeye yol açar.
Bu tablo, yalnızca bireysel zaafların değil; ilâhî ölçüden kopuşun neticesidir. Kur’an’ın bütünlüğü içinde mümine yüklenen sorumluluk, hayatın her alanında Allah bilinciyle hareket etmektir:
وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ
“O, nerede olursanız olun sizinle beraberdir.” (Hadîd, 57/4)
Bu ayet, ibadetin cami duvarlarıyla sınırlı olmadığını; ticarette, yönetimde, aile hayatında ve toplumsal ilişkilerde de ilâhî gözetimin bilincinde olunması gerektiğini ifade eder.
Gerçek Özgürlük Nedir?
İslâm düşüncesinde dünyevîleşme, dinî inanç, değer ve davranışların insanın hayatından uzaklaştırılması demektir. Bu hâl, Yüce Yaratıcı’yı hatırdan çıkararak bütünüyle dünyaya yönelmek, ölümü unutup geçici hayata bağlanmak ve âhireti hiç düşünmeden dünyaya kilitlenmek anlamına gelir.
Dünyevîleşme, insanın kalbinde Allah bilincinin zayıflaması, hesabı ve ebedî hayatı göz ardı ederek bütün hedeflerini dünya menfaatleri üzerine kurmasıdır. Bu ise mümin için en büyük tehlikelerden biridir.
Modern anlayışta özgürlük, sınırsız arzu tatmini olarak sunulur. Oysa İslâm’a göre arzuların kölesi olan kimse özgür değildir.
Gerçek özgürlük, Allah’a kullukla mümkündür. Çünkü insan ya Allah’a kul olur ya da nefsine.
Dinimizde insanın değeri, yöneldiği gayenin ulviyetiyle ölçülür. Kulun kıymeti; niyetinin saflığına, maksadının yüceliğine ve istikametinin tevhid üzere oluşuna bağlıdır.
Rızâ-yı İlâhîyi gaye edinen, ahireti hedef bilen ve takvâyı merkeze alan bir ruh yücelir; nefsânî arzulara, geçici dünya menfaatlerine ve hevâya bağlanan bir ruh ise esfele sâfilinde kalır ve Allah’ın rahmetinden uzaklaşır.
Çünkü insanı Allah katında yücelten makam değil; ihlâs, takvâ ve Allah’a yöneliştir.
İnsanın Üç Büyük Sorumluluğu
İslâm’ın insan tasavvuru üç temel kavramla özetlenebilir:
İnsan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu ölçülere uygun bir düzen kurmakla sorumludur. Adalet, emanet ve hakkaniyet bu görevin temelidir.
İbadet yalnızca namaz ve oruç değildir. Hayatın bütünüyle Allah’ın rızasına yönelmesidir. Meşru bir kazanç, adil bir yönetim, kul hakkına riayet; ibadet kapsamındadır.
Yeryüzünü imar etmek; zulmü değil adaleti, sömürüyü değil merhameti hâkim kılmaktır.
Bu sorumluluklar, kalbî arınma olmadan yerine getirilemez. Zira iç dünyası ıslah edilmemiş bir insan, dış dünyada adaleti tesis edemez.
Sonuç itibarıyla,
Çağımızın karşı karşıya bulunduğu insanî, ahlâkî ve çevresel krizlerin temelinde; insanın kendini merkeze alması ve ilâhî rehberliği geri plana itmesi yatmaktadır. Dünyevîleşme, yalnızca maddî bir yöneliş değil; tevhid eksenli hayat anlayışından uzaklaşmadır.
Çözüm, dünya ile ahiret arasındaki dengeyi yeniden tesis etmektir. Dünya çalışılacak, üretilecek ve imar edilecek bir alandır; fakat kalbin kıblesi ahiret olmalıdır.
Allah’a kulluk bilinci, ferdî huzurun, aile istikrarının ve toplumsal adaletin en sağlam teminatıdır. İnsan, nefsinin değil Rabb’inin rehberliğinde yaşadığında hem özgürlüğünü hem de onurunu muhafaza eder.
Çünkü rerçek izzet (onur, şeref), insanın sadece Allah’ın huzurunda eğilmesi, O’nun ölçüleriyle yaşaması ve O’ndan başkasına kulluk etmemesidir.
Allah’ım…
Kalplerimizi dünya hayatının aldatıcılığından muhafaza eyle.
Bizi hevâsını ilâh edinenlerden değil, vahye teslim olanlardan eyle.
Ya Rabbi…
Dünya nimetlerini imtihan bilinciyle karşılayan,
Âhireti ise asıl yurt olarak gören kullarından eyle bizi.
Kalbimize hesap gününün sorumluluk bilincini yerleştir;
Bizi hesap gününü Unutanlardan değil, huzurunda duracağını bilenlerden eyle.
Allah’ım…
Amellerimizi ihlâsla, niyetlerimizi rızânla buluştur.
Şeklen ibadet edenlerden değil; kalbiyle Sana yönelenlerden eyle.
Ey Rabbimiz…
Gücü hak zannetmekten,
Menfaati adaletin önüne geçirmekten,
Haz uğruna sorumluluğu terk etmekten Sana sığınırız.
Bize takvâyı ölçü, adaleti rehber,
Merhameti ahlâk, tevhidi istikamet eyle.
Rabbimiz…
Bizi yeryüzünde hilâfet şuuruyla yaşayan,
Emaneti koruyan, adaleti ayakta tutan kullarından eyle.
Kalbimizin kıblesini Sana çevir;
Bizi nefsimizin değil, Kur’an’ın rehberliğinde yürüyenlerden kıl.
Onur ve şerefi senin katında arayan,
Gerçek özgürlüğü yalnız Sana kullukta bulan bir idrak nasip eyle.
Âmin.
Kadir Bekil
Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.
Mirat Haber – YouTube