
Hidayet, doğru yolu bilmekten önce hakikati aramak, bildikten sonra ise o hakikate göre yaşamayı kabul etmektir.
İnsan, hayatı boyunca doğruyu arayan fakat her zaman doğruyu tercih edemeyen bir varlıktır. Bazen alışkanlıklarının, bazen çıkarlarının, bazen de içinde yaşadığı toplumun etkisi altında kalır. Doğru olduğunu bildiği bir davranışı yerine getirmekte zorlanırken, yanlış olduğunu bildiği bir davranışı sürdürmekte ısrar edebilir. İşte Kur’an, insanın bu arayışına hidayet kavramıyla cevap verir. Hidayet, Allah’ın gösterdiği doğru yolu tanımak, hakikati kabul etmek ve hayatı bu doğrultuda düzenlemektir. Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Doğru yolu bilmek ile doğru yolda yürümek aynı şey değildir. İnsan, Allah’ın emirlerini öğrenmiş olabilir; fakat öğrendiklerini hayatının belirleyici ölçüsü hâline getirmediği sürece hidayetin gereğini yerine getirmiş olmaz.
Kur’an, hidayetin kaynağını açıkça bildirir: “Şüphesiz bu Kur’an, en doğru olana iletir.” (İsrâ, 17/9). Bu ayet, insanın doğruyu belirlerken başvuracağı temel rehberin vahiy olduğunu ortaya koyar. Çünkü insan aklıyla düşünür, araştırır, karşılaştırır ve karar verir. Ancak kendi düşüncelerini, içinde yaşadığı toplumun kabullerini veya kişisel çıkarlarını mutlak doğru kabul ettiğinde yanılabilir. Kur’an, insana yalnızca neye inanması gerektiğini değil, nasıl yaşaması gerektiğini de bildirir. Adaletten merhamete, ticaretten aile hayatına, bireysel sorumluluktan toplumsal ilişkilere kadar insanın hayatına yön verecek ilkeler ortaya koyar. Dolayısıyla hidayet, yalnızca ibadetlerle sınırlandırılabilecek bir mesele değil, insanın bütün hayatını ilgilendiren bir yöneliştir.
Peki, Allah hidayeti kime verir? Kur’an’da “Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.” (Kasas, 28/56) buyrulur. Başka bir ayette ise “Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör.” (İnsân, 76/3) denilir. Bu iki ayet birlikte değerlendirildiğinde, hidayetin Allah’ın rehberliğiyle ve insanın bu rehberlik karşısındaki tercihiyle ilgili olduğu anlaşılır. Allah insana doğru yolu bildirir, düşünme ve tercih etme imkânı verir. Ancak insanın hakikati kabul etme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Nitekim “Bizim uğrumuzda çaba gösterenleri elbette yollarımıza ileteceğiz.” (Ankebût, 29/69) ayeti, insanın hakikate yönelme gayretine dikkat çeker. Bu nedenle hidayet, hiçbir çaba göstermeden beklenilecek bir durum olarak anlaşılmamalıdır. İnsan öğrenmeli, düşünmeli, sorgulamalı ve öğrendiği doğrular karşısında sorumluluk üstlenmelidir.
İnsanın hidayete ulaşmasının önündeki önemli engellerden biri, kendi kabullerini sorgulamamasıdır. Kur’an, “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler.” (Bakara, 2/170) buyurarak bu tehlikeye dikkat çeker. Bu uyarı yalnızca geçmişte yaşamış toplumlarla sınırlı değildir. Günümüzde de insanlar ailelerinden öğrendikleri düşünceleri, bağlı bulundukları cemaatlerin görüşlerini, mezheplerin yorumlarını veya toplumda yaygın olan din anlayışlarını sorgulamadan benimseyebilir. Oysa bir düşüncenin geçmişten beri savunulması, çok sayıda insan tarafından kabul edilmesi veya saygın bir kişi tarafından dile getirilmesi onun mutlaka doğru olduğunu göstermez. Müslüman için asıl ölçü, Allah’ın bildirdiği hakikattir. İnsan, kendi düşüncelerini vahyin üzerinde tutmak yerine onları vahyin rehberliğinde değerlendirebilmelidir.
Hidayetin önündeki bir başka engel ise insanın bildiği doğruyu çıkarları uğruna terk etmesidir. Kur’an, “Kendi arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü?” (Câsiye, 45/23) buyurur. İnsan bazen Allah’ın emrini bilir fakat kendi isteğini daha önemli görür. Örneğin bir tüccar, haksız kazancın yanlış olduğunu bildiği hâlde müşterisini aldatıyorsa; bir yönetici, adaletin gereğini bildiği hâlde yakınlarını kayırıyorsa; bir insan, başkasının hakkını çiğnemenin günah olduğunu bildiği hâlde bunu sürdürüyorsa burada yalnızca bilgi eksikliği bulunmamaktadır. Asıl mesele, insanın kendi çıkarını bildiği hakikatin önüne koymasıdır. Böyle bir durumda insan, hidayetin gerektirdiği teslimiyetten uzaklaşmaktadır. Çünkü Allah’a teslimiyet, yalnızca insanın hoşuna giden emirleri kabul etmek değil, kendi arzularına aykırı düştüğünde de doğru olanı tercih edebilmektir.
Hidayet, insanın ibadet hayatıyla birlikte ahlakını ve toplumsal sorumluluklarını da kapsar. Bir insan namaz kılabilir, oruç tutabilir ve dinî konularda geniş bilgi sahibi olabilir. Ancak ticaretinde dürüst değilse, ailesine karşı adaletsiz davranıyorsa, güçsüzlerin hakkını gözetmiyorsa ve kendi menfaatleri söz konusu olduğunda Allah’ın hükümlerini geri plana itiyorsa inancı ile davranışları arasında bir çelişki bulunmaktadır. Kur’an, “Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutun.” (Nisâ, 4/135) buyurur. Bu ayet, hidayetin insanı yalnızca kişisel iyiliğe değil, adaletin gereğini yerine getirmeye de yönelttiğini gösterir. İnsan, adaleti yalnızca kendisi için istediğinde değil, kendi aleyhine olduğunda da savunabildiğinde bu ilkenin gereğini yerine getirmiş olur.
Hz. Muhammed’in “Din samimiyettir.” (Müslim, Îmân, 95) hadisi de hidayetin önemli bir yönüne işaret eder. Samimiyet, insanın yalnızca inandığını söylemesi değil, inandığı değerler karşısında dürüst olmasıdır. Nitekim Peygamberimiz, “Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir.” (Buhârî, Îmân, 4; Müslim, Îmân, 64) buyurmuştur. Bu hadis, imanın insan ilişkilerindeki karşılığını ortaya koyar. Bir insanın dindarlığı yalnızca sözlerinden değil, başkalarına karşı davranışlarından da anlaşılmalıdır. Hidayetin insan hayatındaki etkisi; doğrulukta, emanete bağlılıkta, merhamette, adalette ve sorumluluk bilincinde görünür hâle gelmelidir.
Burada üzerinde durulması gereken bir başka mesele de insanın kendisini kesin olarak doğru yolda görmesidir. İnsan, sahip olduğu dinî bilgiye, yerine getirdiği ibadetlere veya bağlı bulunduğu topluluğa güvenerek artık yanılmayacağını düşünebilir. Oysa Kur’an, “Allah, hidayete erenlerin hidayetini artırır.” (Muhammed, 47/17) buyurur. Bu ayet, hidayetin insan için devam eden bir bilinç ve sorumluluk olduğunu gösterir. Nitekim Müslüman, Fâtiha suresinde her gün “Bizi dosdoğru yola ilet.” (Fâtiha, 1/6) diye dua eder. Eğer hidayet bir defa elde edildikten sonra artık korunması ve geliştirilmesi gerekmeyen bir durum olsaydı, bu duanın sürekli tekrarlanmasının anlamı üzerinde düşünmek gerekirdi. İnsan her zaman yanılabilir, nefsinin etkisinde kalabilir ve yanlış kararlar verebilir. Önemli olan, yanlışını fark ettiğinde onu savunmak yerine düzeltmeye yönelmesidir.
Hz. Peygamber’in “Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isterim.” (Müslim, Zikir ve Dua, 72) duası, doğru yolda kalabilmek için Allah’ın yardımına duyulan ihtiyacı da hatırlatır. Hidayete ulaşmak isteyen insan, Kur’an’ı yalnızca okumakla yetinmemeli; onun ne söylediğini anlamaya, kendi hayatını bu ölçülerle değerlendirmeye ve yanlışlarını düzeltmeye çalışmalıdır. Başkalarının hatalarını araştırmadan önce kendi davranışlarını sorgulamalıdır. Çünkü hakikati aramak, insanın önce kendi düşüncelerini ve tercihlerini hesaba çekmesini gerektirir.
Hidayet, yalnızca doğru yolu öğrenmek değil, o yolun gerektirdiği sorumluluğu kabul etmektir. İnsan Allah’ın emirlerini bildiği hâlde hayatını başka ölçülere göre düzenliyorsa hidayetin anlamı üzerinde yeniden düşünmelidir. Kur’an’ın insanı yönelttiği hakikat, yalnızca dil ile kabul edilen bir inanç değil, hayatı belirleyen bir rehberliktir. Bu nedenle insanın kendisine sorması gereken soru yalnızca “Ben doğru yolu biliyor muyum?” olmamalıdır. Asıl soru şudur: “Allah’ın doğru olarak bildirdiği yolu öğrendiğimde, kendi isteklerimden ve çıkarlarımdan vazgeçmek pahasına o yola uymaya hazır mıyım?”
Çünkü hidayet, insanın bildiği doğruların çokluğuyla değil, o doğrular karşısındaki samimiyeti ve teslimiyetiyle anlam kazanır.
Hidayet, hakikati aramakla başlar; onu kabul etmekle yön bulur, hayatın her alanında yaşamakla karşılığını bulur.