islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
18,5852
EURO
18,4108
ALTIN
1.022,25
BIST
3.547,95
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
20°C
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Cuma Az Bulutlu
21°C
Cumartesi Az Bulutlu
21°C
Pazar Az Bulutlu
21°C
Pazartesi Az Bulutlu
21°C

İslam, Bir Konsil Dini Değildir

İslam, Bir Konsil Dini Değildir
28.03.2018
A+
A-

At izinin it izine karıştığı, her kafadan bir sesin çıktığı, hiziplerin kendi zaviyesinden bakıp “ancak doğru din budur” şeklindeki İslam anlayışlarının ortalıkta uçuştuğu son günlerde, Diyanet İşleri Başkanlığı işaret edilerek adeta “bu işe dur de” görevi verilmiştir.

İslam’ın iki ana kaynağı vardır. Kur’an ve Sünnet. Hatta tartışmasız tek ana kaynağı vardır, o da Kur’an’dır. Çünkü Kur’an’ın Allah’a aidiyetinde zerre kadar şüphe yoktur. Allah’tan, vahiy yoluyla Cebrail (a.s) vasıtasıyla Peygamberimize gelmiş, vahiy kâtiplerine yazdırılmış ve birçok hafızlarca da ezberlenmiştir. Ayrıca “Kur’an’ı biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz” (Hicr:15/9) ayeti gereği, korunması Allah tarafından garanti edilmiş bir kitaptır. Dolayısıyla Allah’ın korumasında olan Kur’an, tarihî süreç içerisinde hem satırlardahem de sudûrlarda/göğüslerde tevâtüren nakledilerek gelmiştir. Bundan dolayı İslam âlimlerince ittifakla kabul edilmiş, tartışılmayan tek kaynak Kur’an-ı Kerim’dir. Ondan sonra gelen Edille-i Şeriyye, Kur’an’a ters düşmedikleri sürece delil kabul edilirler. Sünnet de, ikinci kaynak olarak, Kur’an’a ters düşmemek zorundadır. İmam Âzam’ın ifadesiyle “Peygamber Kur’an’a ters konuşmaz, Kur’an’a ters konuşandan da peygamber olmaz.”

Bundan dolayı bütün yollar Kur’an’a çıkmalıdır. Ama Kur’an her konuda hüküm ortaya koymamıştır. “Bazı hükümler için nass/ayet ve hadis getirilmeyip sükût edilmiş ve mevcut nassların ışığında anlaşılmaya çalışılması için müslüman akıllara terkedilmiştir.Hükümleri ortaya koyan nassların ifade biçimleri genellikle, birbirinden farklı birçok anlayışı, görüşü ve ictihadı bünyesinde barındırabilecek surette geniş ve esnektir.” (Yusuf el-Karadâvî, İhtilaflar Karşısında İslâmî Tavır, Trc. Osman Taha, s. 89,ilke yayınları, İst.1992)

Usul âlimlerimizin tespitine göre, “bir” manaya delalet eden lafızları bünyesinde barındıran ve herkes tarafından aynı şekilde anlaşılan ayetlere “Muhkem ayetler”; birden fazla anlama gelen lafızlardan oluşan ayetlere de “Müteşabih ayetler” denmiştir. Misal verecek olursak “Leş, kan, domuz eti…size haram kılındı” (Maide:5/3; Bakara:2/173; En’am:6/145)ayetleri, herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmıştır. Mesela domuzun hangi hayvan olduğu, tartışma konusu olmamıştır. Muhkem ayetlerin sayısı sınırlı fakat anlam zenginliği olan ayetlerin sayısı ise çoğunluktadır ve bu da bir zenginliktir. Bunun hikmeti de, Yüce Allah’ın zihinleri dondurmak istememesi ve kullarının Kur’an’ın koyduğu genel çerçevenin dışına taşmadan, akıllarını kullanarak hüküm istinbat etmelerinin önünü açmaktır.Yoksa Allah dileseydi bütün ayetleri tek anlama gelecek lafızlarla gönderir ve herkesi bu lafızların ortaya koyduğu hükümlere mecbur ederek fikir üretmeyi dondururdu.Fakat hikmetinden sual olunamaz olan Yüce Rabbimiz, insanların “akletmesi” için bu yolu tercih etmemiştir. Allah, bizzat kullarının fikir egzersizi yapması için serbest alanlar bırakmıştır.Hiç kimsenin de bu mubah alanlarda fikir jimnastiği yapmaya engel olma yetkisi yoktur. Özellikle, siyasî, ekonomik ve sosyal alanlarla ilgili genel ilkeler getiren İslam, bu alanlarda ictihat yapmanın yolunu açmıştır.

Bu durumda kullara düşen; yozlaştırmadan, sulandırmadan, işin erbabınca Kur’an ve Sahih Sünnet doğrultusunda her devrin sorunlarına çözüm üretmektir. Mehmet Akif’in ifadesiyle “Kur’an’dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmektir İslam’ı.” İşte Kur’an’da herkesin aynı anlamda birleştiği bu ayetlerin dışında kalan ve birden fazla anlam genişliği olan müteşabih ayetlerle ümmetin önü açılmıştır. Böylece de muhkem ayetlere ters düşmeyecek şekilde Kura’an ve Sünnetin genel hükümleri çerçevesinde ictihatlar yapılarak İslam, kıyamete kadar güncelliğini koruyacaktır.

Bugün artık İslam kardeşliği ve Müslümanların vahdeti için taassup meselesi halledilmelidir. Çünkü tefrikanın ana sebebi asabiyettir. Yani takva dışında herhangi bir şeyi üstünlük ölçüsü olarak almaktır. Mesela grubunu, cemaatini, mezhebini, meşrebini, tarikatini üstünlük ölçüsü kabul etmektir.

Müseylemetü’l Kezzab, yalancı peygamberliğini ilan edince,hemşerisi olan Talha en-Nemirî, onun yanınagelir. İkisi de Benî Hanife kabilesine mensuptur. Fakat Talha en-Nemirî müslümandır, sahabidir. Talha ile Müseyleme arasındaşöyle bir konuşma geçer:

-“Sen peygamberliğini ilan etmişsin, öyle mi?

-Evet, ben peygamberim.

-Vahiy de alıyor musun?

-Evet alıyorum.

-Sana vahyi kim getiriyor?

-Rahman adında bir melek getiriyor.

-Ben şahitlik ederim ki, sen yalancısın ve peygamber filan değilsin. Yine şahitlik ederim ki, Muhammed doğrudur ve peygamberdir. Ama benim için Kureyş’in doğrusundan, Benî Hanife kabilesinin yalancısı tercihe şayandır, artık senin yanındayım” diyerek irtidat etmiştir.

Evet, dün kabile asabiyeti vardı. Bugün de grup ve cemaat asabiyeti vardır. Benim cemaatimin hocası ne söylediyse doğruduranlayışı hâkimdir. Bu da neticede haşhâşî topluluklar meydana getirmektedir.

İslam’ın daha iyi anlaşılıp tatbik edilmesinden başka niyetlerinin olmadığına inandığımız, bu meydanda söz söyleyen ehl-i ilim, enaniyetve inhisarcılıkhastalığına kapılmadan bir araya gelmelidirler. Şu anda doğru veya yanlış fikir üreten hocalar, eğer samimi iseler, bütün aykırı görüşlerine rağmen, bu aykırılıklarını bir tarafa koyup, bu birlikteliğe katılmalıdır. Siz bu birlikteliğe “Âlimler Şûrası” diyebilirsiniz. Bu şûrayı organize edecek kurum da, Diyanet İşleri Başkanlığı olmalıdır.Hiçbir yere angajesi/bağlılığı olmayan, toparlayıcı, ümmetin hocası olma kimliğine sahip bir akademisyenin başkanlığında bu işi organize etmelidir. Bir dernek veya vakıf kuran, ya da bir tv kanalı açarak bazı hocaları etrafında toplayan hizipler, “kendi yanlarındaki ile böbürlenmeyi” (Rum:30/32)bırakıp ümmet bütünü içinde yer almak için bu organizeye katılmalıdırlar.

Diyanet,“Laik devletin kurumu, o nasıl organize edebilir” hikâyelerini bırakın. İcraatta laiklik mi kaldı? Sen kısır tartışmalar üreteceğine, bir yerden başla. Komplo teorileri ile zaman tüketeceğine, müsait ortamı İslam lehine kullan. Şu anda bu işi Diyanetten başka toparlayacak güçlü ve tabanı olan bir kurum yoktur.

Onların işleri kendi aralarında şura iledir” (Şûra:42/38)ayetinin verdiği yetkiyle, ehil ulema bir araya gelerek “Âlimler Şûrası”nı gayet tabii oluşturabilirler. Böylece “Müsademe-i efkârdan bârika-i hakikat çıkar” sözü hayat bulmuş, fikirlerin çarpışmasından, hakikatler ortaya çıkmış olur. Bugün müslümanlar buna muhtaçtır. Her grup kendi hocalarının yazdığı ya da yönlendirdiği kitaplara kilitlenip diğer makul görüşlere kulaklarını tıkamaktadırlar.

Durum böyle olunca, ehil olan âlimler, ister sivil alanda yer alsın, isterse -Diyanet ve İlahiyat Fakülteleri gibi- resmî kurumlarda çalışsın, Edille-i Şeriyye yoluyla hüküm istinbatına hak sahibidirler. Elbette bu başıbozukluğun disipline edilmesi gerekir. Bu da zecrî tedbirlerle olamaz. Fikir, fikirle çürütülür.

Diyanet, moderatörlük ve hakemlik dışında bir görevle “Âlimler Şûrası”a müdahil olacak olursa, mesela tahakküm etmeye kalkarsa, bu, başlamadan biter. Sivil âlimleri almayıp sadece Diyanet, İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin hocalarından müteşekkil bir heyet oluşturup kararlar alacak olurlarsa, bu heyetin kararları Hıristiyanların “İznik Konsili”nin kararları gibi olur. Resmî dayatma ile “Konsilin Dini,” topluma baskıyla giydirilir. Bu konsilde Teslis’i reddeden Barnaba İncli’nin safdışı edildiği gibi, bizim resmî ulemadan oluşan yerli “Konsillerde” de, resmî ideolojiye ters düşen birçok doğrular yer almaz. Bizantinist bir yapı oluşur. Din devlete müdahale etmezken, devlet dini kontrol eder. İslam, bir konsil dini değildir. İslam’da “Şûra” vardır ama resmî din dayatan “Konsil” yoktur.

Âlimler Şûrası”nın özerk bir şekilde işleyebilmesi için Diyanet İşlerinin de özerkleştirilmesi lazımdır. Bu temel ilke gerçekleşince bugünkü Başkanın da değişmesi ve herkesi kucaklayabilecek karizmada olan bir âlimin getirilmesi gerekir. Şimdiki başkan Ali Erbaş, kusura bakmasın, çok güzel ilahi filan okurmuş ama yönetim işi başka bir kabiliyet gerektiriyor. Geçen gün Kanal 7’de yayınlanan İskele Sancak programında diyanetin faaliyetlerini, ilkokul müsamere öğrencisi gibi, eline tutuşturduğu kâğıttan naklediyordu. Fetih suresi okuma seanslarından bahsetti, bu programları icra için doğuda birçok il’e gittiğini, bu il sayısını 81’e tamlayacağını belirtti. Bırak o işleri müftülerin yapsın. Sen Ankara’da kal, ümmetin menfaatine projeler üret. Hurafeci kesime göz kırparak diğer sivil yapıları görmezlikten gelme. İslamî hassasiyeti olan bütün sivil yapılara kapılarını aç ve kucakla.

Son söz: Yeni, karizmatik ve toparlayıcı bir Başkan ve özerk bir Diyanet teşkilatı ile “Âlimler Şûrası” kurularak haddi aşmış olan çok seslilik disipline edilmeli, böylece ayrışmadan kaynaklanan gruplar arası kin, nefret ve öfke minimize edilmelidir. Unutmayalım ki, üsttekiler sakinleşirse, alttakiler kucaklaşır. Toplumsal barışa katkı sağlanır. Atalar, “Balık baştan kokar” diye boşuna söylememiştir. Baştan beri anlattıklarımız zor bir süreçtir ama imkansız değildir.

Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.