islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
49,1773
EURO
55,4046
ALTIN
6.604,03
BIST
12.374,26
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
21°C
İstanbul
21°C
Az Bulutlu
Çarşamba Çok Bulutlu
22°C
Perşembe Çok Bulutlu
20°C
Cuma Açık
23°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
24°C

HÜRRİYET SLOGANINDAN HİCRANA: MEHMED AKİF’İN TRAJEDİSİ

HÜRRİYET SLOGANINDAN HİCRANA: MEHMED AKİF’İN TRAJEDİSİ

HÜRRİYET SLOGANINDAN HİCRANA: MEHMED AKİF’İN TRAJEDİSİ

Dünyevi iktidarla hemhal olmak, onun sağladığı imkânlarla dünyevi konforu ve rahatı yaşamak kolaydır. Asıl zor olan, o konforu elinin tersiyle itip hakikatin cefa dolu yükünü sırtlanmaktır. Fakat bazen insan, hakikat adına yola çıktığını sanırken bastığı zeminin uçurum, yöneldiği menzilin ise bir sükûtu hayal olduğunu çok geç anlar. Yakın tarihimizin en yüksek toplumsal vicdanı Mehmed Akif Ersoy’un trajedisi, işte bu gecikmiş farkındalığın, geri dönüşü olmayan bir yolun ve ömür boyu taşınacak bir nedametin hikâyesidir.

Onmaz Abdülhamid Muhalifi

Akif, Abdülhamid döneminin, Meşrutiyet’in ve Cumhuriyet’in fırtınalı kavşaklarında yaşamış bir neslin hürriyet aşığı kalemiydi. Dönemin Müslüman muhalefetiyle aynı hissi paylaşıyordu. Memleketin maruz kaldığı tüm yapısal tıkanıklıkların, dertlerin ve geri kalmışlığın yegâne müsebbibi, ona göre Abdülhamid’in baskıcı idaresiydi. Akif’in bu muhalefeti öyle pervasız, öyle sınır tanımaz bir raddede idi ki, kendisine gayet müşfik davranan, devlet kademelerinde müfettişliğe kadar önünü açan bir padişaha karşı “Yıldız’daki baykuş”, “Kızıl kâfir” diye haykırmaktan çekinmedi.

O günlerin Müslüman aydınındaki en büyük zaaf, tayin edici bir siyasi vizyondan yoksun oluşlarıydı. Muhalefet kördü, istikbalin ne getireceğini hesaplamadan, “Yeter ki Abdülhamid gitsin de nasıl giderse gitsin!” girdabına kapılmışlardı. Temmuz 1908’de Meşrutiyet ilan edildiğinde, Akif için mazi toptan silinmesi gereken karanlık, dikenli bir çöl, ati ise korkusuz ve kudsi bir cennet kapısıydı.

Geleceğin Kutsiyeti Adına Köklerini Baltalayan Akif

Sırat-ı Müstakim kürsüsünden “Durmayalım!” diye haykırırken yüzü tamamen Batı’nın terakkisine dönüktü. İlerlemeci mantığın büyüsüne öyle kapılmıştı ki, 1910 İstanbul kolera salgınında halkın dindarane gelenek taleplerini “Yıldız’ın saf halkı aldatma taktiği” diyerek tıbbın mutlak egemenliği adına sertçe tasfiye ediyordu. Dini ve kültürel mirasa adeta yabancılaşan bu kuşkucu öfke, Meşrutiyet’in getirdiği iktidara yönelik her eleştiriyi, eski rejime dönme arzusu sayacak kadar fanatik bir boyuttaydı. Akif, geleceğin kutsiyeti adına köklerini baltaladığının henüz farkında değildi.

Köprülerin altından akan sular, çok geçmeden Müslüman muhalefetin beslediği tüm saf ümitleri boğdu. Hürriyet diye alkışlanan serbestlik ortamı, memleketin ıslahını değil, toplumsal ahlakın ifsadını ve Batı’nın “tek dişi kalmış canavarlığını” şehre taşıdı. On-on beş yıl gibi kısa bir sürede Akif’in o gür, meydan okuyan üslubu yerini sarsıcı bir feryada bıraktı.

Öyle ya, Hürriyet Var

Millî Mücadele’de cephe cephe, kürsü kürsü koşan Akif, sadece düşmanla değil, hürriyet adına talep ettiği düzenin doğurduğu ahlaki çöküntüyle de yüzleşti. Süleymaniye Kürsüsü’nde mısraları, Meşrutiyet sonrası günlerin o şuursuz sarhoşluğunu bir cinnet hali olarak kayda geçirirken, şairin içindeki ilk büyük kırılmayı ele veriyordu:

“Bir de İstanbul’a geldim ki: bütün çarşı, pazar / Naradan çalkanıyor! Öyle ya… Hürriyet var! / Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının / Kafalar tütsülü hülya ile gözler kızgın…”

Artık Akif, maziye haksızlık edildiğini, gelenlerin gideni arattığını açıkça görüyordu. Bir zamanlar “karanlık” dediği geçmişin üzerine basarak yükselenlerin riyakârlığı karşısında dik durmaya çalışsa da içindeki sızı büyüyordu: “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem / Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım!” mısraları, aslında bir zamanlar hoyratça hırpaladığı kendi geçmişinin yasını tutmaya başladığının ilk nişanesiydi.

Potansiyel Muhalif Olarak Mehmed Akif

Akif’in ruhundaki asıl trajedi ve keskin pişmanlık dönemi, 1923’te kurulan yeni nizamın ardından başladı. Büyük ümitlerle canını ortaya koyduğu Millî Mücadele’nin neticesinde hayal ettiği İslam birliği fikri unutturulmuş, üstelik kendisi de rejim tarafından “potansiyel muhalif” sayılarak polis takibine alınmıştı. Bu ağır itham ve vefasızlık Akif’in izzetinefsine dokundu; 1925’te Abbas Halim Paşa’nın davetiyle Mısır’a, adeta zorunlu bir sürgüne gitti.

Mısırdaki Akif Mahzun Bir Münzevi: “Ne Ona Yar Olabildim Ne de Buna…”

Mısır’daki Akif, eski cemiyetçi, inkılapçı, coşkun Akif değildir artık. O, yüzündeki maskeleri fırlatmış, siyasi kavgaların kirinden arınmış, yapayalnız ve mahzun bir derviştir. Kendisini ziyarete gelen dostu Hasan Basri Çantay’a okuduğu Secde şiirinden sonra gelen “Vadiyi mi değiştiriyorsunuz?” sorusuna verdiği cevap, aslında bir ömrün muhasebesidir:

“Hayır… Benim asıl vadim budur. Neşrettiklerim cemiyet-i beşeriyyeye hizmet içindi… Ne ona yâr olabildim, ne buna…”

Mısır gecelerinde kaleme döktüğü Secde ve Hicran şiirleri, alelade bir edebi arayış değil, mutlak bir nedamet manifestosudur. Akif, gençlik yıllarında hürriyet putu adına yaptığı yanlış hesapların, maziye yönelttiği insafsız okların hesabını Allah’a vermektedir. Hicran şiirinde yükselen şu çığlık, entelektüel bir yanılgının doğurduğu en acı itiraftır:

“Ne yanlışmış hesabım: Hiç kapımdan geçmez oldun bak! / İlahi! Söktüm attım, işte hücrem şimdi çırçıplak… / İlahi! Bir hata ettimse, elvermez mi hüsranım? / Güneşler doğdu, aylar doğdu, ben hala perişanım!”

Yüzyıllık Tekerrür

Mehmed Akif Ersoy’un üç mevsime yayılan Meşrutiyet fanatikliği, Millî Mücadele sancısı ve Cumhuriyet sonrası inzivası, ömür serüveni, sadece bir şairin hayal kırıklığı değildir. O, 20. yüzyıl Müslüman aydınının düştüğü trajik metodoloji hatasının canlı anıtıdır.

En acısı ise bu hatanın tarihsel bir ders olarak alınamamış olmasıdır. 20. yüzyılın başında “Abdülhamid gitsin de nasıl giderse gitsin” diyen kör öfke neyi yıktığının farkında değilse, 21. yüzyılın başında da benzer ezberlerle alternatifsiz nizamları kutsayan entelektüel aynı körlüğe duçar olmuştur. Zihniyet aynı, yanılgı aynı, hüsran aynıdır.

Mehmet Akif, ömrünün sonunda feryat ederek asıl vadisine, yani saf imanına ve yalnızlığına sığınmıştı. Arkasında bıraktığı miras, sadece muhteşem bir edebiyat değil, hürriyet sloganlarının şehvetine kapılıp maziyi çöle çevirenlerin, istikbalde uğrayacakları o kaçınılmaz ve kahredici pişmanlığın zamansız uyarısıdır.

Yakup Döğer

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Nazmi Uçkan dedi ki:

    Son 50 senedir yanlış yapanlar,sistemi islamileştireceğiz diye yola çıkıp,halkı laikleştirenler bir pişmanlık emareside göstermiyorlar.akif, hiç olmazsa bunu yapmıştır.bana göre akif gerçek pişmanlığını istiklal marşında haykırmıştır.adeta,olması gereken buydu,ben olanlardan beriyim,demiştir..