
Meselenin Doğru Tanımı ve Hakiki Müdafaası Üzerine Yapılmış Bir Konuşmanın Yazılı Metni
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû.
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Akıbet takvâ sahiplerinindir. Zulmün vebali ise zalimlerin üzerindedir.
Allah’tan başka ilâh olmadığına, O’nun ortağı bulunmadığına şehadet ederim. Efendimiz Muhammed’e ﷺ; onun âline, ashabına, eşlerine, nesline, çağrısına uyanlara, sünnetine sarılanlara, onunla indirilen nura tabi olanlara kıyamet gününe kadar salât ve selâm ederim.
Bundan sonra:
Aziz kardeşlerim,
Ancak bildiğimiz ve kavradığımız sınırlar içinde konuşabiliriz.
Aziz kardeşlerim, vaktin darlığı sebebiyle sözü baştan almaya yahut bana ait olmayan bir ilim alanına girmeye imkân yoktur. Ne var ki dinlediğim bu güzel, etkileyici ve derin sözler; üzerine bina kurulabilecek, hükümler çıkarılabilecek ve dallandırılıp geliştirilebilecek sağlam bir temel teşkil etmektedir.
Bu sebeple ben de, bildiğim sınırlar içinde konuşuyorum. Zira her ilim ehlinin kendine mahsus bir dili vardır. Ben inanç alanında konuşan biri değilim; bu sahada ehil âlimler aramızdadır. Tarih alanında da konuşan biri değilim; bu konuda da kıymetli hocamız Prof. Dr. Mahmud es-Sekkâ aramızdadır.
Lâkin ey kardeşlerim, sizlere hepimizin bildiği muhakeme diliyle ve aşina olduğumuz dava üslubuyla hitap edeceğim.
Kudüs Davasının Doğru Tanımı
Bir davayı ele aldığında,
önce dava dosyasını doğru biçimde eline alman gerekir.
Ancak bu şekilde vakıalara doğru biçimde nüfuz edebilirsin.
Ancak o zaman hukukun hükmünü, vakıanın üzerine yerli yerine indirebilirsin.
İşte o vakit çözüme ulaşabilirsin.
Bu sebeple doğru tanım, her davanın ilk sayfasıdır.
Peki Kudüs davasının doğru tanımı nedir?
Bu dava bir kavim davası mıdır?
Eğer böyle dersek,
bütün Müslümanları davanın dışına iter,
meseleyi bir kavme indirgeriz.
Böylece davayı savunmuş olmayız;
bilakis onu bizzat zayi etmiş oluruz.
Böyle bir müdafaa ilmi midir?
Hayır.
Kudüs bir kavmin meselesi değildir.
Çünkü Kudüs, yeryüzündeki bütün Müslümanlar için bir mihraptır,
bütün Hristiyanlar için bir inanç merkezidir.
Bu dava, bir kavmin değil;
yeryüzündeki bütün din mensuplarının davasıdır.
Ve aynı zamanda bütün hür insanların davasıdır.
Ben Kudüs’ün Hristiyanlar nezdindeki yerinden söz etmiyorum; zira kilisenin temsilcisi bunu en güzel şekilde ifade etti. Kudüs’ün İslam’daki yerinden de söz etmiyorum; çünkü bu, açıklamaya muhtaç olmayan bir hakikattir.
Fakat şunu söylüyorum:
Davayı kavmî bir çerçeveye hapsetmek,
onu daraltmak ve düşünceyi sığlaştırmaktır.
Bu davayı yalnızca coğrafya penceresinden de ele alamam. Zira bu, mücadeleyi bir sınır kavgasına indirger.
Hâlbuki mesele bir sınır meselesi değildir.
Bu dava bir varlık davasıdır.
Bu dava, Kur’ân ile Talmud arasında cereyan eden bir davadır.
Düşmanın Mahiyeti ve Bu Tanımın Açık Delilleri
Bu tanımın dayandığı açık işaretler şunlardır:
Birincisi:
Saldırgan yapının adı “İsrail Devleti”dir.
İsrail, Yakup’un adıdır.
Bu adlandırma; kavme, coğrafyaya yahut tarihe değil, doğrudan inanca dayalı bir tasvirdir.
İkincisi:
Kendilerine sembol olarak Davud Yıldızını seçmişlerdir.
Davud bir peygamberdir.
Bu tasavvur da inanç temellidir.
Yıldız, uğruna koşulan mabedin temelini simgeler.
Peki mesele nedir:
Coğrafya mı, tarih mi, Araplık mı;
yoksa inanç ve din mi?
Onlar bir inanç taşımaktadır,
siz de bir inanç taşıyorsunuz.
Bu toprakta kalıcılık, inancına sadık kalanın payına düşer.
Yanlış İsim, Yanlış Dil
Üçüncü bir cepheden meseleye bakıldığında:
Bu yapı kendini “İsrail” diye adlandırsa da,
biz onu bu adla anmayız.
Bu, harp diline dönüş demektir.
Zira barış tacirleri, dava simsârlarıdır;
onlar yalnızca salon avukatlarıyla iş tutar.
Biz onlardan değiliz.
Bu projeyi pazarlayan dil,
“hukuk kılıfı”na bürünmüş savunma dilidir.
İşte bu dil,
Siyonist, yerleşimci ve yayılmacı projeyi beslemektedir.
Düşmanın mahiyeti açıkça şudur:
Irkçı,
inanç temelli,
işgalci,
ur gibi yayılan bir yapı…
Barışı tanımaz,
yalnızca güç ve kudret dilini bilir.
Bu toprakta kalıcılığı,
güç ve kuvvete dayalı bir zorbalıkla sürdürmeye çalışır.
Kim meseleyi bunun dışında tasvir ederse,
yanlış müdafaa yapmış olur.
Müdafaa yanlış olunca, hüküm de yanlış olur;
itirazın da bir karşılığı kalmaz.
Kudüs Adına Kim Konuşabilir?
Doğru tanımdan sonra ikinci cepheye gelinir:
Vasıf, menfaat ve ehliyet meselesi.
Soru şudur:
Kudüs adına kim konuşabilir?
Filistin Devlet Başkanı mı?
Mısır Devlet Başkanı mı?
Arap Birliği mi?
Kudüs, bütün Müslümanların emanetidir.
O hâlde bugün Müslümanlar adına kim konuşmaktadır?
Başlangıç noktasını doğru tayin edebilmek için,
önce kendi kusur ve ihmallerimizle yüzleşmek zorundayız.
Yetkisiz yahut vekâleti bulunmayan birinin attığı imza, asıl hak sahibini bağlamaz.
Vekâlet sınırını aşan tasarruf, hüküm doğurmaz.
Hak sizindir.
Dava sizindir.
Talep sizindir.
Mülk sizindir.
Sizi,
hukuken geçerli bir vekâletle temsil etmeyen hiç kimse, adınıza konuşamaz.
Kudüs Toprağının Hükmü
Tarihte sabit,
din ve tarih ehlinin ittifak ettiği hakikat şudur:
Kudüs toprağı vakıftır.
Vakıf üzerinde tasarruf edilebilir mi?
Vakıf satılabilir mi?
Vakıf devredilebilir mi?
Hayır.
Ne imza atan yetkilidir,
ne de bu toprak tasarrufa elverişlidir.
Zira ihtilaf konusu olan şey,
hukuken alışverişe konu olabilecek bir mal değildir.
Tavizle Başlayan Yolun Sonu
Üçüncü yüz şudur:
Davanın en büyük kısmından vazgeçerek yola çıkanlar, geriye kalan kısım hakkında söz söyleme ehliyetini de kaybeder.
Zira başta savurgan olan,
sonunda ihanete düşer.
Müdafaadaki Hatalar ve Ümmetin Savurganlığı
1991 yılının Ekim ayında bütün Araplar Madrid Konferansı’na gittiler ve şu sözü söylediler:
“Toprak karşılığı barış.”
Soru şudur:
Hangi toprak?
Hangi barış?
Kudüs bir devletin başkentidir.
Parçaya takılıp bütünü gözden kaçırmayın.
Başkentten söz ediyorsanız, zorunlu olarak devletten söz ediyorsunuz demektir.
Siz Filistin’i mi talep ediyorsunuz,
yoksa topraklarının bir parçasını mı?
Filistin, denizden nehre kadar bütünüyle Arap ve İslam yurdudur.
Söylemin Değişmesi, Davanın Zedelenmesi
Tarihe kayıtlı, ölçülü bir hatırlatma yapalım:
4 Haziran 1967’den önce Arapların dili şuydu:
“Saldırgan Siyonist yapının varlığına son vermek.”
5 Haziran’dan sonra söylem değişti:
“İşgalin izlerini silmek.”
Ardından:
“Uluslararası meşruiyet” denildi;
242 sayılı karar,
sonra 338…
Bu süreç;
ihanet,
savurganlık,
hak gaspı,
zihinlerin bozulması,
hakikatin sulandırılması
ve inancın terk edilmesidir.
Madrid’de 242 sayılı kararı kabul etmek ne demektir?
– İsrail’in varlığını kabul etmek,
– İsrail için “güvenli sınırlar” tanımak,
– 5 Haziran 1967’den sonra işgal edilen toprakları istemek demektir.
Bu toprakların toplamı, bütün Filistin’in yalnızca yüzde yirmi ikisidir.
Yani müzakereye başlarken,
başlangıçta yüzde yetmiş sekizinden vazgeçmiş oluyorsunuz.
Bu nasıl bir savunmadır?
Bir avukat, davaya başlarken hakkın yüzde yetmiş sekizini terk ediyorsa,
bu kişi savunucu mudur,
yoksa ihanete düşmüş biri midir?
Yahudilerin Tabiatı ve Pazarlık Sanatı
Sonra Yahudilerle müzakereye giriştiler;
sanki Yahudiler tarihte yeni ortaya çıkmış bir toplulukmuş gibi.
Oysa Yahudiler,
sonuçsuz pazarlığın,
oyalamanın ve sürüncemede bırakmanın
en eski ustalarıdır.
Bu özellik,
Tevrat’ta da,
İncil’de de,
Kur’ân’da da sabittir.
Yahudiler,
Allah Teâlâ ile bile,
uluslararası aracı olarak Musa aleyhisselâm üzerinden bir sığır meselesinde pazarlık yapmışlardır.
Böyle bir zihniyet size;
devlet mi verir,
Kudüs mü verir,
mescid mi verir,
kıble mi verir,
mihrab mı verir?
Siz onların gönlünde,
Allah’tan daha mı heybetlisiniz?
Sizin devletiniz,
onların gözünde sığırdan daha mı kıymetlidir?
İşin daha ibretlik yönü şudur:
Uzun tartışma sığır hakkında yapılmıştır;
oysa asıl mesele o değildir.
Asıl mesele şudur:
“Bir cana kıydınız ve bunun üzerine birbirinizle çekiştiniz.”
Musa aleyhisselâm onlara delili göstermiştir:
Bir sığır kesin, onun bir parçasıyla vurun.
Onlar ise delil üzerinde tartışmış,
hakkın kendisini terk etmişlerdir.
İşte Yahudiler budur.
Son Uyarı
Biraz akıl,
bir parça haya,
bir miktar idrak…
Bilinçli biçimde yapılan örtme,
bilerek karıştırılan hesaplar
ve kasıtlı bulanıklık
davanın açık ihanetidir.
Cahil olan öncülük edemez.
İhanete düşen, emanet ehli olamaz.
Çözüm Yolu: Kudret ve Tarihin Hükmü
Sözümü bağlarken, sözü uzatmamak için bu kadarıyla yetiniyorum, ey aziz kardeşlerim:
Yahudiler, Haçlı seferlerini inceleme humması içindedir.
Özellikle Amerika başta olmak üzere yüzlerce Hristiyan topluluğun içine nüfuz etmişlerdir.
Amerikan ve Avrupa desteği, sanıldığı gibi bir siyaset tercihi değil; inanç temelli bir bağlılıktır.
Özellikle Protestan anlayışlarda,
mabedin kurulması bir inanç gereği kabul edilir.
Onlara göre bu olmadan beklenen Mesih inmeyecektir.
Bu sebeple “uluslararası meşruiyet”ten söz edenler;
ne dini anlamıştır,
ne tarihi,
ne edebi ölçüyü,
ne hakkı,
ne hukuku,
ne de siyaseti.
Sözde “meşruiyet”, İsrail denilen yapıyı doğuran zemindir.
Bu zemini Amerika’dan önce Avrupa hazırlamıştır:
İngiltere’nin öncülüğü, Balfour vaadi, Yahudilerin silahlandırılması ve toprağın fiilen teslimiyle bu yapı ayakta tutulmuştur.
Almanya, İsrail’e doksan milyar mark aktarmıştır.
Amerika ise bugüne kadar onu en ileri silahlarla donatmıştır.
Peki Çare Nedir?
Filistin, ilk kez işgal edilmedi.
Kaç kez işgal edildi?
Kaç kez geri alındı?
Bu yolun anahtarını kim taşır?
Bu yükü kim kaldırır?
Allah.
Sorun Kudüs’e:
Hititler işgal etti,
Hiksoslar işgal etti,
Tatarlar işgal etti,
Haçlılar işgal etti;
kimi zaman doksan yedi yıl,
kimi zaman yüz doksan sekiz yıl kaldılar.
Sonra ne oldu?
Tarih açıkça şunu haykırır:
Salt güç ve kudretle kalıcılık mümkün değildir.
Hele ki karşında;
köklü bir inancı olan,
dayanakları bulunan,
tasavvuru berrak,
yolu belli bir ümmet varsa…
Bu ümmet, insanlık tarihi boyunca
herkesin çekindiği bir sanatı öğrenmiştir:
Gerektiğinde ölümü göze almayı,
ölümü bir şahitlik bilincine dönüştürmeyi,
yani ölüm sanatını.
Av. Subhî Salih Beyin Konuşmasından
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
İSLAMİ HABER “MİRAT”