
İnsanları tanımanın en kolay, fakat en yanlış yollarından biri, onları bir etiketin içine hapsetmektir. Çünkü bir insanı anlamaya çalışmak emek ister, ona bir sıfat yakıştırmak ise çok daha kolaydır. Bu sebeple toplumlarda zaman zaman insanlar, düşünceleri, niyetleri ve kişilikleriyle değil, kendilerine verilen isimler ve üzerlerine yapıştırılan etiketlerle tanınır hâle gelirler. Zira etiketleme; “bir kişinin tek bir özelliğini, davranışını veya hatasını alarak o kişinin tüm kimliğine ve kişiliğine mal edip genel bir kategoriye koyma” anlayışını ifade eder. Bu nedenle insanları damgalamak, sadece bir isimlendirmeden ibaret değildir. Aynı zamanda insanı bütün yönleriyle değerlendirmek yerine onu tek bir özelliğine indirgemek ve hakkında yeterince bilgi sahibi olmadan hüküm vermektir. Böylece kişi, gerçek kimliği ve kişiliğiyle değil, başkalarının kendi zihninde oluşturduğu kalıpla değerlendirilir; damga insanın önüne geçer, önyargı ise hakikatin yerini alır.
Yakın tarihimizde bunun birçok örneğini görmek mümkündür. Özellikle 1970 ve 1980’li yıllar, insanların birbirlerini çeşitli sıfatlarla yaftalamayı âdeta alışkanlık hâline getirdiği dönemlerdi. İnsanlar, düşünceleriyle değil, üzerlerine yapıştırılan etiketlerle tanınır olmuştu. Dinî kimliğe sahip olduğu hâlde herhangi bir siyasî veya ideolojik grubun içinde yer almayan, tarafsız kalmayı ve gerektiğinde hakem olmayı tercih edenlere “ot” deniliyordu. Radikal bir söylemi benimsemeyen; insanlara karşı hoşgörülü olunmasını, kaba ve kırıcı davranılmamasını, şefkat ve merhametin öne çıkarılmasını savunanlar ise “naylon hoca” olmakla suçlanıyordu.
Sanayi Devrimi’yle birlikte ortaya çıkan yeni problemlere, geçmişte üretilmiş dinî yorumların tek başına yeterli olmayabileceğini; Kur’an ve Sünnet’in temel ilkeleri ışığında yeni çözümler geliştirilmesi gerektiğini söyleyenler “modernist” diye damgalanıyordu. Konuşmalarında hak, hukuk, adalet ve işçi haklarından söz edenlere ise “yeşil komünist” yaftası yapıştırılıyordu.
Damgalama bununla da sınırlı değildi. Kemal Tahir’in Devlet Ana romanını ve benzeri romanları, kitapları ve dergileri okuyanlar “komünist”; Tercüman gazetesini takip edenler “sağcı”; Cumhuriyet okuyanlar “solcu”; Hürriyet okuyanlar ise “eyyamcı” olarak nitelendirilebiliyordu. Bunların dışında insanlar, inançları, düşünceleri, tutum ve davranışları sebebiyle “gerici” veya “ilerici” olmakla da damgalanıyordu. Bir kitap okumak veya bir gazeteyi takip etmek bile, kişinin hangi düşünceye sahip olduğuna hükmetmek için yeterli bir sebep sayılabiliyordu. Böyle bir ortamda düşünceler tartışılmıyor; insanlar, düşüncelerine göre sınıflandırılmaya çalışılıyordu. Temel soru, “Bu düşüncenin doğrusu nedir?” olmaktan çıkıyor; “Bu düşünceyi savunan kişi hangi gruba aittir?” sorusuna dönüşüyordu. Böylece fikirler değil, kişiler tartışmanın konusu hâline geliyordu.
Ne yazık ki bu anlayış din adamları arasında da görülüyordu. Aynı mesleği paylaşan insanlar birbirlerini “din tahripçisi”, “mezhepsiz” veya “sapık” olmakla itham edebiliyorlardı. Oysa ilmî tartışmaların delil, bilgi ve yöntem üzerinden yapılması gerekirken, kolay olan tercih ediliyor; görüşler yerine insanlar hedef alınıyordu. Bu konuda yaşadığım bir olay, damgalamanın ilmî çalışmaları bile nasıl etkileyebildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
1981 yılında hazırladığım “İlmî Tefsir Hareketi” isimli öğretim üyeliği/doktora tezimi yayımlatmak amacıyla, talebelik yıllarımdan tanıdığım ve dönemin tanınmış yayınevlerinden birinin yöneticisi olan bir zata müracaat etmiştim. Çalışmamı kendisine takdim ettim. Ön sözünü ve sonuç bölümünü okudu; kitabın genel muhtevasını inceledi ve bazı bölümlerine göz attı. İlk değerlendirmesi olumlu olmuştu. “Güzel olmuş, eline sağlık.” dedikten sonra bibliyografyaya baktı. Ancak kaynaklar arasında bir şahsı ve eserini görünce tavrı birden değişti. Çalışmamı bana iade ederek: “Sen ‘baidullah’ı kaynak olarak kullanmışsın. Ben onun isminin ve görüşlerinin bulunduğu bir kitabı basmam.” dedi.
Onun sözünü ettiği kişi, dünyaca tanınan İslâm âlimi Muhammed Hamidullah’dan başkası değildi. Zira o yıllarda bazı çevrelerde Hamidullah hakkında olumsuz bir algı oluşturulmuş ve kendisi “baidullah” sıfatıyla anılır hâle gelmişti. Böylece bir âlimin görüşleri, ilmî değeri ve eserleri tartışılmadan önce, kendisine verilen etiket üzerinden değerlendirilmişti. Bu olay, damgalamanın yalnızca sosyal ilişkileri değil, ilmî hayatı da olumsuz etkileyebileceğini açıkça göstermektedir.
Bunun yanında, din adına konuştuğunu düşünen bazı kimseler arasında da sertlik ve dışlayıcılık anlayışı yaygındı. Her suç işleyen veya günaha giren kişi için “Bunları yaşatmayacaksın” diye bağırıp çağıran; kaba ve katı davranmayı dinin gereği zanneden; usûl ve yöntem bilgisine sahip olmadığı hâlde her konuda kesin hükümler veren kimseler de vardı. Halk arasında bunlara “ham softa” veya “güney müftüsü” deniliyordu.
Oysa İslâm’ın insanlara yaklaşım tarzı böyle değildi. Din, insanları kazanmayı; onları dışlamadan, kırmadan ve hikmetle doğruya yönlendirmeyi esas alıyordu. Nitekim Kur’an, “İnsanlara güzel söz söyleyiniz.” [1] buyurmakta ve Peygamberimizin insanlara yaklaşımı da bunun en güzel örneğini teşkil etmektedir. O, insanları dışlayan değil, kazanmaya çalışan; kıran değil, gönüllerini onaran bir yöntem izlemiştir. Kur’an-ı Kerîm, onun bu özelliğine dikkat çekerek şöyle demektedir: “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.” [2]
Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti. Ne yazık ki damgalama alışkanlığı bütünüyle ortadan kalkmadı; sadece kullanılan kavramlar değişti. Bugün de insanlar çoğu zaman bir düşüncenin doğruluğunu araştırmak yerine, o düşünceyi dile getiren kişiye hangi etiketin uygun görüleceğiyle ilgilenmektedir. Nitekim Kur’an üzerinde düşünenlere “mealci”; tevhid vurgusu yapanlara “Vahhabi”; Allah’ın hükmünün üstünlüğünü savunanlara “Selefî” veya “Haricî”; aklı kullanmayı tavsiye edenlere “Mu’tezile”; Muaviye’nin Sıffin Savaşı’nda Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna taktırmasının dinî değil siyasî olduğunu söyleyenlere “sapık”; toplumdaki haksızlıkları eleştirenlere “vatan haini”; mazlumların hakkını savunanlara ise “radikal” denilebilmektedir.
Elbette her insanın düşünceleri eleştirilebilir, görüşleri tartışılabilir. Ancak eleştiri ile damgalama arasında önemli bir fark vardır. Eleştiri fikri değerlendirir; damgalama ise çoğu zaman kişiyi mahkûm eder. Eleştiri delile, damgalama ise önyargıya dayanır.
Bu nedenle bir insanın hangi kitabı veya gazeteyi okuduğuna, hangi kavramları kullandığına bakarak onun inancını, niyetini ve kişiliğini bütünüyle belirlemek adalet duygusuyla bağdaşmaz. Çünkü insan, tek bir sıfata indirgenemeyecek kadar geniş ve çok yönlü bir varlıktır. İnsanları peşin hükümlerle değil, adalet ölçüsüyle değerlendirmek gerekir. Çünkü damgalama yalnızca bir isim verme biçimi değildir; aynı zamanda insanı anlamaktan vazgeçmenin ve adaletten uzaklaşmanın da bir göstergesidir. Kur’an-ı Kerîm’in bu konudaki en açık uyarılarından biri Hucurât sûresinde yer almakta ve şöyle denilmektedir:
“Ey iman edenler! Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin; olur ki alay edilenler kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesin; olur ki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinize kötü lakaplar takmayın. İmandan sonra fâsıklıkla anılmak ne kötü bir isimdir! Kim de tövbe etmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”[3]
Bu âyette dikkat çeken husus, Kur’an’ın yalnızca açık hakaretleri değil, insanları küçümseyen, aşağılayan ve onları belirli sıfatlara indirgeyen tavırları da yasaklamasıdır. Çünkü kötü lakaplar zamanla insanın gerçek kimliğinin önüne geçer. Kişi artık adıyla, şahsiyetiyle ve düşünceleriyle değil, kendisine yakıştırılan sıfatla anılmaya başlanır. Damgalama da bunun çağdaş bir biçimidir. Böylece kişi ne söylerse söylesin, önce kendisine verilen sıfatla değerlendirilir. Kur’an ise bunun yerine adaleti esas alan şu ilkeyi ortaya koymaktadır:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu takvaya daha yakındır. Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” [4]
Bu âyet, damgalamanın en büyük tehlikesinin adaleti zedelemek olduğunu göstermektedir. İnsan, sevmediği veya kendisinden farklı düşündüğü bir kişi ya da topluluk hakkında önyargıya kapıldığında, onun doğru sözünü bile yanlış değerlendirebilir. Böylece hükmü belirleyen şey delil değil, kişiye veya gruba yüklenen anlam olur. Oysa Kur’an’ın önerdiği yöntem, kişileri değil sözleri değerlendirmektir:
“Sözü dinleyip onun en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte onlar Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahipleridir.”[5]
Bu âyet, mümine önemli bir ölçü vermektedir. Buna göre sözün doğruluğu, onu söyleyen kişinin kimliğine bakılarak değil; deliline, anlamına ve hakikate uygunluğuna göre değerlendirilmelidir. Dolayısıyla bugün toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, birbirimize yeni etiketler bulmak değil; birbirimizi anlamaya ve empati kurmaya çalışmaktır. Farklı düşünmek, düşman olmak anlamına gelmez. Fikir ayrılıkları, insanları değersizleştirmenin değil, çoğu zaman hakikati daha iyi aramanın vesilesi olabilir.
Bir insana lakap takmak kolaydır; zor olan onu anlamaya çalışmaktır. Çünkü anlamaya çalışmak, önyargılardan sıyrılmayı, irade sahibi olmayı ve empati kurmayı gerektirir. Kur’an’ın istediği de insanları etiketlemek değil; onları hikmetle, güzel öğütle ve adaletle hakikate çağırmaktır. [6]
Sonuç olarak Kur’an’ın hedefi, insanları kategorilere ayıran, birbirini peşinen mahkûm eden ve farklılıkları düşmanlık sebebi hâline getiren bir toplum oluşturmak değildir. Onun hedefi; birbirini dinleyen, anlamaya çalışan, delili esas alan ve adaleti ayakta tutan bir toplum inşa etmektir. Çünkü bilgi, hikmet ve güzel öğüt insanları birbirine yaklaştırırken, damgalama onları birbirinden uzaklaştırmaktadır. Zira adalet hakikatin önünü açarken, önyargı hakikatin üzerini örtmektedir. Bu nedenle insanlara yeni isimler ve lakaplar bulmak yerine; onları bütün yönleriyle insan olarak görebilen bir anlayış geliştirmeye; din kardeşliğini ve ümmet bilincini güçlendirmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız bulunmaktadır.
[1] Bakara 2/83.
[2] Âl-i İmrân 3/159.
[3] Hucurât 49/11.
[4] Mâide 5/8.
[5] Zümer 39/18.
[6] Nahl 16/125.
Yargıtay, tartıştığı iş arkadaşına vuran işçinin tazminatsız kovulmasını haklı buldu hakkında son gelişmeler. Yargıtay, iş…
Çin’in Türkiye’deki Kamu Diplomasisi ve İstihbarat Faaliyetleri Mercek Altında Çin’in Türkiye’de yürüttüğü kamu diplomasisi faaliyetleri,…
İsrailde yolsuzlukla suçlanan Netanyahunun yargılanmasına adli tatilin ardından devam ediliyor. Yargı süreci, ülkenin siyasi atmosferini…
Yargıtay, tartıştığı iş arkadaşına vuran işçinin tazminatsız kovulmasını haklı buldu. Bu karar, iş yerindeki disiplin…
TBMM Başkanı Kurtulmuş, İsrail askerlerince katledilen Ayşenur Ezgi Eygiyi andı. Bu olay, Türkiye'nin uluslararası ilişkilerinde…
Cumhurbaşkanı Erdoğandan şehit polis memuru Topatanın ailesine başsağlığı mesajı hakkında son gelişmeler. Cumhurbaşkanı Erdoğan, şehit…
View Comments
Sayın Prof.Dr. Celâl Kırca Bey... Bizim bu ülkemizde müslümanları GELENEKÇİ ve MODRNSİT olarak iki ayrı parçaya kim-kimler ayırdı-ayırıyor acaba ?.. Ve etrafında topladıkları avaneleriyle birlikte TV Ekranlarında gelenekçi denilen müslümanlarla alay edip onlarla dalga geçen ve o ortamda herkesin pişmiş kelle gibi sırıtarak eğlendiği, keyf çattığı videoları kim-kimler yapıyor hiç merak ettiniz mi ? Bellik ki, etmediniz ve etmiyorsunuz ? Biz bu modernist insanları çoğu yazınızda da atıfta bulunduğunuz Hucurat Sûresi 11. ayete uymadıkları ve bu ayeti hiç görmedikleri veya okumadıkları için eleştirmişizdir de hiç bir geri dönüşüm alamamışızdır ! Dilerseniz bu hakikati sizlere yorum yaptığımız videoları araştırıp, tesbit edip size linklerini de gönderebilirim. Gelelim, yazınızın nirengi noktası olan ÖN YARGI ve ETİKETLEME konusuna !
Kibatr-ı Evliâullah'tan Bayezid-i Bistami’ye bir beldede yaşayan, halk arasında veli, alim ve çok faziletli olarak bilinen bir zattan bahsedilir. Övgüleri duyan Hz. Pir, bu mübarek zatla tanışmak ve onu ziyaret etmek amacıyla o beldeye doğru yola koyulur.Ziyaret edileceği yere ulaştığında, adamın evinden çıkıp camiye doğru gitmekte olduğunu görür. Tam o sırada bu zat, yüzünü kıbleye doğru çevirerek yere tükürür.
Bayezid-i Bistami'nin Tepkisi:
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetine, camiye ve kıbleye olan edep kurallarına aykırı olan bu davranışı gören Bayezid-i Bistami, adama selam bile vermeden hemen arkasını döner ve oradan uzaklaşır. Kendisine neden geri döndüğünü soranlara ise şu tarihi cevabı verir:"Bu zat, Allah Resulü’nün (s.a.v.) edep ve sünnetlerinden birine bile riayet etmiyor, kıbleye karşı saygısını koruyamıyor. Allah'ın koyduğu edep sınırlarına sadık kalmayan bir kimse, Allah’ın sırlarına nasıl emin olabilir? Ondan nasıl bir keramet veya fazilet beklenebilir?" Bu da bir Ön Yargı ve etiketleme değil mi ?
Kıssadan Çıkarılan DerslerSünnete Bağlılık: Gerçek büyüklük ve alimlik, gösterişli ibadetlerde veya olağanüstü hallerde (kerametlerde) değil, Hz. Peygamber'in sünnetine ve İslam'ın edep kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalmaktadır.Zahiri ve Batıni Edep: Bir insanın dış görünüşte veya halkın gözünde ne kadar "büyük" göründüğü değil, en küçük amellerinde bile İlahi nizama gösterdiği saygı esastır.Ölçü Şeriattır: Tasavvufi anlayışta bir kişinin manevi derecesini ölçen en temel terazi, dinin emir ve yasaklarına (şeriata) olan bağlılığıdır.Eğer isterseniz, Bayezid-i Bistami Hazretleri'nin sünnete bağlılık ve tasavvuf edebi üzerine söylediği diğer meşhur sözleri ve kıssaları da sizinle paylaşabiliriz.
selamlar değerli hocam, ben söylerim taburem ne çalar? misali, İnsanların halleri algıları anlamaları, seviye seviye farklılık içerdiğine her gün tanık oluyoruz.Evliya menkıbelerinden dini inanç inşa edenler ile dinin ne dediğini anlamaya çalışanlar hep olmuştur, çünkü insan taklitçi olmasına rağmen arada bir sorgulama durumuna da geçer, niyet anlamak öğrenmek olursa farklı, niyet eleştirmek ötekileştirmek olursa farklı sonuç elde edecektir. kaleminize ilminize bereket sağlık afiyetler ve saygılar.
Öyle ya, dini ,inaçölar Evliyâ Menkıbelerinden çıkmaz da bizim gibi, hiç bir özelliği olmayan sokak serserilerinden çıkabilir ! Size, kim geçmiş ümmetlerin bir kısmının fazla soru sorma yüzünden helak olduklarını anlatsa acaba ?..Gerçi bu gerçek anlatılsa da siz asla oralı olmazsınız ! Çünkü, putlaştrıdığınız aklınız sonra size darılır ! Teevfik ve Hidayet Allahtandır !
1970-80 li yıllardaki etiketlemeler ve günümüzdeki etiketlemeler doğru tesbitler.2026'yı 1970 lerde görenleri şahsen ben o günleri yaşarken anlamamıştım.ama bu günleri anlamaktada zorlanıyorum.hakikati söyleyenlerin,hakikatı boğmaya çalışanların emir-kulu olmaları bana güven vermiyor.......yazı mükemmel olmuş.kendime ayna tutmama vesile oldu.Allah razı olsun.
Aklı gözlerinde olan günümüzdeki güya müslüman geçinenlere Maide Sûresinin 101- ve 102. ayetlerine Elmalılıl merhumun Tefsirinde yapılan tefsiri buraya teberruken naklediyorum.... 101-Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde, sizi üzecek olan şeylere dair soru sormayın. Eğer Kur’an indirilirken bunlara dair soru sorarsanız size açıklanır. (Hâlbuki) Allah onları bağışlamıştır. Allah, çok bağışlayandır, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)
102.Sizden önceki bir millet o tür şeyleri sordu da sonra o yüzden kâfir oldu.
Ey iman edenler, bir takım şeyler vardır ki size açıklanır ve beyan edilirse gücünüze gider, üzülmenizi gerektirir, böyle olması düşünülen şeylerden soru sormayınız. Çünkü cevabında kederlenirsiniz. Akıllı olanlar ise kendi üzülmesine sebep olacak şeyi yapmaz. Ve eğer Kur'ân'ın indirildiği sırada, yani vahy zamanında böyle şeylerden soru sorarsanız. Size onlar açıklanır, cevabı verilir, bundan dolayı da kederlenmeniz muhakkak olur. Bunun için Peygamber'e bunları sormayınız. Onlar öyle şeylerdir ki Allah bunlardan sizi affetmiş, sorumlu tutmamıştır. Malûm ya Allah gafûrdur, halîmdir. Birçok şeyleri affeder. Bunun için geçen geçti, Allah affetti, fakat bir daha böyle bir şey yapmayınız.
Anlaşılıyor ki bunlar, haber verilmesi ve açıklanması sahiplerini rezil edecek olan gizli sırlar veya sorulması edepsizlik ve terbiyesizlik olan münasebetsiz, faydasız veya mânâsız, şeyler kabilinden haberlere ilişik sorular, yahut derinleştirilmesi, güç yetiştirilemeyecek birtakım meşakkatli teklifleri gerektirecek duyulmamış, işitilmemiş şeylerle ilgili sorulardır. Nitekim Hz. Ali'den rivayet olunduğu üzere "İnsanlar üzerine o Beyt'i haccetmeleri, Allah'ın bir hakkıdır" (Âl-i İmrân, 3/97) âyeti nazil olduğu zaman Resulullah bir hutbe okumuş, Allah Teâlâ'ya hamd ve senadan sonra, "Allah üzerinize haccı farz kıldı" buyurmuştur. Esed oğulları'ndan Ukâşe b. Mihsan ve bir rivayette Süraka b. Mâlik de: "Her sene mi ey Allah'ın resulü?" dedi. Resulullah cevap vermedi, o da üç kere tekrar etti,bunun üzerine, "Hayır, fakat 'evet' demeyeceğime nasıl emîn oldun, vallahi 'evet' desem vacib olacaktı, vacib olsaydı dayanamayacaktınız, terkederseniz de kâfir olacaktınız. Şu halde benim sizi terkettiğim müddetçe siz de beni terkediniz, sizden öncekiler hep çok soru sormaktan ve peygamberlerine karşı ihtilâf etmekten yok oldular. Bir şey emrettiğim zaman, gücünüz yettiği kadar tutunuz. Bir şeyden yasakladığım zaman da çekininiz" buyurdu. Aynı şekilde Hz. Enes ve Ebu Hüreyre'den rivayet edildiği üzere, "İnsanlar, Resulullah'a birçok şeyler sormuşlar, hatta ısrar ve direnme derecesine varmışlardı. Bir gün Resulullah kızgın bir şekilde hutbeye çıktı, Allah'a hamd ve senâdan sonra:' Sorunuz, Allah'a yemin ederim ki şu makamda bulunduğum müddetçe her ne sorarsanız açıklayacağım' buyurdu. Ashâb-ı kirâm başlarına bir tehlike gelmek üzere bulunduğundan korktular. Enes (r.a.) demiştir ki, 'Sağıma, soluma baktım, herkes başına elbisesini çekmiş ağlıyordu. Kureyş'ten Beni Sehm'den Abdullah b. Huzafe denilen adam ki, erkeklerle bir münâkaşa ettiği zaman babasından başkasına nisbet edilirdi. Kalktı: "Ey Allah'ın Nebisi, benim babam kim?" dedi. Peygamberimiz de: "Baban, Huzafe b. Kays ez- Zührî'dir" buyurdu. Diğer biri de kalktı: "Benim babam nerede?" dedi, "ateştedir" buyurdu. Sonra Hz. Ömer (r.a.) kalktı: "Biz, Rab olarak Allah'a, din olarak İslâm'a, Resul ve Nebi olarak Muhammed Aleyhisselâm'a razı olduk, biz fitnelerden Allah'a sığınırız, henüz bir cahillikten ve şirkten yeni kurtulduk. Şu halde bizi affet ey Allah'ın Resulü" dedi, Resulullah'ın kızgınlığı da yatıştı'. Ki bu âyetlerin nüzul sebebi bu olaylar olduğu rivayet edilmiştir.
Ey müminler, sizden önce bir kavim böyle meseleler sordular da, sonra bu sebeple kâfir oldular. İsrâiloğulları, peygamberlerine birtakım şeyler sorarlar, sonra tutmazlar, terkederler, yok olurlardı. Bundan dolayı müminler bu kâfirler gibi olmamalı, onların mesleğine sarılmamalı, aynı şekilde cahiliyye uydurması asılsız, çirkin şeylerden de vazgeçmelidirler.