islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
18,5515
EURO
18,2454
ALTIN
993,76
BIST
3.146,89
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
27°C
İstanbul
27°C
Açık
Cumartesi Hafif Yağmurlu
24°C
Pazar Az Bulutlu
22°C
Pazartesi Az Bulutlu
22°C
Salı Az Bulutlu
21°C

“İslam’da Cariyelik Yok” Demek Kulağa Hoş Gelse de

“İslam’da Cariyelik Yok” Demek Kulağa Hoş Gelse de
11.08.2022
A+
A-

İlahiyatçı yazar Ali Rıza Demircan’ı gençlik yıllarımdan biliyorum. Maşallah hâlâ ilmî heyecanını kaybetmedi. Okuyor, yazıyor, Müslümanca gündem oluşturmaya çalışıyor. Bu yazıda onun Kur’an ve Sünnet Işığında Cariyeler ve Sömürülen Cinselllikleri adlı kitabın yaklaşık ilk 50 sayfası bağlamında birtakım değerlendirmelerde bulunmak istiyorum. Amacım yaygın kanaatin aksine bir yaklaşım sergilenen eserin tartışılmasına katkı sunmaktır.

Yazara göre ğulam ve rakik kelimeleri köleleri ifade etmek için kullanılır. Benzer şekilde velide kelimesi, cariye için de kullanılır (s. 50). Yazara göre imauküm (إِمَاۤىِٕكُمۡۚ)’daki küm zamiri ve “ibadiküm (عِبَادِكُمْ)”, ellerinde köle değil, esir bulunan devlet yönetimini işaret etmektedir (s. 48). Yazar, bu “işaret etmeyi” ne yazık ki temellendirmemektedir. Eserde İslam’da kölelik dışlanırken “esirlik” tercih edilmektedir. Bununla birlikte ayrım yapılırken köleliğin Kur’an’da olmadığı anlayışı sağlam temellere oturtulamamaktadır. Sözgelimi “abd”in köle manasını da içine alacak şekilde kullanımının üçüncüsünün Bakara 178’de elif lamlı el-abdu العبد)) şeklinde olduğu ve orada abd kelimesinin, esir anlamına geldiği ifade edilmektedir (s. 46). Eserde önemli bir eksiklik, savunulan yaklaşımın Müslüman düşünce tarihinde yerine bir işarette bulunamamak şeklinde kendini göstermektedir. Hâlbuki yöntem olarak yapılması gereken şey, neyin İslam’da olmadığı savunuluyorsa bunun Kur’an’dan, sünnetten ve âlimlerin yaklaşımlarından hareketle söylenmesidir. Bir âlimin tüm düşünce tarihinden farklı olarak bir hakikat keşfi ihtimali sıfıra yakındır.

Yazar, İslam’da cariyeliğin olmadığını, onlarla karı koca ilişkisi kurmak için onlarla evlenmek gerektiğini söylemekte aksine bir araya gelmenin gayrimeşru olduğunu ileri sürmektedir. Bunu yaparken birtakım “muhtemel” anlamlardan söz etmekte sonra da bu muhtemel anlamları kesinmiş gibi kabul edip, tezini onların üzerine bina ederek sonuca varmaktadır. Bu yöntem ise onun tezini epeyce bir zaafa uğratmaktadır.

Yazar, “Sünnette kadın esir için kullanılan bir kavram da cariyedir.” (s.35) diyor ve cariyeyi köle kadın değil, savaş esiri kadın anlamında kullanacağını (s. 36) belirtiyor. Kullanımına saygı duymakla birlikte kitapta niçin bizim de cariyeyi savaş esiri kadın değil de köle kadın anlamında kullanamayacağımız kısmı ikna edici şekilde ifade edilmemiş.

Yazar, Kur’an’da geçen rakabe (رقبة) kelimesine köle anlamı verilebileceğini (s. 39), abd kelimesinin köle anlamını da içine alacak şekilde Kur’an’da yalnızca üç yerde memlük ve mümin ile vasıflı ve elif lamlı olarak kullanıldığını (s. 44) abden memlüken (عبدا مملوكا) ifadesinin sahip olunan köleyi ifade ettiğini (s. 44) kabul etse de abden memluken sıfat tamlamasından hiçbir şekilde köleliği meşrulaştırma anlamı çıkarılamayacağını (s. 44), İslami dönemde devletin elinde köle değil savaş esiri olduğunu (s. 46) köleliğin gayrimeşru olduğunu (s. 46) ileri sürmektedir. Ona göre Bakara suresi 221’deki abdun müminun (عبد مؤمن) ifadesi “esir mümin kul” manasında alınabilir (s. 45). Eserde abdun müminun (Bakara 221) ifadesinin mümin köle değil de “mümin kul” anlamına geldiği yorumunu Kurtubî’nin (ö. h. 671) en güzel yorum bulduğu (s. 45) söylenmekte ancak bu delil, diğer yaygın yorumun (mümin köle) Kurtubî tarafından yanlış bulunduğunu göstermemektedir. Benzer şekilde “eme (أَمَةࣱ)”nin, köle kadın anlamına geldiğini (s. 47) kabul eden yazar, “kulluğu olan kadın” anlamına da geldiğini söylemektedir. Yani Kur’an’da “köle kadın” ifadesinin olmayışı kesin değil, bir ihtimaldir.

Kitapta her kölenin aynı zamanda esir olduğu söylense de (s. 46) bir yandan da “İslam’da köleliğin olmadığı” vurgusu yapılmaya çalışılmakta ama konu bir türlü kesinleştirilememektedir. Kölelik sistemine Kur’an’da hiç mi hiç yer verilmediğini ileri süren yazar (s. 48), kölelik şeklinde anlamlandırılan ayetleri ağırlıklı olarak “esirlik” şeklinde yorumlamakta ancak Kur’an’daki esirlik, anlam olarak köleliğin karşısında “ihtimal içeren bir ifade” olarak kalmaktadır.

Ahzâb suresi 50’de fey olarak sahip olunan özel statülü/hediyenin kadın anlamına geldiğini belirten yazar (s. 42), bu savaşsız ganimetin niçin kabul edilmemesi gerektiğine dair bir şey söylememektedir.

Yazar, “Sizden hiçbiriniz kölem, kadın kölem, oğlum, kızım vs. demesin.” diyerek Resulullah’ın (s) köleliği çağrıştıran ifadeleri yasakladığını söylemektedir (s. 49). Ne var ki bu yasak, kölelere dönük itici üslubu yasaklarken köleliğin kaldırıldığını/olmadığını kanıtlayacak nitelikte değildir.

Görüldüğü gibi eserde köleliği ve esirliği doğru kavrama çabası bariz, bununla birlikte geliştirilmeye açık yorum yaklaşımlar da mevcuttur. İslam’ın köleliği bitirmeye teşvik ettiği doğrudur. Bununla birlikte kendi ifadelerimizle söyleyecek olursak “İnkârcıların Müslümanları köleleştirmeleri durumunda İslam’daki kölelik hukuku geri dönmemek üzere neshedildiğinden Müslümanların benzer bir karşılık vermelerinin önü kıyamete kadar kapanmıştır.” demek pek kolay olmasa gerektir. En doğrusunu Allah bilir.

Yorumlar

  1. Ali Gözcü dedi ki:

    Ali Rıza hocanın Kur’an’ın kölelik sisteminin vaz’edilmediği hükmü sarihtir. Ancak kabuk bağlamış veya modern koşullarda yeni biçimler alan bir geleneği tedrici bir mücadele dışında tasfiye etmek anlayışı ise müslimlerin ihtiyarı ve niteliği ile irtibatlı bir mesele idi. Müslimler ise tarihi süreçte daha çok Hak ile adalet yapmaktan çok saltanat ve sefahat ile ceberrutlaşan yöneticilerin tasallutundan kurtulamadılar ve meselelerini şûrâ içtihadlarıyla çözümleyebilecekleri Ulu’l-emr Meclisini modelleştiremediler.

    Bu mesele bireysel fetvalar vermek veya bireysel itirazlarda bulunmakla değil; şûrâ ehli rasihunun ve ulu’l el-bab’ın oluşturacağı ulu-l-emr meclislerinde müzakere edile edile aydınlatılabilir. Yoksa zanni özelliklerinden arınamayacak olan ahad haberlerle ve alimlerin bireysel görüşleriyle bu gibi konuların çözümü yeni zanlar üretir.