
Bir kez daha, acı dolu bir yürekle ve buruk bir sesle, Gazze’nin güneyinde yer alan Amerikan Yardım Merkezi’ne ulaşma tecrübemi yazacağım. Bu uzun yazı, içi dolu, ağır bir metin olacak; çünkü yaşadıklarım, tarifsiz ve yakıcı hadiselerle örülü.
Şartlar, beni acının yolunu adımlamaya mecbur etti. Aynı, İsa’nın inkâr edilişi ve müjdeleriyle dolu ıstırap yolculuğu gibi; tıpkı Hz. Muhammed’in (sav) en yakınının onu yalnız bırakması, savaş açması ve kuşatması gibi; tıpkı Hz. İbrahim’in ateşe atılması ve tek bir şefaatçisinin dahi olmaması gibi… Gerçekten de Gazze halkının çektiği acılar, ulul azim sahibi peygamberlerin çektiklerinden geri kalmaz.
Yolculuğum 5 Haziran 2025, Arefe günü başladı. Hedefimiz, Refah’ta bulunan yardım merkezine ulaşmaktı. O gün, akşam namazından sonra Gazze’nin batısındaki Ezher bölgesinden yürümeye başladık. Umudumuz, Güney Gazze’ye giden Reşid Caddesi üzerinde herhangi bir ulaşım aracı bulmaktı – ister üç tekerlekli motosiklet (tuk-tuk, triportör), ister hayvan arabası… Çünkü araçlarla geçiş yasaktı. Ne var ki, hiçbir ulaşım vasıtası bulamadık.
Böylece meşakkatli yolculuğumuz başladı; Batı Gazze’den yaya olarak yola çıktık ve Han Yunus’un en güneybatısındaki “Fish Fresh” (Taze Balık) bölgesine ulaştık. Orası, Amerikan Yardım Merkezi’ne (GHF) giden yolun başlangıç noktasıydı.
Saat 19:30’dan 02:30’a kadar, yani 8 saat boyunca, 35 kilometreden fazla yürüdük. Yolun sonunda sadece yorgunluk değil, yeni bir acı başladı. Bölgedeki Muaviye Camii’ne kadar büyük bir dikkatle ilerleyip orada beklemeye koyulduk. Umudumuz, sabah olunca yardım merkezinin kapısının açılmasıydı.
Vardığımızda fark ettik ki, yardım merkezine girmek için bir deneme yapmak gerekiyordu. İsrail kontrol noktasına doğru yavaşça yaklaştık, belki açıktır ve girip yiyecek alabiliriz ümidiyle. Ama hoparlörden yükselen İsrail askerî anonsuyla karşılaştık: “Merkez kapalı. Yardım dağıtımı yok. Evlerinize dönün.”
Tecrübeli insanlar, bunun kalabalığı dağıtmak için bilindik bir İsrail taktiği olduğunu, halkın moralini bozup ayrılmalarını sağlamaya çalıştıklarını söylediler. “Gitmeyin,” dediler. Haklı da çıktılar.
Yine Muaviye Camii civarına döndük. Oturduk, sabırla bekledik. Sonra bir daha denemeye karar verdik. Yavaş yavaş tekrar kontrol noktasına doğru yürüdük. Sayımız 5 bini geçmişti. Yaklaştığımızda hoparlör yine bağırdı: “Geri dönün! Merkez kapalı!” Ardından hakaretler, küfürler ve tehditler geldi: “Üç dakika içinde gitmezseniz ateş açacağız!”
Daha tehdit tamamlanmadan, biz daha adım bile atamadan, üzerimize doğrudan ateş açıldı. Ne bir uyarı ne de merhamet… Çevreme baktım: Yerde yatan onlarca yaralı… Çığlıklar… “Biri yardım etsin!” diyen sesler… Ama başını kaldırmak imkânsız, çünkü kurşunların vızıltısı başının üzerinden geçiyor.
Ateş biraz durulunca, gençler cesaret bulup yaralıları en yakındaki Kızılhaç merkezine taşıdı. Ama acının en büyüğü şuydu: Yaralılar arasında hayatını kaybedenler vardı.
Yorgun, kırılmış bir ruhla geri döndük. Başımız eğik, kalbimiz korku ve yasla kuşatılmış… Yanımızda yürüyen nice kişi ya yaralıydı ya da ebediyen aramızdan ayrılmıştı – üstelik Kurban Bayramı’nın sabahında…
Bu karanlık bayramda, açlığımız bizi düşmanımızın elinden yiyecek almak için yollara döktü. Yiyecek ama zilletle, ama aşağılanmayla… Biz ki onurluyduk… O esnada Araplar kurbanlarının etinde yüzerken, eğlenip bolluk içinde yaşarken, çoğu bizim hâlimizden bihaberdi…
Ama hikâyem burada bitmiyor.
Yeniden döndük. Rafah sahilinin tozlu zeminine uzanarak uyumaya çalıştık. Yardım merkezine giriş saatini bekliyorduk. Saat sabah 06:45’e geldiğinde aniden çılgınca, doğrudan, aralıksız ve alçaktan ateş açıldı. Kurşunlar bir metreden bile düşükten geliyordu. Yere yüzüstü kapanmak ya da cenin gibi kıvrılmak zorundaydın. O an, hayatın gözlerinin önünden geçiyor. Seni sevenleri hatırlıyorsun…
“Vay halime,” diyorsun. “Bugün ölüm değil asıl derdim, asıl derdim çocuklarıma aç dönmemek.” Onlar beni merkezde bekliyor, aç. Gözlerinde umut… “Babamız gelecek, yiyecek getirecek” diye… O an sofradaki neşeli kahkahaları hatırlıyorsun. Ama şimdi o kahkahalar yerini ağlayışlara bırakmış, seni suçlayan bakışlara… O masum yavrular bilmiyor ki sen onlardan da açsın, elinden bir şey gelmiyor. Bu ölüm dolu yere sadece onları doyurmak için geldin…
Kurşun yağmuru 06:45’ten 08:00’e kadar devam etti. Bir saat on beş dakika boyunca, her harekete ateş edildi. Her tür silahtan… Gökyüzünde çeşit çeşit uçakların sesleri… Her yanda dehşet… Dilinden sadece şu sözler dökülüyor: “Eşhedü en la ilahe illallah… Hasbunallahu ve ni‘mel vekîl…”
Ve sonra… Ateş durdu.
Tecrübeli olanlar fısıldadı: “Şimdi girme zamanı…”
Ama bu giriş bir sinema sahnesi değil, bir trajedi. Ne Roma ne Yunan destanlarında, ne de İlahi Komedya’da eşi var.
Saklandığın yerden fırlamalısın. Koşmak mecburiyet. En az 2 kilometre… Yerde yüzüstü yatan gençleri göreceksin. Ellerindeki beyaz poşet yüzlerine kapanmış… Yaralı olanlar kan kaybıyla boğuşuyor; kimi ayağı kanıyor ama yürümeye çalışıyor. Her yer nal sesleri ama arada yaralıların iniltisi duyuluyor.
Vicdanın yırtılmış bir kâğıt gibi işe yaramaz kalıyor. İnsanlığın rüzgâra savrulmuş kül gibi… Koşuyorsun, hayvan gibi. Yerdekine bakamazsın, duramazsın. Durursan, arkandaki aç kalabalık seni ezer, seni çiğner. Ya vurulursun ya da yardım kolisine ulaşamazsın.
Koşarken beyaz torbanı ve ellerini havaya kaldırmalısın. Bir teslimiyet işareti gibi… “Ben sivilim, sadece yiyecek istiyorum.” Tıpkı ahırda yem bekleyen hayvan gibi…
Sonra İsrail kontrol noktasına ulaşırsın. Sola dönersin, bir kilometre daha koşarsın. Sonra sağa dönüp bir kilometre daha… Nihayet Amerikan kontrol noktasına ulaşırsın.
Tıpkı Hollywood filmlerinde gördüğün gibi… Silahlarla kuşanmışlar. Siyah gözlükler, Amerikan bayraklı zırhlar, kulaklarında telsizler… Silahlarını çıplak göğüslerimize doğrultmuşlar. Ayaklarımızın altına ateş açıyorlar. Yardım malzemeleri, durdukları tepenin arkasında.
Yavaş yavaş geri çekildiler ama silahlar hâlâ üzerimizdeydi. Bizi boğa güreşi arenasına bırakılan hayvanlar gibi saldılar. Ama biz insanız! Gerçekten insanız! Fakat içimizdeki insanlığı söküp atmaya çalışıyorlar. Bizi hayvandan aşağı varlıklar haline getiriyorlar. Ne düzen var ne ahlak ne merhamet… Aç iskeletler gibi herkes saldırıyor lokma uğruna…
Tepeye çıkınca herkes canavara dönüşüyor. Bir kutuya ulaşabilmek için var gücünle koşman gerek. Ne düzen ne eşitlik var. Kutuyu alırsan hemen içindekini torbana boşaltıp kaçmalısın. Çünkü senden sonra gelen bulamazsa üzerine saldırır, elindekini alır. Yere düşen bir şey varsa topla ama durma! Yoksa seni ezerler, seni soyarlar.
Yanında mutlaka bıçak, ustura gibi bir kesici taşımalısın. Dostlarınla, tanıdıklarınla grup kurmalı, birbirinizi korumalısınız. Çünkü bu gerçekten bir orman. Güçlü olan, zayıfı acımadan yutar. Bize insanlıktan geriye hiçbir şey bırakmadılar. Bizi ruhsuz yaratıklara çevirdiler.
Ölüm diyarından elinde torbayla çıktıktan sonra, ne aldığını görmek için torbayı açarsın. Aldıklarım şunlardı:
2 kilo mercimek
Yarım kilo nohut
2 kilo un
4 kilo makarna
1 kilo tahin
1 litre kızartma yağı (susam yağı)
2 kilo tuz
1 konserve bezelye
1 konserve kuru fasulye
2 konserve bakla
Ve işte o an, gözyaşların akar… Eğer insanlıktan bir zerre kaldıysa sende… Kalbin paramparça olur, ruhun lime lime… Damarlarında acı akar… Kendine sorarsın:
Bu kadar azıcık yiyecek için mi?
Ölümün ağzına mı attım kendimi?
Onlarca kilometre yürümeye, yüzlerce metre sürünmeye, binlerce adım atmaya değer miydi?
Gençlerin cansız bedenlerini, yaralıların çırpınışını görüp yardım edememek bu muydu?
Bu azıcık gıda için mi insanlar öldü, Rabbim?
Kurban Bayramı sabahında evlatlarını aç bırakan babalar, şimdi kefen içinde dönüyor. Çocukları hâlâ aç…
Yeni bir kara bayram günü… Yeni bir acı bayram… Adı bayram ama Gazze’de bir bayrama benzemiyor bile. Bu savaşın başladığı günden bu yana dört bayram geçti ama bu, en karası, en dipsizi.
Bizi yalnız bırakma, ya Rab… İçimizde her şey ölüyor. Bizi terk etme, yalvarıyoruz. Çünkü biz, Araplarla da, Müslümanlarla da, kendimizle de, hiçbir güce sahip değiliz – yalnız Senin gücün var.
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-