
TAŞGETİREN: Siz Ahmet Altan’a programlarınıza adam seçin demişsiniz. Nasıl seçsinler, sizce kıstası ne? Bunu o mu yapacak?
ALİ RIZA DEMİRCAN: Hayır o seçmeyecek. Dedim ki ben o camiayı tanıyorum. Siz bana mevzunuzu söyleyin. Şu mevzuda kim size cevap verebilir, ben size onun adreslerini veririm. Yani bizi tanısınlar, tanıdıkça teklifler gelecek.
Şimdi genele gelelim, ben hocama katılıyorum bütünüyle reddedilemez. Bütünüyle reddetmenin İslâmî bir mesnedini bulmak mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber’e hitap eden ve onun şahsında biz mü’minlere de yönelik olan benim şu andaki müktesabâtıma göre “şu ortamda tebliğ yapın bu ortamda yapmayın” şeklinde bir ayırım yok. Zaten 23 senelik süreci nazarı itibara alırsak, Hz. Peygamber’in panayırlarda tek tek dolaştığı, Rabbimin dinini tebliğ etmede yardımcı aradığı, hem de tebliğ yaptığı ve her türlü melanetin işlendiği yerlerde bu tebliğ hareketini sürdürdüğü cümlemizin malumudur. Herhalde biz hicretin 20. yılında 22. yılında yaşamıyoruz. Bugün biz 23 senelik zaman süreci içinde bir yer tayin edersek bu belki Mekke döneminin sonu bazı muhitler için de Medine döneminin başı olabilir.
Şimdi Mekânı onlar yönetiyorlar, sualleri onlar yöneltiyorlar. Biz onların mekanında konuşuyoruz ama onların mekanında konuşulması gerektiğinin de Kur’an-ı Kerim’de pek çok örneği var. Hz. Musa (a.s.) Şuarâ suresinde diyalogu kendi zemininde yapmadı. Firavun’un zemininde yaptı. Ama şu var; karşı tarafın zemininde konuşacağız diye ölçüleri büsbütün dışlamanın da mânâsı yok. Çünkü eğer Kuran’a dönersek bize bir ölçü veriyor ve bu ölçü bence onların zemininden kopmamamız ve onların zemininde yer işgal etmemiz gerektiğini ispat ediyor.(Nisa:140) Ancak biz bunların zeminlerindeyken mukaddesatımızla alay ediliyor, Allah’ın ayetleri fütursuzca inkâr ediliyor ise ve biz de; bize ait söylenmesi gerekenleri söyleyemiyor ve ona rıza gösteriyorsak âyette “Onlar gibi olursunuz” ifadesi geçiyor…
Demek ki bize doğrudan saldırı amacını taşımayan, bizimle istihzayı hedeflemeyen ve hakkı söyleme fırsatımızın ortadan kaldırılmadığı mekânlardan kopmamalıyız.
Ama bunu kim yapacak? Pek tabi ki bu fevkalâde önemli bir mesele. Saygı duyduğum bir hocalar heyeti olsa ve bana deseler ki “Bu iş senin işin değil” tamam, ben oraya çıkmam. Ama bu kararları kendi başıma almak durumunda kalıyorum. İnanın bu kararı almak çok zor. Bana göre reddetmenin mesuliyeti de çok büyük.
TAŞGETİREN: Hocam, size göre prensip olarak kim çıkmalı? O konuda ölçü verebilir misiniz?
ALİ RIZA DEMİRCAN: Kim olursa olsun. İslâm’ı genel çerçevesinde tanıyan ve ağzı laf edebilen, yani anında sorulacak sorulara cevap verebilecek, bir tecrübesi olan arkadaşlarımız çıkmalı. Ben çıkacağım. Bunu burda söyleyeyim, itiraz olursa sözümü geri alırım. Çıkacağım, ama şunu söyleyeceğim: Mesela bana “İslâm’da Demokrasi” mevzuu sorulsaydı verilecek bir cevabım vardı, ama şunu da ilave ederdim. Derdim ki: Bana sualler soruyorsunuz, ben de müktesebatım ölçüsünde cevaplar veriyorum. Benim söylediklerim, İslâm’ın söyleyeceklerinin tümü değildir. Benim söylediklerimi İslâm’dan bir parça olarak alabilirsiniz. Eğer benim söylediklerim tatmin etmiyorsa, bu İslâm’ın tatmin edici vasıfta olmayışından değildir.
İhtisasa taalluk eden suallere cevap vermek gerektiği zaman ana hatlarıyla cevap vereceğim ama şunu söyleyeceğim. Bunlar özel ihtisas isteyen konulardır. Bu konuları iyi bilen hocalarımız, değerli ilim adamlarımız var. Onlara müracaat edilirse tatmin edici, ışık tutucu güzel cevaplar almanız mümkün. Bunun da altını çizerim. Şu anda Türkiye’de 10 tane kanal var, üst düzey alimlerimiz hangisine yetişebilir. Bu mümkün değil. Bir de şu var: Bazı hocaefendilerin belli alanlarda üstün olmaları, her alanda da müracaat edilmelerini gerektirmez. Bu da yanlıştır. Onu küçültmüş oluruz.
TAŞGETİREN: Peki, teşekkür ederiz, Allah razı olsun, şimdi söz İsmail Kara Beyin. Siz ne düşünüyorsunuz TV ile ilişkiler konusunda.
İSMAİL KARA: Şimdi ben usulle ilgili birkaç şey söyleyeceğim, belki biraz muhalif olacak ama, kusura bakmayın. ben bugün Türkiye şartlarında müslümanların, bu tür konulara müdahale etmek veya dahil olmak konusunda çekimser olmalarından yanayım. Yani birinci sırada olan çekimserlik olması lazım. Yani kayd-ı ihtirazîler fazla olması gerekir. Bu konuda Ali Rıza Bey kadar iyimser değilim. Türkiye’de, islamî ve bununla bağlı olarak milli konuların ciddi ve kayda değer bir şekilde konuşulması, tartışılması kesinlikle istenmemektedir. Son zamanlarda Türkiye’de olup biten şeylere bir şekilde Müslümanlarında dahil edilmesi bana göre kesinlikle Türkiye’nin geldiği bir seviye değildir, bu empoze edilmiş bir şeydir. Onun için bu faaliyetlere mümkün olduğu ölçüde kayd-ı ihtirazîler koyarak bakmak gerekir.
Ben, katılmamayı savunmuyorum kesinlikle. Bir şekilde bu işin içindeyiz. Fakat benim gördüğüm, bizim tarafta, yılların ihmal edilmişliğinden dolayı büyük bir istek ve katılma duygusu var. Bu tehlikelidir. Şimdi, “burada güzel şeyler de oluyor” u öne çıkarırsak, bu bizi yanılgıya götürür. Güzel şeyler oluyor hiç şüphesiz, bunu inkar etmiyorum. Yani bu vesileyle ortaya çıkan güzel şeyleri görmeyelim diye bir şey yok, fakat esas nedir? Esas, Türkiye’de İslâm’a karşı bir yumuşama mı var, Türkiye’deki milli değerlere karşı bir yumuşama mı var, yoksa İslâm’ın ve milli değerlerin Türkiye’nin ve dünyanın şartları dolayısıyla sisteme entegre edilmesi mi var? Bu çok önemli bir ayırımdır ve ben ikinci görüşün doğruya daha yakın olduğu kanaatindeyim. Yani yapılmakta olan, İslâm’ın artık 1960’h yıllara kadar olduğu gibi dışta tutulması değil, zararsız bir şekilde içe alınmasıdır.
Bunu İslâm’a karşı bir yumuşama, bir hoşgörü olarak değerlendiremeyiz.
Şimdi sorunuza gelirsek… Bir kere televizyon programlarım dergi, gazete ve kitaptan ayrı düşünmek lazım. Bu çok önemli. Biz, genel olarak Müslümanlar, gazete, kitap ve dergi ayırımını yapamamış insanlarız. Biz bu konu da merhale kat edememişken gazete ve dergiyle kıyaslanamayacak bir dünya olan televizyonla yüz yüze geliyoruz. Hiçbir hazırlığımız, hatta hiçbir vizyonumuz yok.
Gazete, dergi ve kitapta önemli olan muhtevadır. Televizyona geçtiğimiz zaman şekil, muhteva ve görüntü, birbirinden ayrılmaz bir şekilde etkiye sahiptir. Bunu, dînî programlar için özellikle söylüyorum. Şu andaki dini programların görüntüsü, fevkalade kötüdür. Dolayısıyla şekil ve kalıp burada çok önemli. Bunun içinde, hedef kitle de, seçeceğiniz muhteva da, seçeceğiniz dil de var.
Muhteva ile ilgili söyleyeceklerimiz şunlar olabilir: İslâm bugün Türkiye’de daha çok halkla alakalı bir şeydir. Entellektüel kesimle alakalı bir şey olması Türkiye’de hala gerçekleşmemiştir. Yani Türkiye’de entellektüel Müslümanlar mevcut ama genelde entellektüel kesimin İslâm’la doğrudan bir alakası, -yani bu karşı çıkma da olabilir, anlama noktasında da olabilir, -söz konusu değildir. Bu yüzden Türkiye’de hala din halkın kültürü olarak algılanır. Asıl problem buradadır. Şu andaki mevcut programlarla İslami entellektüel kitlenin dîni haline getiremeyiz. Bunun detayına girmek istemiyorum. Şu anda televizyon kurmak faaliyetiyle ilgilenen arkadaşlar bir dînî program hazırladılar. Cuma sabahları Show TV’de yayınladılar. Ben o programları dikkatle izledim, yaptıkları tek farklı şey Kur’an-ı Kerim’in okunuşunu canlı çektiler, yani cemaatin huzurunda çektiler. Mesela, HBB’de cuma günleri üstelik cuma namazı vaktinde hutbe yayınlanıyor. Bunu bir değişiklik olsun diye düşündüler. Fakat şimdi her hafta hutbesini vereceğimiz eli yüzü düzgün bir hoca bulamıyoruz diyorlar. Bu da bir problemdir.
Çok önemsediğim bir mevzu daha var; hocam buna “ispat” dedi. Yani, İslam’ı savunan bir tavır almaktan mutlaka kaçınılmalı. Dünyanın tek doğrusu buymuş rahatlığıyla konuşmalı.
Ayrıca TV. için görüntü de çok önemli. Siz istediğiniz kadar güzel ve etkileyici konuşun, kameraman sizin öyle görüntüleriniz! yakalıyor ki bütün konuştuklarınızın üzerini örtüyor.
Bir şey söyleyerek bitirmek istiyorum. Çoğunlukla İlahiyat Fakültesi çevrelerinin televizyondaki görüntüleri güzel olmuyor. Bu, kravat bağlayışında renk uyumunda açıkça fark ediliyor. Birinci sınıf bir adam o kıyafete itimat edemez. Bunun sadelikle ve lüksle hiçbir alakası yoktur. Bu iş üzerinde de ciddi bir şekilde durmak lazımdır.
MAHMUD ÇAMDİBİ: Ben dil konusuna değinmek istiyorum. Biraz önce dikkat ettim herkes “imaj” kelimesini kullandı, ben de emin olmak için sözlüğe baktım. Sözlükte “şekil, timsal, tasvir, hayal” diyor. Hayrettin Bey hocam “tasvir” kelimesini kullandı. Şunu demek istiyorum ki, kelimelerde çok dikkatli olmamız az ve öz konuşmamız lazım. Kelimeleri seçmemiz lazım. Seçmek için de kelimelerin bizde oturmuş olması lazım. Bunları yapmak kolay değildir. Bu, yetişmiş eleman meselesidir. Biraz açarsak, bu bilginin işi değildir, bilginin organizasyonu meselesidir. Yani bir insanın şahsında bilgiler, ne kadar organize olmuş, birbiriyle ne kadar tanışık. Bu çok önemli.
Biz cemiyete İslâm’ı sunmak istiyorsak, yapılabilir olanlardan sunacağız ve bunu tam olarak anlatacağız. Bir şey sunacağız ve orada bitireceğiz. Çok konuşmayacağız. Ordan biraz daha ileri gidersek, mesele uzar ve kalıcı olmaz, karışık ve halkın yapamayacağı ideal şeylere gireriz. Ama hiç mi girmeyelim? Girelim tabii. Ama bunun nasıl uygulanacağım da halka anlatalım. İşte burası eğitim meselesidir. Prensibi söylemek ahlak meselesidir. Bunu halk nasıl uygulayacak? Bunun çözümleri nelerdir? O halde, vereceğimiz anlatımlarda “Şu şekilde yaparsak olur” diye tamamlayarak bütünlük içerisinde vermemiz lazım. Bunu yapamazsak ordan burdan laf atmalar olursa ve hele bu çoklu konuşmalarsa, hiçbir netice vermez.
Bu oturumlara tek kişi gitmeyelim diyorum ben. Niye? Çünkü Cenab-ı Hakk Musa (a.s)’ya Firavuna git dediği zaman, orada diyor ki: “Bana kardeşim Harun’u yardımcı kıl.” Bu ne demektir? Bu bir güç, diyalog oluşturmaktır. Beraber, paslaşmak. Kardeşlik hukuku vardır. Bir şey anlatırken biz burada yüksek seviyeden gitmiyoruz, olabilecek şeyleri söylüyoruz. Nasıl olduğunu da burada fiilen gösteriyoruz.
Üçüncü olarak, bunun altını çizeyim. Tavır, tutum konusu. Mesela Ali Rıza Bey’in katıldığı “cinsiyet” tartışmasında “Hanımefendi” dedi ve bunu iki defa tekrar etti ısrarla. Bu iyi bir tutumdur. Sonra teşekkür eden ifadeler olmalıdır. Sunuculara teşekkürler, top atmalar olmalıdır. Bir insan mikrofonu alıp karşısında monoton konuşmamalı. Bir tarafa yönelik olmamalı. Herkese bakmalıyız. Oturma mekanları iyi düzenlenmeli, konuşmacılar birbirlerine yönelebilmeli.
Şimdi bu nasıl olur? Bu bir seçiciliktir. Pat diye biri size soru soruyor. Sorması da lazım, canlı olması için. Hayatın içinden olması lazım. Çok hızlı düşünebilen, çok hızlı geçişleri olan insanlar seçilmeli. Bu sırf zekâ meselesi değil. Zekanın tarifi şudur. Yeni durumlara intibak. Ama bir de sezgi meselesi vardır. İnsandaki bütün muhteva devreye katılır sezgide. Bütün güçler, bütün şahsiyet devreye katılır. Şimdi biz bunu nasıl yakalayacağız? Bunun da yolu hayatımızda bunu nasıl yaşıyorsak onu ortaya koymaktır. O halde hayatımızda nasıl yaşadığımıza dikkat edeceğiz. O halde bütün bunları düşünen bir ekip oluşturacağız. Bu bir program ekibidir. Bu ekip sık sık bir araya gelecek, antrenmanlar yapacak ve orada çekimler yapılacak, ondan sonra bunlar alışılacak. Bu bir birikim meselesi.
TAŞGETİREN: Sizin düşünceniz ne İrfan Bey bu konuda?
İRFAN GÜNDÜZ: Bir kere ben kendi TV’mizi kurmanın farz-ı ayn olduğunu söylemek istiyorum. Şayet kendimizinkini kuramıyorsak, çöp arabasıyla şeker taşımayı da göze almamız gerektiğine inanıyorum. Boşluğu dolduracak kâmiller bulamazsak gelip onu nâkıslar dolduruyor. Mehmed Aydın Bey hocamızın çok güzel bir tespiti var: “Bugün toplumda dine olan ilgi, bilginin çok önünde gidiyor”
Halbuki bunun tersi olması lazım. Bu ilgiyi bilgi, ilim yönlendirmelidir. Hatta politikayı da ilim yönlendirmelidir. Toplumun gidişatım da ilim yönlendirmelidir. Bugün toplum bir arayış içinde, bulduğunu doğru zannediyor ve o doğruya sarılıyor. Halbuki yanlış. Bir daha da onları vazgeçiremiyorsunuz bu noktadan. İlgiyi yönlendirecek bilgidir. TV’ye fiziği ve müziği düzgün, aynı zamanda zeki ve uyanık bütün şahsiyetini organize olarak gündeme getirebilecek tip insanlar çıkmalı. Burada aklıma hep “Vel asr” gelir.
Bir. Zamanlamasını bilen. Ne demek zamanlama? Nerede, ne zaman, kime, nasıl konuşulacağım bilen adam lazımdır.
İkincisi inanan adam. İnanan adam dediğimiz zaman önce kendi içindeki ukdelerden kurtulmuş, mutmain olmuş bir kişi, güven içinde olan bir insan.
Üçüncü derecede inandığım en güzel biçimde yaşayan insan. Giyinişiyle güzel olarak yaşayan, yürümesiyle güzel, konuşmasıyla düzgün, estetik. Sonra “hakkı tavsiye” geliyor. Camide imam olacak, televizyonda söz söyleyecek insanların hiç olmazsa bu üç şarta sahip olduktan sonra ancak hakkı tavsiyeye yetkili olacağı inancım var. Bunun için de birisi eksik olsa, yani adam inanıyor yaşıyor. Ama zamanlama yok. Neyi, nerede söyleyeceğini bilmiyor. Veya zamanlamasını çok güzel biliyor. İnanıyor ama yaşamıyorsa buna da yetki vermemeli. Bu şahıs konuştuğu zaman toplumda kendisi gibi nakıs insanlar çoğalıyor. Kendi içinizdeki ukdeleri tanıyarak, normal bir insan ölçüsünü hesaba kâtip ona göre konuştuğumuz zaman, karşıdaki insanları daha sağlıklı etkileriz. Çünkü karşımızdakilerin %90’nı da bizim gibi insandır. %10’u ise istisnadır. Kendi içimizi, kendi hafakanlarımızı nasıl çözmüşsek, kendimizi aynı meselelerde nasıl ikna etmişsek, bunları söylemek suretiyle toplumu da etkileyebiliriz.
Sonra benim kanaatime göre konuştuklarımızı gerekçesiyle açıklamalıyız. Bugün toplum aklen ikna olmak istiyor. Neden ve niçinleriyle bilmek istiyor. O bakımdan onun anlayacağı biçimde, zihnindeki tereddütleri giderici biçimde tasvirler yaptığınız zaman inandırıcı oluyor.
Son olarak üslup meselesine giriyorum. Nasıl bir üslup kullanılmalı? Aile içindeki eğitim niye kalıcı oluyor? soruşu var. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, duygusal iletişime dayanması, sevgi dolu olması. Kızmada bile anne ve babanın kullandığı kelimeler duygu yüklü kelimelerdir. Müşfik, kucaklayıcı kelimelerdir. Verilen mesajlarda da bu tür kelimelerin kullanılması bence mesajın dinleyiciler üzerinde kalıcı etki bırakmasını sağlıyor. Demin söylediğim bir şey vardı. Fizik de önemli müzikte, derken bu da işin müziği.
TAŞGETİREN: Son olarak Raşit Küçük Bey’in düşüncelerini almak istiyoruz.
RAŞİT KÜÇÜK: Öncelikle şuna inanıyorum, bir defa Müslümanlar dinin değişmez hükümleri, ahkamı net kalmak kaydıyla, Kur’an ve Sünnette bolca sunulan “dolaylı anlatım” kullanılmalıdır. İnsanları çevrelerine bir çevre içine alma şeklindeki dolaylı anlatımın çok önemli olduğuna inanırım. Onun için sadece konuşma şeklindeki dini programları hiç bir zaman kabul etmedim. Hiçbir sevecen de gelmedi.
Müslümanlar bir defa sanatkar olmalı. Bunu kaybetmişiz, yani sanatkarımız yok. Edebiyatçımız yok, senaryo yazan insanımız çok az. Bugün Bosna’da bir facia var. Hala evime götürüp beni ağlatacak bir Bosna şiiri görmedim ben. Bosna’ya kimse şiir yazmadı. Eskiden bir deprem olurdu. Bir şiir yazılır, köylerde bile dolaştırılırdı. Yani dünya yıkılıyor. Umursamazlık içinde, duygusuzluk içinde bir toplum haline itilmişiz. Önce bunu ortaya getirmek lazım. Bunun için Müslümanların TV’de sadece münakaşalı münazaralı dini programlara değil, çok çeşitli programlara çıkmalarının gereğine inanıyorum. Ehli olan herkesin. Film konusu konuşulacaksa, bizim o konudaki işinin ehli insanımız oraya gitmeli. Şiir konuşulacaksa şairimiz oraya gitmeli. Edebiyatçımız, sanatçımız gitmeli diye düşünüyorum. Çünkü bu hareket sadece bir dini program hareketi değil. Burada kendi doğrularımızı konuşmalıyız, başkalarının yanlışlarını sayıp dökmemeliyiz. Bir kötülüğümüz var, başarı aramadan çalışmak adeta düsturumuz olmuş, boyuna çalışıyoruz. Fakat başardığımız bir şey de yok ve hala aynı şeylerin üzerine gidiyoruz. Yani o kadar Müslümanların parası gidiyor, bir takım şeyler kuruyorlar. Oralarda hiçbir başarı elde edilmiyor. Onlarla hala İslâm toplumuna canlılık getirecekmişiz gibi işin üzerine varıyoruz. Halbuki değişiyor dünya. Değiştirmemiz lazım bu başarısız alanı, düzeltmemiz lazım.
Bizim kaybetmemizin sebeplerinden biri de, söylenen sözde değil de söyleyen de yoğunlaşmaktır. Yani şu adam söylüyorsa yanlış. Halbuki o adam doğru da söyleyebilir. Niçin yanlış olsun? Beğenmediğimiz bir adamdan doğru bir hareket çıkabilir. Doğru diyebilme alışkanlığımız yok. Sanki biz hep doğruyu söyleriz, başkaları yanlışı söyler. Çok hatırlatılması, gereken bir prensip de bu herhalde. Hiç kimse mükemmel değil çünkü. Herkesin kuvvetli-zayıf yanları olur. Bizim çok üstün bir ürünümüz var. Fakat çok acemi satıcılarımız var. İslâm hakikaten mükemmel. Bazıları çok basit şeylerini, hatta batıllarım üstünmüş gibi gösterebiliyor. Biz İslâm için bunu yapamıyoruz. İşte bunun için, insanımızı sadece televizyonda konuşmak için değil. Hayatın her alanında etkili kılabilecek kuşatıcı bir programı beraberce düşünsek diye doğrusu aklıma gelir. Tabi bunun önce nazariyesi gerekir. Çünkü nazariye, meselenin konuşulması, gündeme getirilmesi bazı yerleri harekete geçirecektir.
Altınoluk Dergisi – Röportaj
1993 – Şubat, Sayı: 84
Sayın Hocaefendiler ! Yani, öyle tuhaf şeylere kafa yoruyporsunuz ki, aklaziyan diyorum ! Ahmet Altan’ın programalrına ehl-i vukuf isimler çıakrtıldığında İslâ mı Ekran Sancısı son mu bulacak ? Ya da şöyle sorlım, İslamı analtanalr bütün seküler isimelri susturup psimolojik üstünlüğü ele aldıkalrında mı İslâm Ekrnalarda şahlanacak ve peşi-sıra ülkede din ihya edilmiş olacak ?Yav sizin başka işiz-gücüz yok mu ya ?.. Fındık kabuğunu doldrımayan i,şlerle uğraşıyorsunuz !. Kendi içimizdeki zalimelre karşı Hakkı ve Adaleti sesşlendirmek en faziletli cihad iken dilsiz şeytan kimliğine bürünülmüş bir yaşam fotoğrafı ile günü ve zevahiri kurtarmak istiyorsunuz ! Yazıkalr Olsun, yazıkalr !…