islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
32,5969
EURO
34,7289
ALTIN
2.496,30
BIST
9.524,59
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Yağmurlu
14°C
İstanbul
14°C
Yağmurlu
Cumartesi Açık
20°C
Pazar Az Bulutlu
21°C
Pazartesi Az Bulutlu
23°C
Salı Az Bulutlu
22°C

Muhafazakâr Siyasetçiler Tekelci Laiklikten Beslenir

Muhafazakâr Siyasetçiler Tekelci Laiklikten Beslenir

Mehmet Pala: Muhafazakâr Kesimle Seküler Kesim Ayrı Değildir

“Diriliş Ertuğrul” ve “Nöbet” adlı dizilerde rol alan Mehmet Pala, sanat hayatı ve kariyerine ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulundu. Türkiye’de kültür sanat alanında yerli ve millî olunması gerektiğini belirten Pala, “Batıya olan platonik aşkla ilerleyemeyeceğimizi gördük. Gerek tiyatrolar gerekse dizi filmler olsun, Batı aşkıyla yanıp tutuşan sanattan bir şey çıkmıyor. O biz değiliz.” diye konuştu. Pala, Türk sanatçıların dünya sanatına kendilerinden bir şey katması gerektiğine dikkati çekerek, seküler kesimin doğuyu yok saydığı ve muhafazakârların da sanat dallarına eğilmediği değerlendirmesinde bulunarak, “dünyanın hiçbir yerinde muhafazakâr kesimle seküler kesim ayrı değildir. Hepsi sanatın içinde vardır.” iddiasında bulundu.

Muhafazakâr Siyasetçiler Tekelci Laiklikten Beslenir

Gerek sanat, gerek edebiyat, gerekse siyaset ile ilgili kavramların hemen hepsini Batı’dan almış bir milletiz. Özellikle aydınlanma sonrası Türk diline “kazandırdığımız” kavramlar, çalkantılı Batı toplumlarında birbirine tepki olsun diye ortaya çıkmıştır. Mesela edebiyat dünyasında romantizm, klasisizme ve ekspresyonizm ise empresyonizme tepki olarak doğmuştur. “Sağ-Sol” kavramlar da ha keza öyle. Muhafazakârlık (Conservatism) ise Fransa’da ‘Aydınlanma’ ve ‘Devrim’e bir tepki olarak doğan, köktenci ve totalci değişim projelerine karşı siyasî bir tutumdur. Muhafazakârlık, bu bağlamda mevcut sosyal, kültürel yapıya (statükoya) hayat veren değer ve normlara, kurumlara, gelenek ve göreneklere bağlı olma ve bunlarla köklü bir değişiklik tasvip etmemeye dayanan bir dünya görüşüdür.

Kökü Fransa’ya dayansa da 1832 yılında İngiltere’de Kralın haklarını savunan “Tories” partisi yerine kurulan “Muhafazakâr Parti” de bu doğrultudaki ilk siyasi partidir. Böylece muhafazakârlık, zaman içinde özellikle liberalizme ve yenilikçi reformlara karşı şüpheli bakan bir sosyal ve siyasî doktrin hüviyetini kazanmış oldu.

Muhafazakârlar, merkezî bir güç ve otorite sistemi bulunmadan istikrarlı bir toplumun olamayacağına inanır. Kendini muhafazakâr-demokrat parti olarak tanımlayan AK Parti’nin “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini” halk oylamasıyla kurmasının perde arkasındaki sebep işte bu görüşe dayanmaktadır. Devletin sınırlandırılmasına karşı çıkan ve devlete itaati esas alan muhafazakâr düşüncenin öncülerinden olan İngiliz siyaset bilimcisi Norman Barrry bunu “Devlete İtaat ve Kanunlara Riayet Mistisizmi” olarak ifade etmiştir. Bu yönüyle muhafazakârlık, “bireyci” olmaktan ziyade “kamusal/toplumcu” bir doktrindir. Bireyden, ferdî özgürlüklerden ziyade aile, toplum ve devlet hukuku önemlidir.

Gelelim muhafazakârlığın liberalizm ile birleştiği noktalara. Her iki dünya görüşü de demokrasiyi, serbest piyasa ekonomisini ve din-devlet işlerinden birbirinden ayrılmasını öngören LAİKLİĞİ savunur. Sadece laikliğin uygulanmasında aralarında bazı farklar vardır. Mesela muhafazakârlar, din ve ahlâkın devlet tarafından kontrol edilmesi, korunması ve gözetilmesini isterken, liberaller, din ve dinî kuruluşların/cemaatlerin tamamen bir özgürlük ikliminde olmasını savunur.

Muhafazakâr-demokrat Ak Parti iktidarının devlet eliyle Kemalist anayasal sisteme uygun bir şekilde kurulmuş olan Diyanet’in statükocu, tekelci ve monolitik din hizmetlerini önemsemesinin ideolojik perde arkasında işte bu “tekelci laiklik” anlayışı yatmaktadır. Kemalist sistemin bütünüyle değişime uğratılması kabul edilmez ama mevcut sistem içinde bireysel inançlardan ziyade devletin uygun gördüğü merkezî din anlayışı hâkim olmalı ve herkes bu doğrultuda inanmalıdır.

Neo-muhafazakâr din, edebiyat ve sanat anlayışında da bu alanda meşgul olanlar, devletin başkanına, rejimine, otoritesine ve laik yapısına saygı duymalıdır. Muhafazakâr demokratlar, laikliği kendi kontrolünde tutan bir devlet modelini benimser. Türkiye örneğinde olduğu gibi Diyanete, her zaman hükümet hâkimdir. Din hizmetleri böylece resmî kalıplar-ideolojiler çerçevesinde memur statüsünde din adamları tarafından yerine getirilir. Kısacası, din, resmîleştirilir veya kamulaştırılır. Böyle bir laik sistemde, dinî cemaatler tam özgür ve özerk değildir. Son günlerde Diyanet’in dinî cemaatleri sakıncalı gösteren “Gizli Rapor”u da işte tam da bu tekelci zihniyetin bir tezahürü olsa gerek.

Türkiye’de melun 15 Temmuz darbe girişiminden sonra demokratik laiklik yani tarafsız laik devlet modeli daha da tartışılır hâle gelmiştir. Muhafazakâr otorite anlayışı bu şekilde devam ederse devletin, din ve vicdan hürriyetini, hem kapsam (özel-kamu alanı ayırımı yapmadan), hem de dinî gruplar açısından (dinî cemaatler arasında ayırım yapmadan) hiçbir sınırlama ve ayırım koymaksızın teminat altına alınması projeksiyonu hayal olacaktır.

Normal şartlarda demokratik laik düzende devlet, farklı din ve inançlara saygılıdır, içişlerine karışmaz, dinî cemaatler de devletin içişlerine karışmamakla beraber, örgütlü bir sivil toplum (cemaat) olması hasebiyle, diğer menfaat grupları gibi, siyasî konularda fikirlerini demokratik bir ortamda serbestçe açıklar ve siyaseti, kendi dünya görüşlerine göre etkilemeye gayret eder.

İşleyen ileri demokrasilerde dinî cemaatler, bazı konularda devletle fikrî çatışmalara da girebilir, uzlaşma sağlanamadığı durumlarda dinî cemaatler halkı bu konularda uyarabilir ve gerekirse hükümetlere sivil muhtıra (oy vermeme tehdidi) dahî verebilir. Diğer taraftan devlet, uzlaştığı dinî cemaatlerin eğitim, sosyal hizmetler, manevî hizmet gibi faaliyetlerini engellemediği gibi, bunlara maddî ve lojistik destek de verebilir.

Ama öyle görünüyor ki Türkiye’de dinî cemaatler, muhafazakâr siyasî otoritenin artan bu tekelci yaklaşımı karşısında kapanma/yasaklanma riskine karşı korporatist bir işbirliğine girme temayülünü göstererek, “sarı sendikacılığa” soyunmuş durumdadır.

Ezcümle

Dizilerde rol alan Mehmet Pala ne demişti: “Dünyanın hiçbir yerinde muhafazakâr kesimle seküler kesim ayrı değildir. Hepsi sanatın içinde vardır.” Doğru söylemiş. Muhafazakârlar ile seküler bir dünya görüşüne sahip olan laikçiler/Kemalistler arasında temelde hiç bir fark yoktur. Fark olmadığı gibi liberallerden farklı olarak her iki kesim de tekelci bir sanat, edebiyat ve din anlayışını savunur.

Türkiye’de Diyanet aracılığıyla yürütülen din hizmetleri de T.C. Devletinin resmî ideolojisi olan Kemalizm çatısı altında yapıldığı müddetçe muhafazakârlarla laikçiler arasında tam bir uyum havası esecektir. Çünkü her iki kesim de bu zihniyetin aynı yolcusudur. Çünkü hep beraber yürümekteler bu yollarda. Çünkü hep beraber ıslanmaktalar yağan yağmurda. Şimdi muhafazakârlığı yerli ve millî bir duruş ve görüş gibi gören dindar kardeşlerime bu yazımı yeniden okumalarını ve üzerinde tefekkür etmelerini istirham edeceğim. İşte belki de tam da bu durumlarda tecdid-i iman gerekli olabilir…

Prof. Dr. Ali SEYYAR

Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.