
Kur’an’ı anlayıp yaşamakla onun tanımını bilmek arasında bir ilgi vardır. Klasik tefsir usulü kitaplarımız Kur’an-ı Kerim’i şu şekilde tanımlamışlardır: Hz. Peygamber’e (sav) indirilmiş olan, mushaflarda yazılan, tevatüren nakledilen, içerisinde beşer sözü barındırmayan ve mucize olan ilahi kelamdır. [1] Bazı tariflerde ise; “Tilavetiyle (okunmak suretiyle) ibadet olunan” ifadesi vardır [2] Farklı bir tarif ise şöyle yapılmıştır: “Allah Teâlâ’nın Cebrail (a) vasıtasıyla resulü Muhammed b. Abdullah’ın (sav) kalbine indirdiği, Fatiha Suresi ile başlayıp Nâs Suresi ile biten; iki kapak arasında bir araya getirilmiş ilahi bir kitaptır. Lafız ve manası ile Allah (cc) tarafından gönderilmiştir. [3] Yukarıdaki tariflere baktığımızda yoğunluk; Onun indiriliş biçiminde, kime ve nasıl geldiğinde, sonraki dönemlere naklediliş şeklinde ve lafzıyla ibadet edilişinde odaklanmaktadır. Burada şu hususu vurgulamak gerekir; Kur’an, Peygamber Efendimize gelen metin ve mananın ortak adıdır.
Almış olduğumuz tariflerin hiçbirisinde, Kur’an’la ilgili tüm ayetler göz önünde bulundurularak fonksiyonel bir tanım yapılmadığı gibi, Kur’an’ın, Müslüman olduğunu söyleyen bir insanın hayatındaki mutlak bağlayıcılığı da vurgulanmamıştır. Kendi kendisini en iyi tanıtan Kur’an’ın sayfaları içerisine açıldığımızda, onun yapılan tariflerden çok daha farklı özelliklerinin olduğunu görüyoruz. Tüm bunlara göre Kur’an-ı Kerim; kendisinin yaşanılmasıyla kimlik kazanılan, [4] hayata uygulanmak üzere gönderilen, [5] davranışlarımızın bütün cephelerini kuşatan [6] insanın bütün varlık alanına hitabeden, [7] emir ve yasaklarının önüne geçilmemesi gereken, [8] mü’min olduğunu kişi itiraf ettikten sonra onun karşısında seçme hakkının olmadığını vurgulayan, [9] ahkâmının uygulanması zorunlu olan, [10] herkese ulaştırılması istenen, [11] tüm insanlara en doğruyu gösteren, [12] üzerinde düşünülerek değerler üretilmesi ve üretilen değerlerin paylaşılması şart olan, [13] insanlığı aydınlığa çıkarmak için gönderilen[14] en büyük zikirdir. Fizikî olarak evimizde bulunan Kur’an, hayatımıza katılmak suretiyle mesajı evrenselleştirilmiyorsa, bu durum Kur’an-ı Kerim’i hayattan kovmaktır. Bu hâle düşenleri Hz. Peygamber’in (sav), Allah Teâlâ’ya şikâyet edeceğini şu ayetten öğreniyoruz: “Ve (o gün) Resul: “Ey Rabbim” diyecek. Kavmimden (bazıları) bu Kur’an’ı terk edilmiş bir (kitap) olarak bıraktılar.” [15] Kur’an-ı Kerim’in insan hayatına müdahale eden, mutlak doğruyu gösteren ve hitabının bağlayıcılığını belirten onlarca ayet göstermek mümkündür. Tanımlarda bu durum gösterilmediği için birçok Müslüman(!), Allah’a (cc) inandığını söylemesine rağmen Kur’an’ın rehberliğini fiilen kabul etmemektedir. Bu yanlış anlayışta -az da olsa- yapılan eksik tanımların etkisi de vardır.
İslâm teşriinin birinci kaynağı [16] olan bu Kitab’ın tanımında verilen; “Tilavetiyle ibadet olunan” kısmı da İslâm toplumlarında yeterince anlaşılmamıştır. Kur’an açısından çok özel bir manası olan “tilavet”, kıraat kelimesiyle karıştırılmıştır. Bir kimsenin peşine düşmek, izinin üzerine basarak takip etmek manasında olan tilavet [17] kelimesi; anlam üzerinde yoğunlaşarak bazen kıraatte, bazen da hükümde uymak/tabi olmaktır. Allah tarafından indirilen Kitap’a tabi olmaya (içeriğini yaşamaya) verilen özel bir addır. Tilavet etmekle ahkâmı yaşamak iç içedir. Tilavetin özel anlamıyla ilgili tarihi bir olayı hatırlatmakta fayda var: Hz. Peygamber (sav) döneminde bazı kimseler Kur’an’ı konuşma diliyle; kelime sonlarının seslendirilmesine riayet etmeden okuyorlardı. Peygamber (sav) bu tarz okumayı menetmiştir. Diğer bazı kimseler de mekanik bir iş yaparmış gibi pek çabuk okuyorlardı ki bu gibi kimseler, tamamen tefekkür ederek ve murakabeye vararak az fakat layıkıyla okuma hususunda uyarılmışlardır. [18] Üzerinde yoğunlaşarak sonuçlar çıkarıp; çıkarılan sonuçları ve üretilen değerleri paylaşmak manasına gelen tilavetin [19] aynı zamanda “tertil” olduğunu da yine Kur’an’dan öğreniyoruz. [20] Tertil; acele etmeden [21], yavaş yavaş, anlamını düşüne düşüne, huzur ile mahreçlere riayet ederek ve okuduğunu anlayarak tilavet etmektir. [22]
Kur’an-ı Kerim’i okuma konusunda insanımızın okuma biçimlerini iki bölümde ele almak mümkündür:
1. Ölü Okuma (Kırâatün Meyyitetün)
Bu okuma; nasların arka plânına, ayetlerin gönderiliş maksatlarına nüfuz edemeyen bir okumadır. Böyle bir okuma biçiminin özünü, boşluğa kelimeleri savurur gibi, anlama vakıf olmadan okuma oluşturur. Ölü okumaları hepten reddetmesek de ideal okuma olmadığını vurgulamak zorundayız. Çünkü bu okuma, fikrin donuklaşmasını, taşlaşmasını, toplumun duraklama ve düşüşünü tesis eder. Bu okuma literal / lafzi bir okumadır. Toplumumuzun çoğunluğu ölü okumalarla Kur’an okumaktadırlar. Biz bu değerlendirmemizle onların ellerinden mushaflarını alarak kimseyi boşlukta bırakmak niyetinde değiliz. Mushafın yüzüne bile bakmanın yararları olduğuna inananlardanız. Söylemek istediğimiz; vahyi doğru anlamakla yaşamak arasında doğru orantı vardır. Birçok şeyi öğrenen insanlarımızın, özelde de gençlerimizin Allah Teâlâ’nın Kelamını anlamak konusunda daha ciddi olmaları ve gerekli imkânları kullanmalarıdır. Ölü okumaya takılacak olursak içerikten habersiz olduğumuz için kendimizi değiştiremeyiz; kâmil insan olamayız. Muhtevayı kaçırdığımız için Kur’an okumamıza rağmen dünya sisteminin dayattıklarını kabul etme yanlışlığına düşebiliriz.
2. Canlı Okuma (Kırâatün Hayyetün)
Canlı okumanın hareket noktası keşif ve sonuna dek araştırma; gayesi inşa ve yeniliktir. İşte bu okuma, zahire takılıp kalmaz. Nasların arkasındaki hedefleri ve maksatları ortaya çıkarmaya önem verir. [23]
Tilavet dediğimiz okuma türü, canlı okumanın karşılığıdır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in tarifindeki “lafzıyla ibadet olunan” ifadesinin hayatımızda anlam kazanması; lafızda yatan mananın uygulanmasıyla mümkün olur. İnsan, tüm namaz ayetlerini okusa namaz kılmış olmaz, tüm zekât ayetlerini okusa zekât vermiş olmaz, tüm cihat ayetlerini okusa cihat etmiş de olmaz. Bu durumda, “tilavetiyle ibadet olunan ibaresinden” iki şey anlamak mümkündür. Birincisi; kişinin okuduğu şeyi niyetli olarak ve Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak için Resulullah’ın (sav) örnekliğinde hayata geçirmesidir. Tilaveti böyle anlarsak vahiy bir değer kazanmış olur. İkincisi de tilavetin ibadet olmasının nedeni, Allah’ın (cc) korumuş olduğu İslâm vahyini devam ettirmek içindir. Amaç tahrifin önüne geçmektir. Çünkü eski dönemlere ait vahiyler, insanların ihmali ve vahye müdahaleleri sonucu veya daha başka nedenlerden bozulmuştur. Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’i tilavetle emrolunmuşlardır. Ancak, tilavet ile manayı birbirinden ayırmak da doğru değildir.” [24] Kur’an’ı Kerim; nazım ve mananın ortak adıdır. [25] İdeal olan; nazmı sıkça kıraat ederek korurken, manayı da mutlaka anlayacağız. Kur’an-ı Kerim’e kör ve sağır gibi yaklaşmayacağız. Müslüman olmak ve kalabilmek için vahyi anlamak; hayata onunla anlam vermek zorundayız.
Nazım ve mananın ortak adı Kur’an olduğuna göre bu manayı açmak ve Allah’ın (cc) maksadını anlamak zorundayız. Manayı kavramanın iki yolu vardır. Birisi, Kur’an’ın kendisiyle indiği dili mükemmel bilmek. Diğeri de Risalet Dönemi’nin / tarihin bilinmesidir ki Kur’an’ın anlaşılması için gereklidir. [26] Bu dönemde Resulullah’ın (sav) uygulamaları (sünnet) ve sahabenin yaklaşımı Kur’an’ın anlaşılmasına ışık tuttuğu için çok önemlidir. Daha açık söylemle biz, sünneti de tarihin içerisinde alıyoruz ve sünnet kavranmadan Kur’an’ın yeterli ve doğru anlaşılamayacağını savunuyoruz.
[1] Cürcânî, et-Ta’rifât, s. 174; Zeydan, el-Veciz, s. 124.
[2] Zerkanî, Menâhilu’l-Kur’an fî Ulûmi’l-Kur’an, I / 19.
[3] Hallaf, İlm-i Usûlü Fıkh, s. 23; Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları, s. 77.
[4] Bak: Maide 5 / 68.
[5] Bak: Nisa 4 / 105.
[6] Bak: Bakara 2 / 208; Enam 6 / 165; Hicr 15 / 99
[7] Bak: Bakara 2 / 208.
[8] Bak: Hucurat 46 / 1.
[9] Bak: Ahzap 33 / 36.
[10] Bak: Maide 5 / 44, 45, 47.
[11] Bak: En’am 6 / 19.
[12] Bak: İsra 17 / 9.
[13] Bak: Sa’d 38 / 9.
[14] Bak: A’raf 7 / 157.
[15] Furkan 25 / 30.
[16] Zeydan, İslâm Hukukuna Giriş, s. 277.
[17] Taberî, Câmiu’l-Beyân, I / 493.
[18] Hamidullah, İslâm Peygamberi, II / 76.
[19] Bak: Sa’d 38 / 9.
[20] Müzemmil, 73 / 4.
[21] Ebu Davud, Sünen, V / 171.
[22] Ateş, Kur’an-ı Kerim Tefsiri, VI / 2736.
[23] Erten, Veli, Nass Yorum ilişkisi, (basılmamış doktora tezi).
[24] Gazzali, Kur’an’ı Anlamada Yöntem, s. 44; el-Kârî, Şerhu Fıkhu’l-Ekber, s. 254.
[25] Nazım ve mananın ortak adı Kur’an olduğuna göre, nazımsız bir manayı bir başka dile meal olarak aktarmak suretiyle namaz kılınamaz. Piyasadaki çıkmış olan mealleri dil ve ayetlerin arka plânı noktasında bilimsel olarak araştırırsak bu kanaatin doğruluğu daha da iyi anlaşılır.
[26] Watt, Kur’an’a Giriş, s. 23.