
Hindistan, kültürel çeşitliliği ve çoğulcu yapısıyla dünya çapında tanınan bir ülke olarak, tarihi camilere yönelik sistematik hedef alma ve yıkımlarla bu temel idealleri giderek zedelemektedir. Hindistan’ın toplumsal tarihinde bir dönüm noktası olan 1992’deki Babri Mescidi’nin yıkımından bu yana, 2024 yılında 11 Aralık’ta Uttar Pradesh’te yıkılan Noori Mescidi de dahil olmak üzere en az 28 cami ortadan kaldırılmıştır. Bu eylemler, genellikle tapınakların yeniden kazanılması veya kentsel yeniden planlama gibi anlatılarla gerekçelendirilmiş ve doğrulanmamış iddialar ya da yapay şehir planlama gerekçeleriyle desteklenmiştir. Ancak bu yıkımlar, Müslüman toplumu marjinalleştirme, kültürel miraslarını silme ve tarihi, BJP (Bharatiya Janata Party) ile onun ideolojik kökeni olan RSS’nin (Rashtriya Swayamsevak Sangh) siyasi hedefleri doğrultusunda yeniden yazma çabalarının derinlemesine bir parçası olarak görülmektedir. Bu tür eylemler, Hindistan’ın toplumsal dokusunu bozmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal kutuplaşmayı artıran bir siyasi araç olarak da kullanılmaktadır.
Müslüman mirasının bu sistematik olarak yok edilmesi, Hindistan’ın çoğulcu kimliğini koruma ve laiklik ile eşitlik gibi anayasal değerleri savunma gerekliliğini vurgulayan Asaduddin Owaisi ve Noushad Siddique gibi liderlerden ciddi eleştiriler almıştır. Owaisi, bu eylemleri Hindu merkezli bir ulus yaratmayı amaçlayan önceden planlanmış stratejiler olarak nitelendirirken, Siddique, bu camilerin kültürel ve tarihi önemine dikkat çekmiş ve bunların hedef alınmasının ardındaki ideolojik motivasyonları vurgulamıştır. Bu yıkımlar, yalnızca münferit olaylar olarak görülmekten ziyade, Hindistan’ın zengin kültürel mirasına yönelik kasıtlı bir saldırıyı simgelemekte ve ülkenin laik ve demokratik ideallere bağlılığını sorgulatmaktadır. Bu yapılarının kaybı, yalnızca fiziksel bir silme eylemi değil, aynı zamanda Müslüman toplumun daha geniş bir kültürel ve tarihsel dışlanmasını ifade etmektedir.
6 Aralık 1992’de Ayodhya’da Babri Mescidi’nin yıkılması, Hindistan’ın toplumsal tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. 16. yüzyılda inşa edilen mescit, Hindu tanrısı Ram’ın doğum yeri olduğu iddiasıyla bir Hindutva grubu tarafından yıkılmıştır. Bu yıkım, ülke genelinde toplumsal ayaklanmalara yol açmış ve BJP’nin (Bharatiya Janata Party) siyasi yükselişini hızlandırmıştır. Yıkım, Hindu mirasının yeniden kazanılması olarak sunularak, partinin tabanını genişletmiş ve dini meseleleri siyasi stratejisinin merkezi bir unsuru haline getirmiştir.
2019 yılında Hindistan Yüksek Mahkemesi, yıkımın yasa dışı olduğunu kabul etmiştir; ancak ihtilaflı araziyi bir Ram tapınağı inşa edilmesi için tahsis etmiştir. Bu karar, daha fazla toplumsal huzursuzluğu önleme çabası olarak çerçevelense de, diğer camilere yönelik benzer iddiaları cesaretlendirmiş ve sözde Hindu tapınaklarıyla ilişkilendirilen alanların “geri kazanılması” yönündeki Hindutva gündemini meşrulaştırmıştır.
Uttar Pradesh’teki Noori Mescidi’nin 11 Aralık 2024’te yıkılması, bu modelin devamını simgelemektedir. 200 yıllık cami, bir kentsel gelişim planını engellediği iddiasıyla mahkeme kararıyla yıkılmıştır. Ancak tarihçiler ve toplum liderleri, bu yıkımın önceden planlanmış ve ideolojik olarak motive edilmiş olduğunu öne sürerek bu anlatıya itiraz etmişlerdir.
1992’den bu yana, Hindistan genelinde en az 28 tarihi cami, benzer anlatılar temelinde hedef alınmış veya yıkılmıştır.
Birincisi, “Tapınak Geri Kazanımı Anlatıları” adı verilen bir gerekçe, yıkımların temelini oluşturmaktadır. Camilerin Hindu tapınaklarının kalıntıları üzerine inşa edildiği iddiaları, genellikle kesin olmayan arkeolojik kanıtlara, doğrulanmamış sözlü geleneklere veya Hindu rahiplerin iddia edilen vizyonlarına dayanmaktadır. Bu iddialar, camilere yönelik saldırılarda tekrar eden bir tema haline gelmiştir.
İkinci olarak, “Kentsel Yeniden Gelişim Anlatıları” da yaygın bir gerekçe olarak öne çıkmaktadır. Camilerin şehir planlamasını veya yeniden geliştirme projelerini engellediği iddiaları, sıklıkla bu yapıların “yasal olmayan işgaller” olarak etiketlenmesine yol açmaktadır. Ancak bu iddialar, camilerin uzun süredir var olan ve tarihsel olarak önemli olan statüsünü göz ardı etmektedir.
Örneğin, Noori Cami, Uttar Pradesh (2024), kentsel yeniden gelişim bahanesiyle yıkılmıştır. Ancak önceki şehir planlarında bu tür projelere dair herhangi bir ibare bulunmaması, eleştirmenlerin yıkımı önceden planlanmış ve Hindutva gündemleriyle uyumlu bir eylem olarak nitelendirmesine yol açmıştır. Benzer şekilde, Akhunji Cami, Delhi (2024), Ocak 2024’te, tarihçiler ve korumacılardan gelen itirazlara rağmen, imar ihlali iddialarıyla yıkılmıştır. Ayrıca, Gyanvapi Camisi, Varanasi üzerindeki hukuki tartışmalar, caminin bir tapınak kalıntısı üzerine inşa edildiği iddialarıyla körüklenmiş ve bölgedeki kutuplaşmayı artırmaya devam etmiştir. Bu örnekler, Hindistan’da camilere yönelik sistematik hedef almanın ve kültürel mirasın silinmesi çabalarının rahatsız edici bir modelini ortaya koymaktadır.
Bu eylemlerin temelinde tarih manipülasyonu yatmaktadır. Camilerin Hindu tapınaklarının kalıntıları üzerine inşa edildiği yönündeki tekrarlanan iddialar, genellikle arkeolojik bulguların seçici yorumlarına veya spekülatif kanıtlara dayanan bir gerekçeye dönüşmüştür. Bu anlatılar, Hindistan’ın karmaşık tarihini, Hindu mağduriyeti ve Müslüman saldırganlığı şeklinde basitleştirilmiş bir ikiliğe indirgemektedir.
Babri Mescidi davası, bu eğilimin en belirgin örneğidir. Hindistan Arkeolojik Araştırma Kurumu’nun (ASI) bulguları kesin olmamasına rağmen, önceden var olan bir tapınak anlatısını desteklemek için seçici bir şekilde yorumlanmıştır. Benzer stratejiler, Gyanvapi Camii ve diğer alanlardaki ihtilaflarda da kullanılmış, toplumsal gerilimleri artırmış ve Müslüman kültürel mirasının silinmesini haklı göstermiştir.Top of FormBottom of Form
Camilere yönelik hedef alma eylemleri, BJP’nin toplumsal kutuplaşmayı teşvik ederek siyasi tabanını sağlamlaştırma stratejisiyle uyumludur. Müslümanları saldırgan olarak ve dini yapıları baskının sembolleri olarak çerçeveleyen Hindutva anlatısı, seçmen kitlesinin önemli bir segmentinde yankı bulan bir Hindu mağduriyeti hissi yaratmaktadır.
Örneğin, Ayodhya’da Ram tapınağının inşası, büyük bir siyasi tantanayla açılışı yapılan, BJP’nin çoğunlukçu gündeminin güçlü bir sembolü olarak hizmet etmektedir. Benzer şekilde, Noori Mescidi ve Akhunji Mescidi gibi camilere yönelik saldırılar, Hindu mirasını geri kazanma veya kentsel gelişim planlarını uygulama çabaları olarak sunulmaktadır. Medya kampanyalarıyla güçlendirilen bu tür eylemler, işsizlik, sağlık hizmetleri ve eğitim gibi acil yönetişim sorunlarından dikkati dağıtmaktadır.
Hindistan’ın yargı sistemi ve devlet kurumları, camilere yönelik hedef alma eylemlerini mümkün kılmada kritik bir rol oynamıştır. Yargı, zaman zaman yasa dışı eylemleri kınasa da, örneğin Babri Mescidi’nin yıkımını yasa dışı ilan etmesi gibi, kararları genellikle belirsiz veya çelişkili olmuştur.
Örneğin, Hindistan Yüksek Mahkemesi’nin 2019 yılında Babri Mescidi davasındaki kararı, yıkımın yasa dışılığını kabul etmesine rağmen, alanı tapınak inşası için tahsis etmiştir. Bu karar, benzer eylemleri meşrulaştırmış ve çoğunlukçu anlatılara yönelik kurumsal bir yanlılık sinyali vermiştir.
Belediye ve devlet otoriteleri de bu süreçte işbirlikçi bir rol oynamıştır. Kentsel planlama yasaları ve imar düzenlemeleri, camileri hedef almak için seçici bir şekilde uygulanmakta, çoğunluk topluluğuna ait yapılarla ilgili benzer ihlaller görmezden gelinmektedir. Noori Mescidi ve Akhunji Mescidi’nin yıkımları, bu kurumsal yanlılığın belirgin örneklerindendir.
Müslüman liderler, bu yıkımların planlı doğasını vurgulayarak sert eleştirilerde bulunmuşlardır. Asaduddin Owaisi, All India Majlis-e-Ittehad-ul-Muslimeen (AIMIM) başkanı, bu yıkımları Hindu merkezli bir devlet kurma çabasının parçası olarak tanımlamıştır. Owaisi, tapınakların geri kazanılması veya kentsel planlama gibi anlatıların sürekli olarak bu eylemleri haklı çıkarmak için kullanıldığını savunmaktadır. Ayrıca, Müslüman mirasının sürekli olarak silinmesinin Hindistan’ın çoğulcu kimliğini zayıflattığını ve azınlıklar arasında korkuyu teşvik ettiğini belirtmektedir. Mohammed Noushad Siddique, MLA ve Indian Secular Front Parti Başkanı, hedef alınan camilerin kültürel ve tarihsel önemine dikkat çekmiş ve yıkımların gerekçelendirilmesinde kullanılan anlatılardaki tutarsızlıkları vurgulamıştır. Siddique, 1923 yılına kadar uzanan önceki şehir planlarının, bu camileri içeren yeniden geliştirme önerilerini genellikle içermediğine işaret etmektedir. Bu eylemleri, Müslümanların Hindistan’a olan katkılarını azaltmaya ve tarihi ideolojik olarak yeniden yazmaya yönelik girişimler olarak görmektedir.
Hindistan’da camilere yönelik sistematik hedef alma, Müslüman topluluklar için çok yönlü zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Kültürel silinme, tarihi camilerin yıkılmasıyla Müslüman mirasının görünürlüğünü önemli ölçüde azaltmakta, bu da topluluklar arasında dışlanma ve marjinalleşme duygusunu derinleştirmektedir. Bu tür eylemler, toplumlar arasında güvensizlik ve öfkeyi artırarak toplumsal yabancılaşmaya yol açmaktadır. Ek olarak, bu kutuplaşma ekonomik eşitsizlikleri daha da keskinleştirmekte; Müslümanlar istihdam, eğitim ve iş fırsatlarında ayrımcılığa uğrayarak ekonomik adaletsizlikten orantısız bir şekilde etkilenmektedir. Dahası, siyasi güçsüzleşme, Hindutva ideolojisiyle desteklenen politikaların Müslüman seslerini marjinalleştirmesi ve politika yapım süreçlerindeki temsil ve etkilerini azaltmasıyla daha belirgin hale gelmektedir. Bu durum, Müslüman toplulukların Hindistan’ın sosyal, ekonomik ve politik yapısından dışlanmasına yol açmaktadır.
Camilere yönelik hedef alma eylemleri, Hindistan’ın demokratik ve laik yapısını zayıflatmaktadır. Bu tür eylemler, eşitlik ve dini özgürlük gibi anayasal güvenceleri ihlal ederek azınlıklar arasında korku ve yabancılaşma ortamını teşvik etmektedir.
Ayrıca, cami yıkımı gibi sembolik meselelerin, okuryazarlık, sağlık hizmetleri ve istihdam gibi temel yönetişim sorunlarının önüne geçirilmesi, Hindistan’ın ilerlemesini engellemektedir. Özellikle Uttar Pradesh gibi bu tür eylemlerin yoğun olarak gerçekleştiği eyaletler, okuryazarlık oranı, sağlık hizmetleri ve istihdam gibi göstergelerde sürekli olarak düşük sıralarda yer almaktadır.
Babri Mescidi’nden Noori Mescidi’ne ve ötesine kadar uzanan camilere yönelik sistematik hedef alma, Müslümanları marjinalleştirme, tarihi yeniden yazma ve toplumu kutuplaştırmaya yönelik kasıtlı bir çabayı yansıtmaktadır. Bu eylemler, Hindistan’ın tarihsel ve kültürel çeşitliliğini baltalayarak azınlık grupları üzerinde baskı oluşturmaktadır. Asaduddin Owaisi ve Noushad Siddique gibi liderler, bu eğilimlere karşı seslerini yükselterek Hindistan’ın çoğulcu mirasının korunması ve anayasal değerlerin savunulması gerekliliğini vurgulamışlardır. Owaisi, bu tür yıkımların önceden planlanmış bir şekilde Hindu merkezli bir ulus yaratma çabalarının bir parçası olduğunu belirtirken, Siddique, camilerin kültürel ve tarihsel önemine dikkat çekmiş ve bu eylemlerin Müslümanların Hindistan’a olan katkılarını göz ardı ettiğini ifade etmiştir.
Bu zorlukların üstesinden gelmek, sivil toplum, yargı ve uluslararası kuruluşların kolektif çabasını gerektirmektedir. Çeşitlilik, kapsayıcılık ve eşitlik ilkelerini yeniden teyit ederek Hindistan, çoğulculuk ve demokrasi üzerine inşa edilmiş bir ulus olma mirasına sahip çıkabilir. Bu değerlere bağlı kalmamak, nüfusunun önemli bir kesimini dışlama riski taşırken, Hindistan’ı tanımlayan temel idealleri de zayıflatacaktır. Hindistan’ın sosyal uyumunu, anayasal değerlerini ve toplumsal barışını korumak için acil adımlar atılması hayati öneme sahiptir. Ancak bu şekilde, Hindistan yalnızca tarihi mirasını korumakla kalmaz, aynı zamanda çoğulculuk temelinde bir ulus olarak kendi kimliğini güçlendirebilir.
MD Salah UDDIN, Güney Asya Siyaset ve Din Analisti
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-