
İnsan varlığı, ontolojik ve sosyal düzlemde dört temel ilişki biçimiyle tanımlanır: insanın kendisiyle, doğayla, diğer insanlarla ve en temelde Rabbiyle olan ilişkisi. Bu dörtlü yapı içerisinde Rab ile kurulan bağ, diğer tüm ilişkilerin mahiyetini belirleyen merkezî bir role sahiptir. Kişinin Yaratıcısıyla kurduğu ilişkinin niteliği, onun doğaya bakışından kendine dönük öz-farkındalığına kadar her alanı doğrudan etkiler. Bu nedenle, varoluşun anlamlandırılmasında ilk adım, “Rab” kavramını ve bu kavramın insan hayatındaki izdüşümlerini doğru bir idrakle kavramaktır.
İlahî olanla kurulan bağda “Rab” sıfatı, ulûhiyetin rububiyete dönüştüğü, yani yaratıcının varlıkla doğrudan temas kurduğu boyutu temsil eder. Rab; sadece yaratan değil, aynı zamanda büyüten, besleyen, terbiye eden, rızıklandıran ve nihayetinde hüküm(mükâfat ve ceza) verendir. Allah’ın zatı gayb olsa da, isim ve sıfatları üzerinden bir “hüviyeti” ve şahsiyeti mevcuttur; bu şahsiyet varlık üzerinde tecelli ederek insanın O’nunla bir diyalog kurmasını sağlar.
İnsan için bu ilişki, mutlak bir gücün karşısında olduğunu fark etmekle başlar. Rab, kendisine inkârla yaklaşana dahi imkânlarını kısıtlamayan, adaleti ve merhameti senkronize bir şekilde sunan muazzam bir yapıya sahiptir. Bu farkındalık, insanda “haşyet” denilen derin bir saygıyı tetikler. Buradaki korku (havf), sadece bir cezadan kaçınma değil, aksine “incitmekten ve O’na saygısızlık etmekten korkmak” anlamına gelen bir nezaket ve zarafet içermektedir.
İnsanın Rabbiyle olan bağını şekillendiren iki temel kavram ‘tevazu’ ve ‘hamd’dir. Bu iki kavram insan hayatını doğru bir istikamet üzere kurulmasının teminatıdır aynı zamanda… Hamd ile ilişkilerinde karşılıklı saygınlığı besler, Tevazu ile de kibir ve bencillikten azade olmanın imkânlarını devşirir…
Tevazu: İnsanın kendi sınırlılığını, noksanlığını ve zaaflarını bilerek haddini muhafaza etmesidir. Bu, sadece Allah karşısında değil, hayatın her alanında bir denetim mekanizması sağlar. Kendi sınırını bilen insan, ne Rabbiyle bir inatlaşmaya girer ne de diğer varlıklara karşı nankörlük eder. Tevazu, doğru bir sosyal uyumun sağlanması ve gereken fedakârlığın yapılmasının da zeminidir.
Hamd: Allah’ın sunduğu inayeti, nimetleri ve hayatı bir şükür bilinciyle karşılamaktır. Hamd eğitimi, gündelik hayatta bir arkadaşın teşekkürü veya anne-babaya duyulan minnetle başlar; ancak tüm bu teşekkürlerin asıl adresi olarak Rabbe ulaşır. Yapılan bir iyiliğe teşekkür ederim diyerek kişi Rabbine yönelik şükür sahibi olmayı da kazanmaya yatkınlık kazanır.
Bu iki kavramın –tevazu ve hamd– birleştiği en zirve nokta ise ‘secde’dir. Secde, fiziksel olarak en düşük (“hiçlik”) noktası gibi görünse de, insanın egolarından arınarak Rabbiyle en yakın olduğu, manevi olarak en yüksek makama ulaştığı zamandır.
İnsanın Rabbiyle ilişkisi epistemolojik bir zeminde bir “teklif” üzerine kuruludur: Ubudiyet (kulluk). Bu teklif, nefsin ve şeytanın esiri olmadan yaratıcıya yönelmeyi içerir. Kulluk hiyerarşisinde farzlar, sünnetler ve nafileler arasında estetik bir geçiş vardır:
Farzlar: İlişkinin asgari zeminini ve sadakati temsil eder; taviz verilemez temeldir. Farzlar, imana giriş bölümü gibi düşünülmelidir. Girişin giderek bir dostluğa dönüşmesi ise sünnet ve nafile ibadetlerle bağın güçlendirilmesine bağlı olarak gelişmeye açık bir yapıdır.
Sünnet ve Nafileler: İlişkiye estetik ve sanatsal bir boyut katar. Özellikle nafile ibadetler, hiçbir emir veya beklenti olmaksızın yapıldığı için, kul ile Rab arasında “özel bir dostluk” ve yakınlık köprüsü kurar. Bu gönüllülük esası, ibadeti mecburiyetten çıkarıp bir aşk ve sadakat eylemine dönüştürür. Sahici, sahih ve samimi bir zeminin varlığı bu gönüllülük esasına dayalı olarak varlık kazanır.
İnsan, beklentisizliği öğrendiği andan itibaren, rabbi ile ilişkisinin mahiyetini estetik bir zeminde ve nafileler ile detaylandırarak güçlü bir bağ ile kulluğunu saflık ve samimiyet ile inşa ederek Halis olarak Muhlis bir kul olmaya yönelir. Rabbi de onu seçerek bu kulluğunu taçlandırır…
Allah insana şah damarından daha yakındır; bu, ilişkinin ontolojik (varlıksal) tarafıdır. Ancak insanın bu yakınlığı hissedebilmesi için epistemolojik bir çaba, yani irade ve niyet ortaya koyması gerekir. İnsan nefes alırken dahi Rabbinin denetiminde olduğunu idrak etmeli ve attığı her adımı O’nun rızasına uygun hale getirme iradesini göstermelidir. Bu çaba gerçekleştiğinde, Rab kuluna “buyur” der ve ona giden yolu kolaylaştırır.
Sonuç olarak, insanın Rabbiyle kurduğu samimiyet, sadakat ve istikamet üzerine inşa edilmiş bağ, sadece bireysel bir dindarlık meselesi değildir. Rabbi karşısında tevazu sahibi olan kişi, O’nun yarattığı diğer varlıklara da (insanlara, doğaya) aynı duygudaşlık ve sevgiyle yaklaşır; çünkü her şeyin aynı Rab tarafından yaratıldığını bilir. Bu çerçevede kurulan bir ilişki, insanı “muhsin” kılarak her an Allah’ın huzurunda olduğu bilinciyle yaşamasına ve tüm varoluşla barışık, estetik bir hayat sürmesine vesile olur.
Rekabet Kurulu İkinci Başkanlığına Ahmet Algan getirildi. Algan, yeni görevinde kurulu daha etkin ve verimli…
MXGP'de zorlu Afyonkarahisar etabı şampiyonluk yarışı hakkında son gelişmeler. MXGP'de zorlu Afyonkarahisar etabı, şampiyonluk yarışını…
Milli motosikletçi Can Öncü, Fransa'daki ilk yarışını kazanarak büyük bir başarı elde etti. Bu zafer,…
Başkentin 8 aydaki ihracatı, geçen yıla göre yüzde 20,7 artışla 12,2 milyar dolara ulaştı. Bu…
Almanya'ya ihracat 8 ayda 13,6 milyar dolara ulaştı hakkında son gelişmeler. Almanya'ya ihracat 2023 yılının…
İsrailin 2023te Gazze Şeridine düzenlediği saldırıda enkaz altında kalan 55 kişinin naaşı çıkarıldı. Bu gelişme,…
View Comments
Güzel bir yazı...genel olarek toplum için var olan bilinmesi gerekenler...lakin ben bir tek sunnet ve nafileler noktasında biraz farlı bakıyorum..( red etmiyorum...öncelği farzlara daha çok ayırmam gerektiğini düşündüğümden böyle..) imdi secde ile örneklediniz. Ben ise bu örneği taha 14 atetde Beni anmak için Salatı ikame et emri.ile daha kapsayıcı buluyorum.ve salatımı 5 vakitde RABBİM ile özel
Hukukum olarak görüyorum...ki bu noktada ankebut 45 de maalesef yolda kalıyoruz..... kılmak başka bir şey ....ikeme etmek daha başka birşey....hatta en büyük ibadetlerimiz salih amellerimiz iken .Ben salakı ikameyi salh amelden daha ayrı görüyorum...YARADANLA===yaratılanın özel ilişkisi...ki en sıkıntılı anda bile terki yok... şahsi görüşüm... ........Rabbim ümmete
Faydalı bakara 269...enfal 29..yusuf 108 de ki ayetlerdeki mümin lerin gayretini vede sizin gayretlerinizi hatırlatmalarınızı
BEREKETLENDİRSİN İNŞALLAH
(ki bizde faydalanalım ? Selametle..
Allah ile ilişkisi düzgün olanın,tabiatla,diğer varlıklarla ve insanla ilişkisi düzgündür.Allah ile ilişkisi düzgün olmayanın,tabiatla,diğer varlıklarla ve insanlarla ilişkisinin düzgün,sağlıklı,verimli olması düşünülemez...
Dikey İlişki, Yatay İlişki.
Rab ile Dikey, Diğerleri İle Yatay İlişki.