islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,2207
EURO
50,5377
ALTIN
7.136,03
BIST
13.092,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
10°C
İstanbul
10°C
Çok Bulutlu
Pazartesi Hafif Yağmurlu
12°C
Salı Az Bulutlu
12°C
Çarşamba Çok Bulutlu
10°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
10°C

NASIL BİR ALLAH ANLAYIŞINA SAHİBİZ?

NASIL BİR ALLAH ANLAYIŞINA SAHİBİZ?
22/11/2025 09:45
A+
A-

NASIL BİR ALLAH ANLAYIŞINA SAHİBİZ?

İnsanoğlu, yaratılışı itibariyle somut varlıklarla ilgili kavramları daha kolay  algılama yeteneğine sahip olduğu halde, soyut  varlıklarla ilgili kavramları  algılama yeteneğine  sahip değildir. Bu nedenle insanoğlu, çoğu kere soyut varlıkları algılamak ve anlamak için somut  varlıklarla mukayese etme ihtiyacı hisseder. Nitekim tarihi süreç içinde insanların,   çoğu zaman soyut bir Tanrı anlayışını kavramakta zorlandıkları için görünür simgelere yöneldikleri anlaşılmaktadır. Zira vacibu’l vücud  olan  bir varlığı ifade eden Allah, soyut bir kavramdır ve  insanlar tarafından doğru bir  biçimde  algılanması mümkün olmamakta/ olamamaktadır.

Bu nedenle Allah Teâlâ’nın, Kur’an’da kendini tanıtmak için, bilinenlerden bilinmeyenlere giden bir yöntem uyguladığı; diğer bir ifade ile soyut konuları   somut kavramlar ile açıkladığı görülüyor.  Nitekim oluşturmak  istediği Allah anlayışının merkezine  tevhid ilkesini yerleştirdiği ve  bunu ifade eden  surede “O Allah’tır, bir tektir. Her şey O’na muhtaçtır. O doğurmamış ve doğurulmamıştır.”[1] dediği bilinmektedir.   Zira bu ayet,  Allah’ın  tekliğini,   benzersizliğini ve kudretini ifade eder.

Kur’an’da Allah; hem aşkın/müteâl, hem de içkin/mukârreb bir varlık olarak tanıtılır. Bu bilgi, Müslümanların Allah’la kurduğu ilişki biçimini belirler. Ancak bu bilginin, tarihî süreç  içinde kültürel ortam, düşünce geleneği ve bireysel tecrübeye göre farklı şekillerde  anlaşıldığı ve yorumlandığı  da görülmektedir.

Nitekim  klasik İslam düşüncesinde Allah anlayışının  üç ana çizgide oluştuğu ve geliştiği bilinmektedir. Bunlardan  birincisi, Eş’arî ve Mâturîdî ekollerinin temsil ettiği kelâmî  çizgi; ikincisi Farabî ve İbn Sînâ gibi İslâm filozoflarının temsil ettiği felsefî  çizgi ve üçüncüsü de mutasavvıfların temsil ettiği sûfî çizgi.  Bu çizgilerden her birinin kendilerine  özgü bir Allah anlayışı oluşturdukları ve savundukları anlaşılıyor. Nitekim  kelâmî çizgi, Allah’ı “ vacibu’l vücud” bir varlık olarak  tanımlarken;  felsefî çizgi  Allah’ı “ilk neden” ve “zorunlu varlık”  olarak açıklamışlardır. Sûfî çizgiyi ise daha ziyade  İbn Arabî’nin “Vahdet-i vücûd” anlayışının temsil ettiği  bilinmektedir.

Daha açık bir ifade ile bir mezhep, insanın cüz’î iradeye sahip olduğu düşüncesinden hareketle Allah anlayışını şekillendirirken; diğer bir mezhep, bunun tam tersi bir anlayışla Allah anlayışını insanın iradesizliği üzerine kurmaktadır. Nitekim  Ehl-i Sünnet düşünce  sisteminin merkezinde, Allah’ın sıfatlarından  tekvin,  vücûd, ilim, kudret, irade, kelâm, hayat sıfatlarının; Mu’tezile’nin düşün sisteminin merkezinde  tevhid ve adaletin;  Şiîliğin düşünce siteminin merkezinde  adalet, hikmet, ilim, kudret  sıfatlarının; Selefîliğin düşünce sisteminde; kudret, irade, celâl sıfatlarının,  Mürcie’nin  düşünce  sisteminde ise  rahmet ve mağfiretin, yer aldığı  ve her bir mezhebin  de kendi düşünce sistemlerine göre Allah’ın sıfatlarını hiyerarşik  bir düzene  koyduğu  anlaşılıyor.

Kur’an’da ise Allah’ın sıfatları arasında bir hiyerarşinin bulunduğuna dair delaleti kat’î bir delil bulunmadığı, bütün sıfatlarının birbiriyle uyumlu olduğu, fakat dilsel vurgu, tekrarlanan isimler ve ayet bağlamları itibariyle bazı sıfatlara özel vurguların da yapıldığı müşahede ediliyor.

Günümüzde hatırı sayılır  bir çoğunluğun, Allah’ın  cezalandırıcı  sıfatlarını; sayları az da olsa  bazı Müslümanların, Allah’ın  sevgi, rahmet ve affetme sıfatlarını öne çıkarttıkları; bazı dinî grupların ise Allah’ın aşkın bir varlık oluşunu düşünce  sisteminin merkezine yerleştirmeleri nedeniyle O’na vasıtasız ulaşılamayacağı anlayışına sahip oldukları görülmektedir.

Bütün bu algılama ve anlama çeşitlerine rağmen Kur’an’da Allah Teâlâ’nın sıfatları arasında hiyerarşik bir sıralamanın olmadığı ve belli bir sayı ile de sınırlandırılmadığı; aynı zamanda Allah’ın hem aşkın bir varlık, hem de içkin bir varlık olduğu açıkça  beyan edilmektedir.  Nitekim “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir.”[2]  ayeti,  Allah’ın aşkınlığını;  “Biz insana şah damarından daha yakınız.”[3]   ayeti ise  O’nun içkinliğini ifade etmektedir.  Bu da Allah’ın hem aşkın, hem de içkin bir varlık olduğunu  bildirmektedir.

Allah Teâlâ  Kur’an’da kendisini; bir taraftan ezelî, ebedî, samed ve ehad gibi zâtına özgü sıfatlarla tanıtırken,  diğer taraftan bilen, gören, işiten, affe­den, cezalandıran, seven, kızan, isteyen, vs. gibi in­sanlar için de kullanılan sıfatlarla tanıtmaktadır. Kur’an’da Allah hem “gafûr/ çok bağışlayan”, “rahîm/merhamet eden”; “azîz/ mutlak güçlü” ve “kahhâr/cezalandırıcı” sıfatlarıyla da tanıtılmaktadır.

Bu iki yön, ilk bakışta zıt gibi görünse de gerçekte Allah’ın sıfatlarındaki mükemmel dengeyi yansıtır. O, affeden bir Rab olduğu kadar, adaletin de mutlak sahibidir.  Bu da  Allah’ın kulunun niyetine, davranışına ve tövbesine göre hükmettiğini ifade eder. Nitekim yasak meyveden yiyerek hata yapan Hz. Âdem, pişman olmuş ve  tövbe etmiş; Allah da onun  bu davranışına karşı onu affetmiştir. Bununla beraber zulüm ve inkârda ısrar eden Firavun’un, ölüm anındaki “inandım” sözüne  rağmen  onu af etmemiştir.  Dolayısıyla Allah’ın affetmesi, O’nun rahmetini; cezalandırması ise adaletini göstermektedir.

       Bu nedenle Allah anlayışı veya tasavvuru, bir Müslümanın Allah’la ve insanlarla olan  ilişkilerini, davranışlarını, kararlarını doğrudan etkilemekte, dolayısıyla Allah’ı sadece cezalandırıcı veya sadece affedici olarak görmek, Allah’ın sıfatları arasındaki mükemmel  dengeyi bozabilmektedir. Zira Allah’ın cezalandırıcı yönünü öne çıkaran bir anlayış, kişiye sorumluluk ve dikkat kazandırmakta; insanı kasıtlı suç ve günah işlemekten sakınmasını sağlamaktadır. Fakat  Allah’ın  cezalandırıcı yönünün  olması gerekenden  fazla ve aşırı  derecede vurgulanması, insanın iç dünyasında korku, kaygı ve ümitsizliğe de sebep olabilmektedir.   Bu da o kişiyi Allah’a sevgiyle değil, korkuyla yönelmesine sebep olmakta;  insanın samimi kulluk bilincini zedelemekte,  onu Allah’a  içten bir bağlılık  yerine yüzeysel bir itaate sevk etmektedir.

Buna karşılık Allah’ın sevgisini, merhametini ve affediciliğini merkeze alan anlayış ise  Müslümana umut  aşılamakta; ilkeli, düzenli ve huzurlu  bir hayata yeniden başlama gücü  vermektedir. Ancak bu konuda aşırıya kaçılarak, korku ve ümit arasındaki dengenin bozulmaması  da gerekmekte; zira korku ile ümit arasındaki bu dengenin bozulması, gevşekliğe ve sorumluluk duygusunun zayıflamasına  da sebep olmaktadır.  Bu nedenle Kur’an,  bir taraftan Müslümana Allah sevgisini öğütlerken, diğer taraftan da azabından korkmasını öğütlemekte ve bu dengenin titizlikle korunmasını istemektedir. Bu da Müslümanın, günahları  hafife almamasını, fakat  günah işlediğinde ise Allah’tan ümidini  kesmemesini sağlamaktadır.

Ne var ki  bu dengeli Allah anlayışının, günümüzde  Müslümanın  günlük hayatına gereği gibi yansımadığı/yansıtılamadığı; bilakis Allah sevgisini dile getirmeyen ve sadece Allah’ın cezalandırıcı yönünü ön plana çıkartan anlayışın,  bazı kesimlerde ifrat derecesine uygulandığı da    bilinmektedir.  Buna karşılık Allah sevgisini ve affedicilik yönünü ön plana çıkartan, Allah korkusunu  fazla önemsemeyen,  hatta “nasıl olsa Allah affeder” anlayışını abartan düşüncelerin de  gittikçe yaygınlaştığı  görülmektedir. Bu da dinî duyguların zayıflamasına, ahlâkî değerlerin önemsenmemesine  sebep olmaktadır.

Bu nedenledir ki her Müslümanın, bir taraftan “O’nun rahmetini umarlar ve azabından da korkarlar. Muhakkak ki Rabbinin azabı sakınılması gereken bir azaptır.”[4]  ayetini  göz önünde bulundurarak günahlardan sakınması; diğer taraftan da “Ey nefislerine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Muhakkak ki O Gafûr’dur, Rahîm’dir[5] ayetinin  verdiği mesajdan ilham alarak ümitsizliğe  kapılmaması gerekmektedir. Zira korku, insanı günahlara karşı koruyan  bir kalkan olurken; umut da insanı Allah’a yaklaştıran  bir ışık olmaktadır.   Bu nedenle Müslüman korku ile ümit arasındaki dengeyi bozmadan, bir taraftan Allah’ı sevmeli, diğer yandan da O’nun  sevgisini kaybetmemek için elinden gelen çabayı göstermelidir.

Bu anlayıştan hareketle gerek örgün eğitimde, gerekse  yaygın eğitimde en isabetli yaklaşımın, Allah’ın hem “rahmân ve rahîm” ,  hem de “adl ve kahhâr” olduğunu ifade etmek,  böylece   dengeli  bir  Allah anlayışını zihinlere yerleştirmek; diğer bir ifade ile Allah’ın sevgisini ve affedicilik yönünü merkeze alıp, cezalandırıcı yönünü de bir  denge unsuru olarak ön görmek, doğru  bir yaklaşım  tarzı olacaktır.  Bu yaklaşım tarzı ise  korkuya değil, sevgiye dayalı bir iman ve ahlak inşasını sağlayan önemli bir etkendir.

Neticede korku ve ümit/beyne’l-havf ve’r- reca, Müslümanın  yaşam tarzını  ve ruhsal dengesini düzenlediği gibi, onu hem günah işlemekten, hem de ümitsizliğe  düşmekten  de kurtaracaktır. Zira insanın hayatında korku yoksa, genellikle Allah’a saygıda/takvada; ümit yoksa Allah’ı sevmede bir eksiklik söz konusu olmaktadır. Bu nedenle ideal Müslüman, Allah’ın azabından korkup yasaklarından  kaçınan ve Allah sevgisiyle  kulluk görevlerini  yerine getiren, kısaca  takva ile sevgiyi  birleştiren  ve  bunu birlikte yaşatan  kimsedir.

 

[1] İhlâs,112/1-3,

[2] Şûrâ, 42/ 11.

[3] Kaf, 50/ 16

[4] İsra,17/57

[5] Zümer,39/53.

 

Prof. Dr. Celal KIRCA

Yazarımız ‘’Celal Kırca’nın’’ DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA  ”Tıklayın”

Yorumlar
  1. KEMAL METE dedi ki:

    Her şeyde, her konuda dengeli olmak önemli.

  2. Ayşegül Ünal dedi ki:

    Hocam yazınızdan havf ve reca arasındaki dengeyi sağlamanın nedenlerini ianlamış oldum. Yazıkki dediğiniz gibi günümüz Müslümanları ya korkuda haddi aşıyor ya da Allah’ıın ve af ve mağfiretine güvenmekte haddi aşıyor. içkin ve aşkın olan bir Yaratan’ın varlığından habersiz gibi yaşıyor..Dolayısıyla takvadan uzaklaşılıyor
    Teşekkürler hocam, Allah razı olsun

  3. Kemal Turksoy dedi ki:

    Değerli hocam,
    1400 yıllık İslam Kültür Tarihimiz içerisinde bize öğretilen Allah inancını çok güzel özetlemiş siniz. Korku ve ümit çizgisinde aşırılıkların insanımızı nasıl tahrip ettiğini çok güzel vurgulamış, orta yolu önermiş siniz. Tevhit inancını Kur’an’ın belirlediği şekilde İhlas Suresi’nde ve Ayetel’l-Kürsi’de anlatıldığı şekilde davranışlara yansıtılmasının önemi üzerinde durmuşsunuzdur. Allah’ı insanlar nasıl anlamışsa davranışlarını da o şekilde düzenlemişlerdir. Bilindiği gibi Allah, fakirin, fukaranın, yetimin, mazlumun, mağdurun, acizin anıldığı yerdedir. Dünya’da Allah varsa bu kesime hizmet edenler rızasını kazanıyor demektir. Kitabımız Peygamberimizden itibaren bu mücadelenin örnekleri ile doludur. Geçmiş Peygamberler de bu mücadeleyi vermişlerdir. Peygamberimizin bütün mücadelesi Allah’ın rızasına erme mücadelesidir. Sizin bütün makalelerinizde vurguladığınız gibi araç değerler amaç değerleri gerçekleştirmek için vardır. Peygamberimizin vefatından sonra müslümanlar nasıl bir Allah inancını korumuşlardır ki;
    Hz. Aişe kendisini mağdur edenleri, iftirayı; aklanmasına rağmen unutamamıştır.
    Muktedir olmak, insanları ben yöneteyim anlayışı nasıl baskın çıkmıştır ki, Allah inancına rağmen birbirlerini kesmekten alı koyamamıştır.
    Bütün kazanılmış değerlerini bir tarafa bırakarak yanlış yapanı değiştirebilmek için çöplüğe atmaktan çekinmemişlerdir.
    Din adına, Allah adına ne kadar zulüm ve haksızlıklar yapılmıştır ki; günümüzde ve bundan 150-200 yıldır düşünen beyinler sunulan Allah inancını terk ederek inandıkları Allah’ın verdiği akıl nimetini kullanarak rotalarını kendileri çizmişler dir.
    Söylediğiniz gibi herkesin taptığı inandığı Allah’tır. Rehber Kur’an… O’nu insanımıza iyi anlatmak gerekir.

  4. Faruk Saban dedi ki:

    Selamlar değerli hocam, Allah inancının hem merhamet hem hem de adalet üzere olmayı gerektiren bir şuur haline gelmesi için küçük yaştan itibaren sevgi saygı halinde davranışlarla işlenmesi soyuttan somuta doğru gören duyan bilen merhamet eden yediren içiren rızkı veren olduğunu idrak edecek şekilde hayatın her kademesinde verebilmek önemli, Rabbimizin hem ceza veren hem bağışlayan olduğunu iki türlü de düşünmek günaha ve zulme batmış bir insanın hali veya kendini arındırmış düzeltmiş insanın hali, inancı, bazen iyi zan ile bazen korku arasında olması da bir başka durum, Şimdi örnek olarak
    ( Netanyahu gibi bir zalimin tövbe edip hidayete ermiş olsa ) Allah’ın adaletine uyar mı sorusu akla geliyor, Biz insan olarak bu zalimi ve benzerleri affetmeyi bile aklımıza getiremiyoruz, Âmâ öbür taraftan iman edip tövbe eden davranışlarını düzelten için korku ve endişe olmayacağı ayetlerde vurgulanır. Ebedi cehennem hayatı mesela gerçi farklı yorumlar var, Herhâlde Allah’ın sonsuz ilmi kudreti içinde her şeyin de bir yeri bir karşılığı olur diye de düşünüyorum selamlar saygılar kaleminize ömrünüze bereket diliyorum.

  5. Hasan UNKUN dedi ki:

    Teşekkür ederim hocam.
    Cenâbu Allâh’ın varlığını,sıfatları ile idrak eder,Esmâi Husnâsı ile anarız.Öyle bir sanatkar ki,eseriyle müessir,sanatında sırdır.Zâtına münhasır,teşbihden ârî,küfüven ahad’dir.