Meal Kuran ve Anlam 2

Erdem Uygan

BU MAKALENİN İLK BÖLÜMÜNÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Mealin Kur’an’a eşdeğer sayılamayacağının sebepleri şöyle sıralanabilir:

  1. Mealciden Kaynaklanan Sebepler
  • Kur’an meali yapan kişilerin bu konudaki donanımları birbirlerinden farklı olsa da en iyi donanıma sahip olan mealci bile neticede insandır. Bu da onun Kur’an’daki konuları ele alırken duygusal olabileceği, insanî zaaflarına yenik düşebileceği anlamına gelir. Sadece bu ihtimalin varlığı bile mealin Kur’an sayılamaması için yeterlidir. Buna güzel bir örnek olarak, devletin resmi kurumunun çıkardığı mealde, siyasetin de etkisiyle, Bakara Sûresi 187. ayette geçen ve “size göre” anlamına gelen لكم kelimesine yer verilmemiş olması gösterilebilir:

“… Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için…”

Ayetteki “size göre” ifadesi mealden çıkarılınca, Rabbimizin oruç tutan herkese verdiği imsak vaktinde ufukta oluşan görüntüyü tespit etme görevi ortadan kaldırılmış, belli bir kuruma verilmiştir. Böylece artık imsak vaktini – ki aynı zamanda sabah namazının giriş vaktidir – belirleme görevi Allah’ın Kitabından alınmış, bir kuruma verilmiş ve insanların Allah’tan başkasına kulluk etmesine sebep olunmuştur. Çünkü meal okuyan birinin bu durumu tespit etmesi imkansızdır. 

  • Meal yapanların Arap dili konusundaki bilgi seviyeleri ne kadar yüksek olursa olsun, anlamı doğru aktarmada çoğu zaman anadile olan hakimiyet ve anlatım kabiliyeti belirleyici olmaktadır. Yabancı dildeki bir metni çok iyi derecede anlıyor olmak, onu aynı derecede anadile aktarmak için yeterli değildir. Günümüzde mealcilerin önemli bir bölümünün sorununun Arapça değil Türkçe olduğu kolayca anlaşılabilmektedir. Bunun masum sayılabilecek örneklerinden biri, bazı meallerde Yunus Suresi 37. ayete verilen karşılıktır:

“Bu Kur’an Allah’tan başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir….”

Merâmı Türkçe ifade etmenin zorluğunu aşamamış olan bu meale göre Kur’an Allah tarafından “uydurulmuş”tur. Elbette bir Türk’ün meali bu şekilde anlaması için kötü niyetli bir okuma yapması gerekir. Ancak bir çok mealde olduğu gibi buradaki sıkıntıyı aşmanın yolları olmasına rağmen bu mealde sorun aşılamamıştır.

  • Bir Kur’an mealcisi, mealini yaptığı Kitabın Allah tarafından indirilmiş olduğunu hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır. Allah’ın Kitabının mealini yapmak demek, Kitabın Allah’ın kanunlarını içeren bir hukuk metni olmasının yanısıra, kainatın yaratılışı ve işleyişi ile ilgili bilgiler veren, belki de hiç kimse tarafından gerçeğine hiçbir zaman vakıf olunamayacak daha bir çok konuyu da içerdiğini bilmek demektir. Bu durum, mealcinin her şeyden önce aciz bir kul olduğunu, bu konuların hepsini anlamasının mümkün olmadığını kabul etmesini gerektirir. Bundan dolayı bir çok ayeti tam olarak anlayamasa da metinde ne söylendiğini en yalın ve orijinaline en yakın haliyle muhataba aktarmakla yetinmelidir. Ancak günümüzde pek çok mealci uzmanı olmadığı konularda, tam olarak anlamadığı ayetleri yorumlayarak veya anlamak istediği şekilde okuyucuya aktarmaktadır. Bir çoğu da ayetten anlamak istediğini dipnotlarla açıklamakta ve okuyucunun farklı bir şekilde anlamasının önünü kesmektedir. Hırsıza verilecek el kesme cezasını kendi minik değerlendirmesi sonucunda beğenmeyen bir mealcinin Mâide Sûresi’nin 38. ayetine verdiği meal bu konudaki sayısız örneklerden biri olarak gösterilebilir:

“Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak, (şartların oluşmasından sonra) yetkilerini ellerinden alın (ve işlerine son verin). Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.”

Kadının başının örtülü olmasının gerekliliği için Kur’an’da “başınızı örtün” diye bir emir arayan bir başka sözde meal yazarı da kendi âciz zihniyle ürettiği düşünceyi Nûr Suresi’nin 31. ayetine dipnot yoluyla  söyletmektedir:

“… Örtüleri ile göğüslerini örtsünler …”

“Dipnot: Kadının başını örtmesi hükmü bu ayete dayandırılmaktadır. Oysaki ayette, başın örtünmesinden söz edilmemektedir. Yani başörtüsü takın, başınızı örtün denmemektedir. Dolayısıyla burada yalın olarak başı örtmeye yönelik bir hükümden söz etmek mümkün değildir.”

  • İlahiyat ve özellikle de tefsir alanında Türkiye’de verilen akademik eğitim imkanlarından yararlanarak uzmanlığını tescilletmiş bir kişinin meal yazmaya kalkışması son derece doğaldır. Ancak Allah’ın Kitabı için insanların koydukları kurallara göre tescillenmiş uzmanlıkların bir önemi olmamalıdır. Çok saygın bir ilahiyat profesörünün ilmî seviyesi sadece insanlar tarafından tescillidir ve bunun Allah katında hiçbir değeri olmayabilir. Nitekim Kur’an’a göre Allah’ın ayetlerini çarpıtarak gizleyenler Kitabın ehli yani uzmanı olan kişilerdir. Bir ayeti çarpıtabilecek olan kişi de işin uzmanından başkası değildir. Kişinin ulaştığı ve resmî olarak tescillenmiş ilmî seviyenin o kişiye tek başına meal yapma yetkisi vermeye yeterli olmadığı, Kur’an’ın açık hükümlerindendir. Bir mealcinin, çevresinde kendisine itiraz edebilecek seviyede birini bulundurmaması, kendisini Allah’ın Kitabında ele alınan her konuda yeterli görmesi olarak yorumlanmalıdır. Zaten bu sebeple yeryüzünün en zor ve riskli işi olan meal yapmaya kalkışmaktadırlar. Ancak söz konusu olan Allah’ın Kitabı olduğu için kişinin kendisinde tek başına meal yapacak cesareti bulmasının, şeytanın bir işi olarak görülmesi gerekir. İblis Rabbimizden doğru yolun üzerinde oturmak ve insanları o yoldan saptırmak konusunda izin almıştır. O halde şeytanı mealcinin hemen yanında aramak hiç de yanlış olmaz. Mealcinin bunu sürekli göz önünde bulundurması da Rabbimizin emirlerindendir:

فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ 

Kur’an’ı kıraat ettiğin zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. (Nahl 16/98)

Ayette sözü edilen, euzübesmele çekilerek yerine getirilebilecek bir emir değildir. Emredilen, bir şeyin söylenmesi değil, yapılmasıdır. Dolayısıyla Kur’an üzerinde çalışan herkesin Kur’an adına söylediği şeyin kendi ön yargısı, kendi anlayışı veya yorumu olmadığını sürekli kontrol etmesi gerekir. Bunun önlenmesinin en güzel yollarından biri de ekip halinde çalışmaktır. Ekip çalışmasında ortaya çıkabilecek kıskançlık ve tartışmalar bile doğruya ulaşma yolunda katkı sağlayacaktır.

  • Mealcinin, hitap ettiği belli bir kesime uygun meal yapmak istemesi de mealin Kur’an’a eşdeğer sayılamayacağının sebeplerinden biridir. Günümüzde bir çok mealci, belli bir kesime hitap etmek için ayetin metninde olan ile olması istenen arasında bir tercih yapmak zorunda kalmaktadır. Buna en güzel örnek, kız çocuğun mirastan alacağı payı belirleyen ayeti yorumlayabilmek için başka ayetleri değiştirmek zorunda kalan mealci olacaktır. Nisâ Suresinin 11. ayeti erkek çocuğun mirastan alacağı payı, kız çocuğunkinin iki katı olarak hükme bağlar. Bu durumun, gerçekte dinle, imanla alakası kalmamış sözde modern insanların taleplerine uygun hale getirilmesi için ihtiyaç duyulan tek şey, kendisini ateşe atmaya gönüllü bir mealcidir. Bu kişi, 11. ayetteki hükmün farklı da anlaşılabileceğini ileri sürmek için aynı surenin 7. ayetini bozmaktan çekinmeyecek biri olmalıdır. Öyle de olmuştur:

“Ana – baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.”

Ayette olmayan ve olması da mümkün olmayan parantez içi ifadeler, meale yine ayette olmayan şeylerin söyletilebilmesi için eklenmiştir. Zira ayetin metnine sadık kalındığı takdirde “az ya da çok” ifadesinin mealde olduğu gibi kadınlarının alacağı payı nitelemesi söz konusu değildir. Ayetin orijinalinde “az ya da çok” ifadesi anne – babanın bıraktıkları malı nitelemektedir. Yani olması gereken meal şöyledir:

لِّلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَّفْرُوضًا 

Ana – baba ve yakın akrabanın bıraktıklarından erkeklerin payı vardır. Ana – baba ve yakın akrabanın bıraktıklarından kadınların da payı vardır. (Bıraktıkları miras) az ya da çok olsun farz kılınmış bir paydır bu. (Nisâ 4/7)

Mirastan alınacak payların ne kadar olduğu ise surenin 11 ve 12. ayetlerinde anlatılmaktadır. Ancak bu ayetteki ”az ya da çok” ifadesine, ayete aykırı olarak kız çocuğun alacağını niteleyecek şekilde meal verirseniz, o zaman 11. ayetteki ikiye birli oranların zamana ve şartlara göre değişebileceğini iddia etmenin önünü açmış olursunuz. Gerçi Kur’an’da buna izin vermeyen çok sayıda ayette çok sayıda ifade mevcuttur ancak meali okuyan kişinin bunu bilmesi söz konusu olmadığından kandırılmaya müsaittir.

  • Ayetleri doğru anlamada çoğu zaman iyi bir Arapça bilgisi bile insânî zaafların önüne geçememektedir. Bunun en tipik örneklerinden biri, Meryem validemizin babasız bir çocuk dünyaya getirmesi mucizesinin bilimsel olarak açıklanabileceğini ayetlere söyletme gayretinin ortaya çıkardığı garip durumdur. Sırf hermafrodizm denen ve tıbbî olduğu iddia edilen durumun Meryem validemizde vücut bulduğu şeklindeki temelsiz iddiayı delillendirmek için aslında ilgili ayetlerde (Enbiyâ 21/91, Tahrim 66/12) olmayan bir lugavî problem yaratılmış ve daha sonra bu hayalî probleme, hermafrodizm denilen şey çözüm olarak yamanmaya çalışılmıştır. Bir başka yorumda ise bu durumun Meryem validemizin bitkilerdeki gibi eşeyli üremesi olabileceği öne sürülmüştür. Oysa ne ayetlerde iddia edildiği şekilde zamirlerin dişil ve erilliğinden kaynaklanan bir anormallik vardır ne de Meryem validemizin hermafrodit olmasına ihtiyaç vardır. Mucizeler zaten olağanüstü durumlardır ve bunların bilimsel olarak açıklanması mümkün değildir. Mümkün olsa mucize olamazlar. Zaten bu türden Kur’an’dan asla onay alamayacak yorumların yapılmasının sebebi de mucize konusunun olamayacağını Kur’an’a söyletme gayretidir. Bu zihniyetin Kur’an meali yapmaya kalkışması insanlardaki hadsiz cesaretin en güzel göstergesidir.

    Benzer bir tahrif de meleklerin Adem Aleyhisselama secde etmeleri konusunu kabul etmek istemeyen mealci tarafından ilgili ayetlerin melinde yapılmıştır:

“Hani meleklere “Âdem için (Allah’a) secde edin” demiştik; onlar da hemen secde etmişti…”

Mealci her nedense secdenin Adem’e yapıldığını kabul etmek istememektedir. Bunun için de ayetin kendi anlamak istediği şekilde meallendirilmesi gerekmektedir. Neyse ki secede سجد fiili yardımına yetişmiştir. Bu fiil nesne alırken daima lâm ل harfi cerini kullanmaktadır. Bu harfin bir fiile bağlı değilkenki anlamlarından biri de “için” kelimesidir. Artık mealcinin istediği tüm şartlar oluşmuştur. Fiile bağlı olan harfi sanki bağımsız bir edatmış gibi meallendirmek Allah’tan korkmayan biri için ne kadar zor olabilir? Öyle de olmuştur. Aslında hiçbir şekilde fiilden bağımsız düşünülemeyecek harfi fiilden koparmış ve “için” anlamı vermiş, mecburen bir de parantez eklemiş, olmuş bitmiştir. İşte bu kadar basittir (!) Meali okuyan zavallı kişiler de Kur’an okuduklarını zannetmektedirler.

  • Kur’an mealini yapmaya kalkışan kişinin Kur’an’ın, sırf Allah’ın Kitabı olması sebebiyle mecburen sahip olması gereken özelliklerini ilkesel olarak kabul etmesi gerekir. Allah’a ait olan bir kitabın belli hükümlerinin veya tamamının tarihsel ve belli bir coğrafyaya has olması, metin olmayıp hitap olması, yorumlanabilir ve insanlar tarafından neshedilebilir olması düşünülemez. Bu koşulları ilkesel olarak kabul etmeyen bir mealcinin doğru bir meal yapması ve yaptığı meale güvenilmesi mümkün olmayacağı gibi, meal yapması bile başlı başına mantık dışıdır, saçmadır.

Sonuç olarak Allah’ın Kitabının mealini yapmaya kalkan insandır ve ne kadar büyük âlim olursa olsun yanlışı tercih etmeye, şeytana uymaya meyyal yapıda yaratılmıştır. Dünyanın en iyi niyetli ve samimi insanı da olsa hata yapar, yanlış anlar, kibirlenir, itibarını düşünür, çekinir, korkar. Bundan dolayı herhangi bir mealin Kur’an’a eşdeğer görülmesi, onun yerini tutması, ondan hüküm çıkarılması, onunla ibadet edilmesi mümkün değildir.

  1. Lugavî Sebepler
  • Her metin gibi Kur’an metninin de bir dili vardır. Bu dilin Allah tarafından kullanılıyor olması, insan tarafından kullanıldığında asla ulaşılamayacak seviyede bir mükemmellik ve boşluksuzluğa sahip olmasını gerektirir. Bu sebeple ana dili Arapça olan bir insan, dilini ne kadar iyi kullanırsa kullansın, Allah’ın ortaya koyduğu mükemmelliğe ulaşması mümkün değildir. Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunu gösteren delillerden biri de sahip olduğu bu lugavî kusursuzluktur. Ancak mealler ne kadar iyi olurlarsa olsunlar insanlar tarafından yazılırlar. Hiç kimsenin ana dilini Allah’ın Arapçayı Kur’an’da kullandığı gibi mükemmel kullanması tasavvur edilemez. Bu yüzden Kur’an’daki bir ayetin farklı meallerde farklı şekillerde ifade edildiği görülür. Çünkü her mealci kendince iyi olduğunu düşündüğü ifadeyi meale yansıtmaya çalışmıştır. Bu da hiç birinin mükemmel olmadığını gösterir. 
  • Bir dili başka bir dile aktarmada anlam aşınmaları olması kaçınılmaz bir durumdur. Bu sadece Kur’an ve mealler arasında olan bir şey değildir. Bu yüzden güzel olduğu kabul edilen çeviriler metne en bağlı olanlar değil, anlamı en iyi verenlerdir. Çünkü çoğu zaman aynı şey iki dilde farklı şekillerde anlatılır. Bu durum Kur’an Arapçası ile Türkçe arasında da böyledir. Bu da mealcinin gerektiğinde ayetin metnini birebir çevirmek yerine, anlaşılabilir bir yakın çevirisini yapmayı tercih edeceğini gösterir ki çoğu zaman olması gereken de budur. Mealden hükme varılamayacağının en önemli göstergelerinden biri bu durumdur. Çünkü ayetin orijinalinde, tek bir kelimenin anlamı, o ayetteki formu, kipi, şahsı, tekilliği, çoğulluğu, dişilliği, erilliği, cümledeki yeri, aldığı ekler, diğer ayetlerde nasıl kullanıldığı ve bu kullanımların ilgilendiğimiz ayete etkisi ve katkısının ne olduğu gibi durumlar çok hassas şekilde önem arz eder. Bu hassasiyet, birebir metne bağlı kalmamış ve haklı olarak okuyana kavrama kolaylığı sağlaması için anlaşılmaya odaklanmış bir mealden beklenemez. Zaten bu yüzden çeviri artık Kur’an değil, mealdir. Yani mealden amaçlanan şey merâmın anlaşılmasıdır, o kadar. Kanun hükmünde olan bir ayetin meali artık ayetin bizzat kendisi hükmünde değildir. O kanunun detayları, kapsamı ve çerçevesi gibi ayrıntılar mealin değil ayetin kılcal damarlarında dolaşır. Bu yüzden meal okumak hiç bir zaman Kur’an okumak olmayacak, mealcinin ondan anladığından anlatabildiği kadarının, meali okuyanın daha iyi anlayacağını düşündüğü şekliyle aktarımı olacaktır.
  • Türkçe, içerisinde çok sayıda Arapça kökenli kelime barındıran bir dildir. Bu, özellikle Arapça öğrenme aşamasında bir Türk’ün mesela bir Alman’a göre daha avantajlı olduğu durumlardan biridir. Ancak konu Kur’an’ın mealini yapmaya gelince bunun bir dezavantaj olduğu durumlar da ortaya çıkmaktadır. Çünkü bazı kelimeler Arapça’dan dilimize geçerken Arapça’daki anlamlarından daha geniş veya daha dar anlamlar kazanmışlardır. Hatta tamamen farklı anlamlarda kullanılabilmektedirler. Bu durum Kur’an’daki bir Arapça ifadenin her yerde aynı şekilde meallendirilmesini engellemektedir. Mesela “rab” kelimesi bunun güzel örneklerinden biridir. Bu kelime dilimizde sadece Allah için kullanılır. Oysa Kur’an’da Allah’tan başkası için de “efendi, sahip” anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu gibi yerlerde Türkçe meallerde farklı ifadeler kullanmak gerekmektedir. Bu da bir meal okuyucusunun, rab kelimesinin gerçek anlamını görüp, Allah için kullanıldığında da neden bu kelimenin Rabbimiz tarafından tercih edildiğini anlamasını engellemektedir. Benzer bir örnek “küfür” kelimesinin türevleri için de verilebilir. Dilimizde bu Arapça kelime, “kâfir” şeklinde tek bir anlamda kullanılır olmuştur. Oysa Kur’an’da tohumun üstünü örtmelerinden kinayeyle çiftçi için de bu kelime “küffar” şeklinde kullanılmıştır. Çünkü kelimenin kökünde örtme anlamı vardır. Bu gibi örnekler saymakla bitirilemeyecek kadar çoktur. Bu durum meal okuyan birinin Kur’an’ı Arapçasından okuyup anlayanın görebildiği bir çok inceliği fark edememesine sebep olmaktadır. Bu sebeple hiçbir zaman meal okumak Kur’an okumak anlamına gelmeyecektir.
  • Arapça’nın Türkçe’ye göre çok temel yapısal farklılıkları vardır ve bu farklılıklar bazı ayetlerin hiçbir şekilde tam olarak Türkçeye aktarılamamasına sebep olmaktadır. Mesela Arapça’da kelimeler eril ve dişil olmak üzere cinsiyetlere ayrılırlar. Ayrıca kelimelerin tekil, çoğul formlarının yanı sıra bir de ikil formları mevcuttur. Yani bir şeyin iki tane olduğu söylenecekse kelime tekil ve çoğul halinden başka bir forma sokulur. Her zaman bunun Türkçe’ye tam olarak yansıtılması mümkün olmaz, çünkü Türkçe’de bunun bir karşılığı yoktur. Oysa bazı durumlarda Arapça’nın bu özelliği ayette çok önemli bir detayı anlatıyor olabilir. Bu da elbette mealde gözükmeyecektir.  
  • Arapça’da kelimeler çoğunlukla 3, daha az olarak da 4 ve 5 harfli köklerden türetilmişlerdir. Her kelimenin bir kök anlamı vardır ve o kökten türetilmiş her kelimede bu kök anlamı az ya da çok bulunur. Bu durum, kelimenin anlamı ne kadar değişmiş olsa da kök anlamının eser miktarda da olsa korunması anlamına gelir ve Kur’an kavramlarının doğru anlamlandırılmasında büyük rol oynar. Bu konu Arapça’da, özellikle de metni daima sabit olan Kur’an’da çok büyük önem arz eder. Örnek vermek gerekirse cin kelimesinin kök anlamında gözle görülememe vardır. Bu anlam, bu kökten türetilmiş olan tüm kelimelerde etkisini gösterir. Üzeri bitkilerle örtülü olduğu için toprağı gözükmeyen bahçeye “cennet” denmesi, aklın görünmemesi durumu için “cinnet”, gözle görünmeyen varlıklar için “cin”, arkasında duran kişiyi gizleyen kalkan için “cünne” kelimesinin kullanılması, kök anlamın aynı kökten türemiş kelimelerde nasıl etkili olduğunu göstermektedir. Bu kelimelerin her birinin Türkçe karşılıkları birbirinden farklı kelimeler olacağı için bahçe, cin, cinnet ve kalkan kelimelerinin aynı kelimenin türevleri olduğunu bir mealden görebilmek imkansızdır. Bu da Kur’an’ın Arapçasını anlayan birinin mealden okuyandan ne kadar fazla detay görebildiğini gösterir. Bu sebeple hiçbir meal Kur’an’a eşdeğer olamaz.
  • Namaz, oruç, abdest, peygamber gibi dini terimler Türkçe olmadıkları gibi Arapça da değillerdir ve Kur’an’da hiç geçmezler. Bu terimler dilimize Farsça’dan geçmiş ve oldukları gibi korunmuşlardır, Türkçe karşılıklarını bulmaya gerek duyulmamıştır. Bu durum kelimelerin, kulanıldıkları dînî terim hakkında hiç bir bilgi vermemesine sebep olmaktadır. Günde beş kez yaptığımız ibadete namaz denmesinin sebebi nedir? Bu kelime, bu ibadetle ilgili bize ne anlatmaktadır? Bu soruların bir Türk için cevabı yoktur. Hatta bu ibadet, hangi özelliğinden dolayı bu ismi almıştır sorusu namazın kelime anlamı bilinmediği için sorulamaz bile. Bu terimlerin Kur’an’daki karşılıkları ise Arapça kelimelerdir ve bu terimlerin bu kelimelerden türetilip kullanılıyor olmasının bir anlamı vardır. Meal okuyucusunun bunları mealden görmesi, bilmesi, anlaması mümkün değildir. Zaten mealci de bu kelimelerin anlamlarıyla bağlantılı Türkçe ifadeler kullanmayacak, Türkçe olmayan Türkçeleşmiş terimleri kullanacaktır. Bu sebeple meal okumakla Arapça bilerek Kur’an okumak hiçbir zaman aynı şey olmaz. 
  • Ne kadar iyi Arapça bilirse bilsin her meal yazarı Kur’an’da anlamını bilmediği bir kelimeyle karşılaşacaktır. Bu bir Arap için de geçerlidir. Zira Kur’an 1739 kökten oluşan inanılmaz bir kelime hazinesidir. Bu durumda insan çareyi muteber sözlüklere baş vurmakta arayacaktır. Bunun bir ileriki adımı da tefsirlere danışmaktır. Her iki durumda da devreye insan girmiş olacaktır. Sözlükleri de tefsirleri de insanlar yazmıştır. Mealcinin yapabileceği tek şey, aradığı kelimenin sözlüklerdeki anlamları içerisinden birini tercih etmektir. O da doğal olarak en doğru olduğunu düşündüğü anlamı seçecektir. Bu sıkıntı sadece meal okuyucusu için değil, bir Arap için de geçerlidir. İşte tam da bu yüzden Kur’an üzerinde çalışmanın, bizzat Rabbimiz tarafından belirlenmiş bir metodu vardır. Buna göre ayetler ayetleri açıklar. Her bir kelimenin hem sözlük anlamı kullanılır, hem de terim anlamı bir çok ayette tarif edilir. Bu özellik bir insanın yazdığı bir kitapta bulunamaz. Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunun en büyük göstergelerinden biri bu metottur. Bu sayede kelimelerin ve kavramların anlamları mealcinin sözlüklerden yapacağı tercihe bırakılmaz. Sözlük sadece kelime ile ilgili bir fikir verebilir. Kelimeyi terimleştirip kavram haline getiren ve tanımlayan bizzat Kur’an’dır. Bir mealden ise bunların hiçbiri elbette beklenemez. Bu yüzden Kur’an araştırmaları hiçbir zaman mealden yapılamaz. Bunun için sadece çok iyi Arapça bilmek de yeterli değildir. Metodu bilmek ve ekip halinde çalışmak şarttır.
  1. Kur’an’ın Kendi Özelliklerinden Kaynaklanan Sebepler
  • Kur’an’ın sıradan bir kitap olmadığı, onu ilk kez eline alan biri tarafından bile anlaşılabilir. Bir insanın kitap yazarken önemseyeceği şeyler Kur’an için geçerli değildir. Mesela konularına göre tasnif edilmemiştir. İlk bakışta sanki dağınık bir kitap gibi görünmektedir. Pek çok kıssa birden fazla kez anlatılır. Aynı olay farklı şekillerde anlatılabilmektedir. Kısacası kendine has ve ilk kez okuyan birinin alışık olmadığı için garipseyeceği bir üslubu ve yapısı vardır. Ancak diğer yandan onu Allah’ın Kitabı yapan da budur. Zira dağınık gibi görünen ayetler birbirlerine akıl almaz bir biçimde bağlıdır. Bir insan için önemli değilmiş gibi görünen küçücük bir detay, farklı bir konudaki bir problemin çözümünde en önemli anahtar olabilir. Kur’an’ın bu özelliği onu aynı zamanda tüm zaman ve mekanlarda problem çözen (hakîm), kendisinden üretim yapılan (mubarek) bir kitap yapan şeydir. Rabbimiz ayetlerini baş döndürücü bir ilişkiler ağı ile birbirine bağlamış ve bunu yapmakla Kitabını bizzat kendisi açıklamış, hiç bir insana açıklama yetkisi vermemiştir. Bu açıklamaya belli bir metotla ulaşılabileceğini bir çok ayette dile getirmiş ve ekip halinde Arapça ayet kümeleri oluşturarak çalışılırsa “hikmet” denilen doğru sonuca ulaşılabileceğini bildirmiştir. Kur’an’ın bu özelliği sadece Arapça orijinali için geçerlidir. Bu yüzden Arapça ayet kümeleri halinde tafsil edildiği bildirilir. Bir mealde böyle bir özellik olamayacağı çok açıktır. Dolayısıyla hiçbir meal Kur’an’ın yerini tutmaz. Hiçbir mealden hüküm çıkarılamaz, fetva verilemez, yorum yapılamaz, insanları bağlayıcı sonuçlar çıkarılamaz. Arapça bilmeden bunları yapmak imkansızdır.
  • Kur’an içerisinde 1739 kök, yani birbirinden ayrı anlama gelen kelime vardır. Yaklaşık 600 sayfalık bir kitapta bu kadar çok farklı anlamda kelimenin bulunması Kur’an’ın bir başka ulaşılmaz özelliğidir. Kur’an metnindeki bu akıl almaz zenginliği bir meale aktarmak imkansızdır. Bu durum Kur’an’da geçen bir çok kelimenin birbirinin yerine kullanılabileceği yanılgısını oluşturmuştur. Oysa Allah’ın Kitabında birbirlerinden lafzen farklı olan ibarelerin birbirlerinin yerine kullanılabilecek şekilde eş anlamlı olduğunu düşünmek Kur’an’a insan elinden çıkma bir kitap olarak bakmak anlamına gelir. Rabbimizin hiçbir tercihi anlamsız olmayacağı için kelime tercihlerinin de mutlaka bir anlamı olmak zorundadır. Örnek vermek gerekirse, Nisâ Suresinin 3. ayeti meallerde şu şekilde karşımıza çıkmaktadır:

Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.

Bu mealde 3 kez adalet kelimesi geçmektedir. Doğal olarak meali okuyan kişi ayetin Arapça orijinalinde bu kelimelerin üçünün de aynı kelime olduğunu düşünecektir. Oysa üçü de birbirinden farklı kelimelerdir. İlki kıst قسط, ikincisi adl عدل, üçüncüsü ise avl عول kelimesidir. Bu kelimelerin üçünün de aynı anlama geldiğini düşünmek Allah’a acziyet atfetmek ve Kitabına hakaret olacaktır. Bir başka örnek olarak, her ikisi de gizlemek olarak çevrilen ihfâ إخفاء ve kitmân كتمان kavramları verilebilir. Her ikisi de gizleme olarak çevrileceğinden, meal okuyan biri ayette geçen ifadenin ihfa mı yoksa kitman mı olduğunu asla göremeyecektir. Oysa bu iki kavram arasında direkt olarak ayetin anlamına etki eden çok hayatî farklar vardır. Bu farkları ortaya çıkarmak, uzmanlık ve büyük gayret gerektiren teknik bir iştir. Herkes bu teknik bilgiye sahip olmak zorunda değildir. Bunu işi bu olan, bunun için eğitilmiş insanlar yapacaklardır.

Yine Kur’an’da, hepsi de meallere “dönmek” olarak yansıyan 16, “korkma” kelimesiyle karşılanan 7 ayrı kelime vardır. Bu kelimelerin arasında anlam farkları vardır ve hiçbiri diğerinin yerine kullanılamaz. Üstelik bu farkları çoğu zaman sözlüklerde dahi görmek mümkün değildir. Bu farklar ancak Kur’an araştırılarak tespit edilebilir. Bazen iki kavram arasındaki farkı tespit edebilmek yıllar sürebilir. Bugün hiçbir Arap, dili böyle zengin bir şekilde kullanmaz, kullanamaz. Örneğin hiçbir Arap her ikisi de “gelmek” anlamında olan cae جاء ve eta أتى kelimeleri arasında bir fark görmez ve bu kelimeleri birbirlerinin yerine kullanır. Oysa Kur’an’da bu iki kelime aynı konuda bile kullanılsa, mutlaka bir fark olması gerekir. Hatta aynı ayette her iki kelimenin de kullanıldığı görülür. Bu durum bu kelimelerin eş anlamlı olduğunu değil, aralarındaki ince farktan dolayı bir şeye dikkat çekildiğini gösterir. Meallerde her ikisine de mecburen “gelme” anlamı verileceği için kavramların farklı olduğunu meal okuyucusunun ruhu dahi duymayacaktır. Sırf bu açıkladığımız sebep yüzünden bile meali Kur’an’a eşdeğer görmek Kur’an’a hakaret ve meal yazarını ilahlaştırma olarak değerlendirilmelidir. Kur’an’ın farklı kelime tercihlerini “Arapça’da böyle şeyler olur, kelimeler birbirinin yerine kullanılır” şeklinde savunmak da bir insanın düşebileceği en talihsiz durumdur. Evet, Arapça’da böyle şeyler olabilir ama Kur’an’da asla olmaz. Çünkü o Allah’ın Kitabıdır. Kur’an Arapça’dır ama Kur’an dışında Arapçayı günlük lisan olarak kullananlar insanlardır. Bir dili Allah’ın kullanması ile insanın kullanmasını birbirine eş tutmak en hafif ifadeyle basiretsizliktir. 

  • Kur’an’ın mucizevi kelime zenginliğinin yanısıra o kelimeleri kullanımındaki en küçük farklılık da anlama etki eden bir durumdur. Aynı kelimenin farklı bir harf-i cerle kullanılması bu durumun en güzel örneklerindendir. Mesela Türkçe’ye inanmak olarak çevrilen âmene آمن fiili mef’ûl (nesne) alırken iki ayrı harf-i cer kullanır. Eğer “ba” ب harfi ile kullanılıyorsa iman etmek, güvenmek, “lam” ل harfi ile kullanılıyorsa sadece inanmak anlamına gelir. Bu sebeple Allah ve diğer iman edilmesi gereken şeyler sayılırken hiçbir zaman lam ile gelmez. Daima “amentü llahi”de olduğu gibi “b” harfi ile geçer. Ancak “size inanmazlar” derken imandan değil, salt söze inanmaktan bahsedildiği için “lam” harfi ile geçer. Bu türden detayları bırakın meal okuyucusunu, dikkatli bir şekilde yoğunlaşarak, belli bir araştırma için okumuyorsa bir Arap’ın görmesi de mümkün değildir. Kısacası bir meal asla Kur’an’ın yerini tutmaz, yanına bile yaklaşamaz. 
  • Kur’an’ın başka bir dildeki çevirisinin onun yerini tutamayacağı Kur’an’da da çok açıktır. Bunların başında Kur’an ayetlerinin muhkem ve müteşabih özellikte olmaları gelir. Müteşabih ayet, benzeşen, birbirlerine benzeyen ayetler demektir. Bu benzerlik lafzen de olabilir, mânen de. Takdir edilecektir ki ayetler arasındaki benzerliği ancak Arapça orijinal metin üzerinden görebilmek mümkündür. Arapçası birbirine çok benzeyen iki ayet, aralarındaki küçük bir farklılıktan dolayı dilimize hiç de benzemeyen şekilde çevrilebilir. Ayrıca bir ayetin meali artık “ayet” olamayacağı için ayet mealleri arasında bir benzerlik aramak da anlamlı değildir. Çünkü müteşabih olan ayetlerdir onların mealleri değil. Bir ayetin meali ayet değildir. 

Kur’an kendisinin Allah’tan gelen bir Kitap olduğunun delillerinden birini önceki Kitapları tasdik etmesine bağlar. Dolayısıyla tasdik konusu Kur’an’ın en önemli konularından biridir. Önceki Kitapların mensuplarının ancak tasdik ilişkisini gördükleri takdirde Kur’an’a uyma zorunlulukları doğacaktır. Kur’an’ın kendisinden önceki kitapları tasdik ediyor olması da mealin onun yerini tutamayacağının güzel bir göstergesidir. Çünkü Kur’an’ın meali ile önceki kitaplar arasında tasdik ilişkisi kurmak mümkün değildir. Bu duruma bir örnek vermek yerinde olacaktır. Taha Suresi’nin 78. ayeti şöyledir:

فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُم مِّنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ ‎

Derken Firavun ordularıyla birlikte onların peşine düştü. Ama denizden onları örten örttü. (Taha 20/78)

Aynı olayın Tevrat’taki anlatımı ise şöyle dilimize çevrilmiştir:

“Geri dönen sular savaş arabalarını, atlıları, İsrailliler’in peşinden denize dalan firavunun bütün ordusunu yuttu. Onlardan bir kişi bile sağ kalmadı.” (Çıkış 14:28)

Tevrat mealinde “yuttu” olarak yer alan kelimenin İbranice orijinali “kasah” fiilidir ve “örttü” anlamına gelir. Bu kelime Kur’an’da “ğaşiye غشي” şeklindedir ve “örttü” anlamına gelir. Yani aslında İbranice’deki kelime ile aynı kelimedir. Her iki Kitap arasındaki kelime tercihlerinde gösterilen bu titizlik boşuna değildir. Tevrat’ı bilen bir uzman Kur’an’daki bu ifadeyi gördüğünde, aslında yüzlerce farklı şekilde ifade edilebilecek olan bu olayda kelimelerin bile aynı olmasından dolayı tasdik ilişkisini kolaylıkla kurabilecektir. Böyle bir detayı ve dolayısıyla Kitaplar arasındaki tasdik ilişkisini meal üzerinden tespit etmek olanaksızdır. Görüldüğü gibi Tevrat’ın meali için de aynı durum geçerlidir.

Meal Okumak Kur’an Okumak Değilse Nedir?

Yazının başında, okumanın ancak anlama gerçekleşiyorsa mümkün olabileceğini, anlamayla sonuçlanmayan hiçbir faaliyetin okuma olmadığını görmüştük. Ardından Arapça bilmeyen birinin Kur’an’ı anlayabilmesi için tek seçeneği olan meal okumanın Kur’an okumaya eşdeğer tutulamayacağını detaylı bir şekilde ortaya koyduk. Bu durumda bu tek seçeneği değerlendiren bir kişi meal okumakla Kur’an okumuş olmayacaksa ne yapmış olacak sorusunun da cevaplanması gerekmektedir. 

Her mümin Allah’ın dinini Allah’ın Kitabına göre yaşamak zorundadır. Çünkü o Kitap’tan hesaba çekilecektir. Bunun için de Kitabı anlaması bir zorunluluktur. Ancak elbette herkesin Arapça öğrenmesi mümkün değildir. Hatta gerekli de değildir. Çünkü bu, tedavi olabilmek için herkesin doktor olmasını beklemeye benzer. Nasıl ki ateş ölçüp tansiyona bakabilen herkesin tıp fakültesi bitirmesine gerek yoksa Kur’an’da Allah’ın ne dediğini anlayabilmek için de herkesin Arapça bilmesine gerek yoktur. Ve nasıl ki tansiyon ölçebiliyor diye herkes cerrah olup ameliyat yapamıyorsa meal okuyan birinin de Kur’an okuyormuş gibi mealden bir takım sonuçlara varması ve uygulaması mümkün değildir. 

Meal okumanın Kur’an okumak anlamına gelmemesi gereksiz bir iş olduğu anlamına gelmez. Aksine meal okumak Arapça bilmeyen bir mümin için olmazsa olmaz bir görevdir. Ancak okuduğunun bir insan tarafından ortaya konduğunu ve Allah’ın Kitabının taşıdığı sayısız özelliği taşımasının imkansız olduğunu bilmek de bir meal okuyucusunun görevidir. Bu sebeple mealden anlaşılanla amel edilmesi, meale dayanarak hüküm verilip çıkarım yapılması, meallerden işine geleni tercih ederek hocalık taslanması kabul edilemez. 

Samimi bir mümin meal okuyarak Allah’ın emir ve yasaklarını net bir şekilde öğrenip hayatına taşıyabilir. Fakat meali Kur’an yerine koymak, detaylı ve uzmanlık gerektiren bir çalışmayla ortaya konabilecek konuları mealle anlamaya kalkmak yanlıştır. Nitekim yukarıda da gördüğümüz gibi Bakara Suresi’nin 187. ayetini Diyanet İşleri Başkanlığının mealinden okuyup ona göre amel etmek isteyen biri imsak vaktinin tespitinde kendisinin de sorumlu olduğunu göremeyecek, Diyanet ne derse onu yapmakla doğru yaptığını zannedecektir. Oysa ayete göre Diyanet’in belirlediği imsak vaktinin, gerçek vakitten en az 1 saat önce olduğu, dolayısıyla o saatte sabah namazının kılınamayacağı kesindir. Bu kişinin vebali mealciye yükleyerek sıyrılması mümkün değildir. Burada asıl hata, insanın yazdığı bir metni Allah’ın indirdiği metinle aynı seviyede görülerek yapılmış olur.

Elimizdeki mealler içerisinde aynı konuda birbirlerinden tamamen farklı şeyler söyleyenlerin, aynı ayete birbirine zıt anlamlar verenlerin bulunduğu bir gerçektir. Oysa Allah’ın Kitabı bir tanedir. Bir konuda birden fazla doğrunun olması da mümkün olmadığına göre Kur’an meali olduğu söylenen eserlerin bir bölümünün Kur’an meali olamayacağı kesindir. Ancak okuyucunun bunu ayırt etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla meal okumak hiçbir zaman için Kur’an okumak olamayacaktır.

Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda meal okumak hiçbir zaman Kur’an okumak olmayacaktır ama Kur’an’ı anlama gayretinin bir göstergesi ve başlangıcı olacaktır. Meal okuyan kişi Allah’ın Kitabını anlama yolculuğunda ilk adımı atmış olmaktadır. Allah’ın yarattığı ayetleri okumak da kolay bir iş değildir. Üstelik belli bir seviyenin üzerinde bir okuma için disiplinli bir çalışma ve yıllar sürecek bir emek gerekir. İndirilmiş ayetlerin de bundan farkı yoktur. 

Bir astronomun Güneş ile ilgili bilimsel bir çalışma yürütmesi, Kur’an’ı Arapça orijinalinden okuyup anlamak ve üzerinde çalışmaya benzetilirse, meal okumak Güneş ile ilgili bir ansiklopediden veya internetten bilgi edinmeye benzer. Eğer bu kişi Güneş ile ilgili uzmanlaşmak ve tüm insanlığa faydalı bilgiler vermek istiyorsa bu konuda metodik ve disipliner bir çalışma içerisine girmeli, astronomi biliminin terminolojisini öğrenerek doğru çalışmayı yapmak ve kendisini geliştirmek için gayret göstermelidir. Bunu herkes yapamaz, gerekli de değildir. Ancak herkes interneti kullanarak Güneş hakkında belli bir seviyede bilgi sahibi olabilir.

Kısacası dili bilinmeyen bir metnin seslendirilerek telaffuz edilmesi zaten okuma olarak adlandırılamaz. Dolayısıyla Kur’an’ı Arapça kelimeleri seslendirerek okumak, aslında okumak değil, sayıklamaktır. Arapça bilmeyen birinin yapması gereken meal okumaktır. Kur’an okumak ise uzmanlık gerektiren bir iştir. Üstelik bu durum bir Arap için de bir Türk için olduğundan farklı değildir. Bir eylemin Kur’an okumak adını taşıyabilmesi için Kur’an’ın içeriğine, metoduna, diline ileri seviyede hakimiyet gerekir. Bu konularda birikimi olmayan bir Arabın yaptığı sıradan bir okuma ile bir Türk’ün meal okuması arasında büyük bir fark yoktur. Her ikisi de belli bir seviyede bir şeyler anlayacaktır. Kur’an’dan hayatına yön verecek şekilde, hareketlerini bağlayıcı hükümlere ulaşmak sıradan bir Arap için de mümkün değildir. 

İşte bundan dolayıdır ki Kur’an’da, Kitap üzerinde çalışan kişiler ile diğer insanlar birbirlerinden ayrılmıştır. Allah’ın Kitabı üzerinde uzman olan kişiler için “ehl-i Kitap” ifadesi kullanılırken, sadece Kitap indirilmiş bir topluma mensup olan sıradan insanlar için “ûtu’l Kitap” ifadesi kullanılır. Hatta Kitap bilgilerinin derecelerine göre “ilim verilmiş olanlar”, “ilim sahipleri”, “ilimde derinleşmiş olanlar” gibi pek çok tasnif yapılmıştır. Bütün bunlar Kur’an üzerinde çalışmanın ayrı bir iş olduğunu, herkes tarafından yapılmasının da mümkün olmadığını göstermektedir. Tabi uzman olan kişilerin de insan olması, isteyen ve gerekli gayreti gösteren herkesin Kur’an üzerinde ileri seviyede çalışabileceğini de gösterir. Yeterince emek veren herkes Allah’ın yardımı ve izniyle Arapçayı çok iyi derecede öğrenebilir, Kur’an’ın metoduna hakim olabilir. Kur’an kavramlarını Kur’an’dan öğrenmenin yolunu kavrayabilir ve bu konuda bilgili olanlarla birlikte çalışarak kendini geliştirebilir. Buna da ancak saygı duyulur. Ancak Arapça’yı iyi derece bilmeden, sadece meal okuyarak bilgiçlik taslamak, ayet yorumlamak, ahkâm kesip fetva dağıtmak, olur olmaz yerlerde araba plakası okuyor gibi ayet numaraları fışkırtmak bir mümine yakışmayan hadsizliklerin başında gelir. Hele hele Kur’an’ın ne dilini ne metodunu bilmediği halde, beğendiği mealcinin ayete verdiği çarpık anlamlarla, kendi işkembesinden çıkardığı komik bir metodolojiyle insanları doğru olduğunu sandığı yola çağırmak için kitap yazıp program yapmak, bir insanın dünya hayatında düşebileceği en alçak seviye olsa gerektir. 

Sonuç olarak meal okumak her müminin hayat boyu sürdürmesi gereken Allah’ın Kitabını anlama görevinin en alt kademesi, başlangıç seviyesidir. İmkanları ölçüsünde herkes bu seviyeyi yükseltebilir. Bu seviye sadece Allah’ın Kitabını anlamak, temel emirleri, ibadetleri kavramak içindir. Anlaşılmayan yerler her zaman olacaktır. Bunun için yapılması gereken Rabbimizden yardım istemek ve ayetleri doğru anlamak için bu konuda doğru çalışmaları yaptığı bilinen kişilerden yardım alarak çalışmaktır. Allah samimi kullarını mutlaka gerçeğe ulaştırır. Bu gibi anlaşılamayan noktaları aşmada zaman zaman birkaç meali birlikte okumak bile etkili bir yöntem olmaktadır. Unutulmamalıdır ki bahsini ettiğimiz kitap Allah’ın Kitabıdır. Allah’ın yarattığı bir ayeti anlamak bile çoğu zaman birkaç nesil süren bir iştir. Meal ve tefsir yazan alimlerin bile anlayamadıkları, içinden çıkamadıkları sayısız ayet vardır. Bu çok normal bir durumdur. 

Ayrıca mealin Kur’an olmaması ibadetleri meal okuyarak yapmanın da mümkün olmadığını gösterir. Rabbimiz şöyle buyurur:

وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ‏ وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ وَلَا تَكُن مِّنَ الْغَافِلِينَ 

Kur’ân okunduğu zaman ona kulak verin ve sessiz olun ki iyilik bulasınız. Öğle ve ikindide, içten içe yalvararak, korku içinde, yüksek olmayan bir sesle Rabbini zikret. Sakın ilgisiz davrananlardan olma! (A’râf 7/204-205)

Ayette günün belli vakitlerinden bahsedilmesi buradaki zikrin namaz, okunan Kur’an’ın da namazda yapılan kıraat olduğunu gösterir. Bu da demektir ki namazda Kur’an okunacaktır. Bir meal asla Kur’an olamayacağına göre namazda meal okunarak ibadet yapılamaz. Zikir ifadesinin akılda tutulan bilgi anlamına gelmesi namazda okuduğumuzu anlamanın tercih edilmesi gereken bir şey olduğunu gösterir. Ancak bu, namazda okunanın meal değil Kur’an olması zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Bazı kişiler Nisâ Suresinin 43. ayetinden hareketle namazda kişinin ne dediğini anlaması gerektiğini öne sürseler de o ayet buna delil olmaz. Çünkü ayette ne dediğini bilmekten bahsedilmektedir, anlamaktan değil. Kişi okuduğunun ayet olduğunu biliyorsa namazını kılar. Olması gereken, namazda okunan surelerin anlamlarını da bilmek ve zihinde canlandırmaktır. Bir mümin bunun için çaba sarfetmelidir. Bunu yapamamak en hafif ifadeyle ayıptır. Ancak okuduğu ayetin Türkçe anlamını bilmeyen birinin mealle namaz kılması caiz görülemez. Çünkü meal Kur’an olmadığı için meal okumak da kıraat olmayacaktır.

Günümüzde var olan Türkçe meallerin sayısı yüzlerle ifade edilmektedir. Buna rağmen Allah’ın dininin Türkçe konuşanlar arasında hakim olduğu söylemekten çok uzak olduğumuz da ortadadır. O halde ya meal okuyucusu sayısı meal yazanların zannetikleri kadar fazla değildir, ya da yazdıkları mealler anlaşılmamaktadır. Bu konudaki şahsi kanaatimiz birinci ihtimalin doğru olduğu yönündedir. Türkçe konuşan insanların büyük çoğunluğunun dinlerini kaynağından öğrenip yaşamak gibi bir dertleri bulunmamaktadır. Meallerin çok olmasının sebebi okuyucunun fazlalığından değil, kendisini göstermek isteyen hocaların fazlalığındandır.

Allah’ın Kitabını okumaya nereden başlayacağını bilemeyen, meallerdeki farklılıklardan dolayı hiçbir meale güvenmeyen, Arapça da bilmeyen kardeşlerimiz meal okumaktan vaz geçmemelidirler. Hatta aynı anda birden fazla meal okumalıdırlar. Böylece bir ayetle ilgili farklı mealler gördüklerinde okuduklarının sadece meal olduğunu, Kur’an olmadığını hatırlamaları kolay olacaktır. Bu gibi ayetler ve anlamadıkları noktalarla ilgili Allah’tan yardım isteyip bilenlere danışmaları ve verilen meali kendilerine açıklamalarını istemeleri faydalı olacaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here