
KUR’AN’DA “TAKVA KELİMESİ”
Allah (cc) şöyle buyuruyor:
“Hani o küfretmekte olanlar, kendi kalplerine ‘öfkeli gayretini (hamiyyetini), (ama) öfkeli câhiliyye hamiyyetini koydukları zaman, hemen Allah Elçisinin ve mü’minlerin üzerine (kalbi sakinleştiren) güven ve yatışma duygusunu indirdi ve onları ‘TAKVA KELİMESİ’ üzerinde kararlılıkla ayakta tuttu. Zaten onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Fetih 48/26)
– Bu Ayetin İndiği Ortam
Bu âyetin içerisine yer aldığı Fetih Sûresi bilindiği gibi Hudeybiye Barış Anlaşması’ndan sonra inen bir sûredir.
Sûre, Hz. Peygamber’e Hudeybiye’de büyük bir fetih verildiğini söyleyerek başlıyor. Hz. Muhammed’in (sav) yalnızca Rabbinden gelenlere güvendiğini, O’nun gösterdiği bütün yollardan uzaklaştığını ve bütün adımlarında Allah’tan gelen hükümlere tabi olduğunu, ister müşriklerden isterse zayıf inançlı kişilerden; kimden gelirse gelsin her türlü zorluktan ve inkârcıların câhiliyye hamiyyetlerinden çekinmediğini, görevine devam ettiğini ifade ediyor.
Bununla beraber Medine’de Peygamber eliyle kurulan örnek İslâm cemaatinin nasıl bir yapıya sahip olduğunu, İslam’ı kabul edip Peygamberin etrafında kenetlenen sahâbelerin ihlasını anlatıyor.
Hudeybiye’de Peygamber’e biat edenlerden Allah’ın razı olduğunu söyledikten sonra müşriklerin baskısından kurtulacaklarının ve Kâbe’yi en kısa zamanda ziyaret edebileceklerinin müjdesini de veriyor.
Kaynakların bildirdiğine göre, Rasûlüllah (sav) Hicretin altıncı yılında Zülkâ’de ayında, Muhâcirler, Ensâr ve çevredeki bazı Arap kabileleriyle birlikte yaklaşık bindörtyüz kişiyle silahsız olarak Mekke’ye doğru yola çıktı. Maksadı savaş değil, Kâbe’yi ziyaret etmekti.
Bu kafile Hudeybiye’ye gelip konakladı.
Mekkeli müşrikler O’nun savaş için geldiğini sanarak hazırlıklara başladılar. Savaş için gelmediğini, Kâbe’yi ziyaret için geldiğini öğrendikleri zaman da O’nu Mekke’ye sokmamaya karar verdiler.
Müşrikler öteden beri kimseyi Kâbe’yi ziyaretten alıkoymazlar, haram aylarda kimseyle savaşmazlardı. Hatta birisi kardeşinin katilini Kâbe’de görse bile haram aylar çıkıncaya kadar ona dokunmazdı.
Ancak bu sefer Rasûlüllah’ın ve arkadaşlarının ziyareti söz konusu olunca geleneklerini, prensipleri, öteden beri geçerli olan teamülleri çiğnediler.
Rasûlüllah (sav) Hudeybiye’de iken bir ara elçi olarak gönderilen Hz. Osman’ın Mekkeliler tarafından öldürüldüğü haberi geldi. Bunun üzerine Rasûlüllah sahabelerden, savaştan kaçmayacaklarına dair biat aldı.
O an Peygamber’e biat edenlerden Allah’ın razı olduğunu Kur’an haber veriyor. Bu biatın adı ‘Rıdvan Biatı’ idi. (Fetih 48/18)
Daha sonra Mekkeliler Süheyl b. Amr’ı Rasûlüllah ile anlaşma yapmak üzere gönderdiler. O sene Kâbe’yi ziyaret etmemek, on yıl savaşmamak ve müslüman olup Medine’ye gelen Mekkelileri geri vermek şartıyla anlaştılar.
Rasûlüllah hz. Ali’yi (ra) çağırarak ona dedi ki: “Anlaşma metnini Bismillahirrahmanirrahim” diye yaz. Süheyhl b. Amr;
“Ben bu şekilde kabul edemem. Ama “bi-ismüke allahümme-Senin adınla Allahım” diye yazarsan kabul ederim. Rasûlüllah Ali’ye öyle yazmasını buyurdu. Sonra; “Yaz ki bu, Allah’ın elçisi Muhammed’in Süheyl b. Amr ile yaptığı barış anlaşmasıdır.” Süheyl b. Amr buna da itiraz ederek;
“Senin Allah’ın elçisi olduğunu kabul etsem zaten seninle savaşmam” dedi.
Bunun üzerine Rasûlüllah (sav);
“Bu Abdullah oğlu Muhammed’in Amr oğlu Süheyl ile yaptığı anlaşmadır” şeklinde yaz dedi. Ali (ra) ‘Rasûlüllah’ kelimesini silmekten çekinince Rasûlüllah onu kendi eliyle sildi. Ali de kalan boşluğa dediği gibi yazdı. (İbni Hişâm, Siyer 3/321-332. Müslim, Cihad/34 no: 1783. Rıza, M. R. Muhammed (sav), s: 314-326. Zemahşerî, el-Keşşâf 4/335)
Yukarıdaki âyet müşriklerin buradaki tavrına da işaret ediyor.
– “Takva Kelimesi” Nasıl Anlaşılmış?
Pek çok âlimin görüşüne göre bu âyette geçen ‘takva kelimesi’, Kelime-i Tevhiddir. (es-Sâbûnî, M. Safvetü’t-Tefâsir, 3/226)
Tirmizî’nin garip diyerek Übey b. Kâ’ab’dan (ra) rivâyet ettiği bir hadiste Rasûlüllah’ın ‘takva kelimesinin’ burada ‘Lâ ilâhe illallah’ olduğunu söylüyor. (Tirmizî, Tefsir-Fetih/49 no: 3265)
Tefsirci Atâ’ya göre o; “Lâ ilâhe illalahû vahdehû lâ şerike lehû, lehu’l mülkü ve lehu’l hamdü ve hüve âla külli şey’in kadír-Allah’tan başka ilâh yoktur, O tektir, O’nun hiç bir ortağı yoktur, mülk ve hamd O’na aittir ve O her şeye güç yetirendir.” sözüdür.
Hz. Ali (ra); “O, Lâ ilâhe illallahû vallahu ekber-Allah’tan başka ilâh yoktur ve O en büyüktür sözüdür” demiştir. İbni Abbas’a göre ‘takva sözü’ Allah’tan başka tanrı olmadığına şehâdet etmektir ki bu söz her takva’nın başıdır.
Taberî’ye göre ise o Kelime-i Tevhid ve Allah (cc) yolunda cihad etmektir. (İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 3/346)
Beydâvî’ye göre ise ‘takva kelimesi’ Şehâdet veya besmeledir ki Peygamber (sav) onları müslümanlar için tercih etti. Ya da sebat (kararlılık), verilen sözde durma, yapılan anlaşmaya uymadır. (Beydâvî, Tefsir, 2/412. Ayrıca bkz: Zuhaylî, V. Tefsir, s: 515)
Ebu Süfyan’ın naklettiğine göre Hz. Peygamber Hırakles’e mektup yazdığı zaman ona “Sizinle aramızda eşit olan bir kelimede birleşelim” âyetini (Âli İmran 3/64) yazdırmıştı. Mücâhid bu kelimenin, takva kelimesi olan ‘Lâilâhe illallah’ olduğunu söylemiştir. (Buhârî, Eyman/19 no: )
Cenab-ı Hak burada Elçisinin ve dostlarının kalbine, inkârcıların kalplerindeki câhiliyye gayretinin yerine ‘sekine’ indirdiğini söylüyor. Gönül huzuru Rasûlüllah’ın ve O’na uyanların, câhiliyye çabası (hamiyeti) ise müşriklerin ve yandaşlarının…
Daha sonra Allah (cc) mü’minlere takva’yı ikram etmiştir. Takva kelimesi burada, kendisi ile Allah’tan korunan tüm ifade biçimlerini kapsar.
Takva kelimesi ‘besmele’ diye de tefsir edilmiştir ki, bu; Kureyş müşriklerinin kabul etmediği şeydir. Allah (cc) dostlarını ve hizbini (taraftarlarını) ona başlamış, İslâmın düşmanları ondan mahrum kalmıştır. Böylece bu yüce cümle layık olmadığı gönüllere konulmamış, ona layık olan kalplere yerleştirilmiştir. Allah (cc) neyi nereye koyacağını en iyi bilendir. (İbni Kayyım el-Cevziyye, Zadü’l Meâd (çev), 3/301)
Kur’an’ın âyetleri her ne kadar bazen kişilerden, kavimlerden veya tarihí olaylardan bahsetse de hükmü geneldir. Kur’an olayı anlatır, örneklerini verir; arkasından da uyarısını yapar, hükmünü ortaya koyar, ya da olması gereken prensibe işaret eder.
Burada da aynı üslûbu görüyoruz: Kur’an, câhiliyye dinine iman eden müşriklerin olumsuz davranışlarından birine, Peygamber (sav) döneminde gerçekleşen bir olaydan örnek getirerek işaret ediyor. Bu olumsuz karakteri somut bir olayla ortaya koyuyor.
Câhiliyye anlayışının, o olumsuz, inatçı, hak-hukuk tanımaz, o kaba ve medeniyetten yoksun yüzüne dikkat çekiyor. Bu anlayışa sahip olanların ne denli bağnaz, kindar ve taassup sahibi olduklarını, olabileceklerini haber veriyor.
Bu karakter câhiliyye dinine inananların değişmaz yapısıdır. Müşriklerin, ya da Allah’ın indirdiklerine sırtını dönenlerin hak davet karşısındaki genel ahlâkıdır. Bu tavır zamanların değişmesiyle değişmiyor. Bu olumsuz kişilik yerini olumlu bir şahsiyet yapısına terketmiyor.
Geçmişte hak davetin temsilcilerinin karşısında takınılan o inatçı ve bağnaz tutum her devirde aynı anlayışla devam ediyor.
Ne idi o olumsuz tavır ve davranış?
Hak karşısında bâtılı savunmak…
Haklının hakkını vermemek…
Câhilliği, barbarlığı, haksızlığa taraf olmayı, saldırganlığı savunmak…
Yanlışa, sapıklığa, bâtıla, Cehenneme davet eden çağrılara kulak vermek…
İnsanı felâkete sürükleyecek anlayışı ve tavırları inatla korumaya çalışmak…
Kendi yandaşlarına ait olduğunu sandığı bir takım bâtıl değerlere taassupla taraf olmak…
Câhiliyye dininin mensupları kendi dinlerini, o dinlerinin hayata yansıyan görüntülerini ne pahasına olursa olsun; yanlış olsa da savunurlar. Bu savunmayı yaparken de vahşi ve barbarca davranırlar. Boş bir övünme ile bu yanlış ve zararlı ilkelerini, tavırlarını korumak üzere gayrete gelirler, harekete geçerler.
Rasûlüllah (sa) döneminin müşrikleri Kâbe’yi ziyaret için gelen müslümanlara engel oldular. Bu haksızlığın gerekçesi elbette hak dine karşı olmalarıydı. Ancak onlar diyorlardı ki; “Eğer Muhammed’e Kâbe’yi ziyeret izni verirsek, bunu zorlama ile vermiş olacağız. Böylece Araplar arasındaki itibarımız azalır.”
Câhiliyye dinine iman edenlerin tarih boyunca hak dinle mücadele etmelerinin gerekçesi de hep aynı değil miydi?
Çevrede itibarlarının azalması, müslümanlar karşısında geri adım atma utancı, ya da ilkelerden taviz verme korkusu…
Ama her şeyden önce câhiliyye sapıklığını savunma inatçılığı ve bilmemenin getirdiği yanlış tavırlar…
Evet onlar Hak’tan gelen ilme (gerçek bilgiye) sırt döndükleri için kendi hevâlarına, ya da atalarının âdetlerine uyarlar. Bundan dolayı hangi davranışın iyi ve kötü olduğunu, nerede nasıl hareket edilmesi gerektiğini bilmezler. Boş bir gayretin, temelsiz bir kibrin, sonunda zarar verecek bir çabanın, katı bir taassubun kurbanlarıdır onlar…
Câhiliyye dinine iman edenler dünyanın her tarafında hakka ve hakka gönül verenlere karşı «câhiliyye hamiyyeti» ile mücadele etmeyi sürdürüyorlar.
Biz bu haddi aşmış, kaba, vahşi, inatçı, hak tanımaz, barbar, hodbin ve câhilane davranış sahiplerinin zararlarını, zalimliklerini her tarafta görmekteyiz.
Onlar yeryüzünün her tarafında câhiliyye değerlerini amansız bir şekilde savunuyorlar. O değerlerin herkesin hayatına hâkim olması için ellerinden geleni yaparlar. Bu konuda aşırı gayret gösterirler.
Hüseyin K. Ece
Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.
Mirat Haber – YouTube