islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,1648
EURO
53,9432
ALTIN
6.056,88
BIST
13.976,68
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
33°C
İstanbul
33°C
Açık
Cumartesi Açık
30°C
Pazar Parçalı Bulutlu
30°C
Pazartesi Açık
31°C
Salı Parçalı Bulutlu
32°C

NATO: Bir Güvenlik Şemsiyesi mi, Yoksa Bir Hegemonyanın Aparatı mı?

NATO: Bir Güvenlik Şemsiyesi mi, Yoksa Bir Hegemonyanın Aparatı mı?

‘‘NATO: Bir Güvenlik Şemsiyesi mi, Yoksa Bir Hegemonyanın Aparatı mı?’’

‘‘ABD merkezli küresel güç mimarisi NATO’nun tarihsel dönüşümü.., Türkiye’nin müttefiklik macerası… ve adalet merkezli yeni bir dünya düzeni arayışı üzerine kısa stratejik bir değerlendirme…’’

MAKALENİN SESLİ ANLATIMI

 

Her çağ, kendi ittifaklarını kurar; kendi bloklarını oluşturur; kendi güvenlik mimarisini inşa eder…

Fakat kurulu hiç bir mimari şu temel sorudan kaçamaz:
Esas alınacak olan temel ilke yalnızca adalet mi olacak, yoksa güvenlik maskeli, makyajlı emperyal hegemonya düzeni mi?

Tarih, yalnızca devletlerin, ittifakların değil, aynı zamanda adaletin de imtihan sahnesidir.

Bugün Türkiye’nin ev sahipliğinde yeniden gündeme gelen NATO tartışmaları, bu kadim sorunun modern jeopolitikteki yankısından başka bir şey değildir.
Soğuk Savaş’ın bitmesine rağmen devam eden ittifak yapısı artık yalnızca bir güvenlik meselesi değil, küresel güç mimarisinin ta kendisidir.

Savaşlar Biter; Kurdukları Düzen Kolay Kolay Bitmez!

NATO 1949’da, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları üzerinde kuruldu.

Resmî gerekçe Sovyet tehdidine karşı kolektif savunmaydı.

Fakat 1991’de tarih köklü bir kırılma yaşadı:
Sovyetler Birliği dağıldı, Varşova Paktı çöktü, Soğuk Savaş sona erdi.

O andan itibaren şu sorular insanlığın önüne bir mızrak gibi dikildi:
Tehdit yoksa ittifak neden genişleyerek varlığını sürdürür?

Yoksa NATO, güvenlik ittifakı görünümü altında emperyal hedeflerin stratejik taşıyıcısına mı dönüşmüştür?

Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan dünyanın başka coğrafyalarına kadar türlü bahaneler üreterek ülkeleri işgal etmek, liderlerini devirmek, kaynaklarına el koymak; geride ise kan, gözyaşı, yıkım ve istikrarsızlık bırakmak mıdır?

Eğer güvenlik söylemi adalet üretmiyor, yalnızca güçlünün çıkarına hizmet ediyorsa, o artık savunma değil; hegemonya maskesi takmış emperyal bir tahakküm düzenidir.
NATO bir eşitler ittifakı mıdır, yoksa güç merkezinin hegemonyasındaki bir stratejik istila mekanizması mı?

Galipler Savaşı Kazanır; Düzeni de Onlar Kurar!

Tarihin gördüğü en büyük felaketlerden, Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarıyla savaşın fiilen sona ermesinde belirleyici rol oynayan ve galip devlet olarak yeni uluslararası düzeni şekillendiren ABD, NATO’nun kuruluşunda başat aktör olmuştur.

Savaşın yıkımı altında ezilmiş, ekonomik ve askerî bakımdan tükenmiş Avrupa ise uzun yıllar kendi güvenlik kapasitesini oluşturamamış; bu durum Washington’u yalnızca ittifakın en güçlü üyesi değil, fiilen yön veren merkezi güç hâline getirmiştir.

Bu sebeple bugün ABD’nin NATO üzerinde kurduğu siyasî, askerî ve stratejik vesayet sonradan ortaya çıkmış bir sapma değil; ittifakın kuruluşundan miras kalan yapısal bir gerçekliğin devamıdır.

Bu nedenle Washington, kendisini NATO’nun patronu olarak görüp; ittifakın ortak iradesinin üzerinde hareket ederek kendi küresel emperyal stratejilerini uygulamaktadır.

Müttefik Görünmek Başkadır; Eşit Muamele Görmek Başka!

Türkiye, bu denklemin en çok bedel ödeyen ülkelerden biri olmuş, NATO’nun en eski üyelerinden biri olarak Kore Savaşı’ndan itibaren büyük bedeller ödemiştir.

Bunca fedakarlığa rağmen;

  • NATO üyesi bazı ülkeler tarafından, kanlı, bölücü PKK/YPG gibi terör örgütlerine verilen açık destek,
  • Türkiye’nin bir NATO projesi olan F 35 Programı’ndan çıkarılması,
  • AB savunma mekanizmasından dışlanması,
  • ABD’nin düşman ülkelere uyguladığı CAATSA yaptırımlarını NATO müttefikleri içerisinde sadece Türkiye’ye uygulaması,
  • ABD ve bazı müttefik ülkeler tarafından, Türkiye’nin en büyük tehdit algısına sahip olduğu Yunanistan’a askerî üsler kurulması ve adaların silahlandırılması,
  • Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin AB’ye alınması,
  • Bazı NATO üyesi ülkelerinin, İsrail ile işbirliği içerisinde, Güney Kıbrıs Rum Bölgesinde askerî üsler kurması,
  • 15 Temmuz sonrası FETÖ terör örgütü mensuplarına bazı NATO ülkelerinde ayrıcalıklı koruma sağlanması…

Bütün bu olup bitenler, Türkiye’nin ‘sözde’ eşit üyesi olduğu NATO’nun imkân ve kabiliyetlerinden hiçbir zaman istifade edemediğinin; tam tersine, tabir yerindeyse hep ihanete uğrayarak sırtından hançerlendiğinin ispatıdır…

İttifaklar Güçle Kurulur; Medeniyetler Adaletle Yaşar!

Diğer taraftan bugün dünyanın sıcak gündemi çıbanbaşı İsrail meselesi de, NATO bağlamında bu küresel çifte standardın en görünür yansımalarından biridir.

NATO; ‘‘zulme uğrayan, Ukrayna’daki sarı saçlı, mavi gözlü çocuk için, buraya müdahaleyi vazife addederken,

Bu vahşetin bin beterinin yaşandığı Filistin/Gazze’de sadece kör, sağır değil, sağladığı, istihbari, siyasi, askeri… imkânlarla terör devleti Siyonist İsrail’e suç ortaklığı yapmaktadır.

Aynı acıya farklı vicdanlarla bakılan, aynı hukukun farklı coğrafyalarda farklı uygulandığı bir düzen asla sürdürülebilir değildir.

NATO’nun gerçek mahiyeti; eşitlik iddiasını yalnızca söylemde değil, pratikte de taşıyan, tüm üyelerin güvenlik kaygılarını aynı ciddiyetle değerlendiren, çifte standart üretmeyen ve müttefikliği yalnızca stratejik değil aynı zamanda ahlaki bir zemine oturtan bir yapıda olmalı, hegemonun sopası olmamalıdır.

Asıl Soru NATO Değil; Dünyanın Nasıl Yönetileceğidir!

Önümüzdeki günlerde Türkiye NATO Liderler Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. Dünyanın en güçlü devletlerinin liderleri Türkiye’de aynı masada oturacak!

Muhtemelen yeni silah, silahlanma, savaş, savaş sistemleri tartışılacak, yeni tehditler tanımlanacak!

Fakat insanlığın asıl sorusu, dünya, açık/örtülü bir hegemon gücün hukuku ile mi yönetilecek; yoksa hukukun gücü mü hakim olacak?

Zira insanlığın gerçek ihtiyacı silahlanmak, yeni bloklar oluşturmak, yeni düşmanlar üretmek ya da silah baronlarının isteği olan yeni savaşlar planlamak değildir.

İnsanlığın ihtiyacı; gücün hukuku üzerine kurulu bir dünya değil, hukukun gücüne teslim olmuş adil yeni bir vicdan medeniyetidir!

İşte gelinen nokta itibarıyla insanlığın önünde iki temel tercih bulunmaktadır:

Ya NATO kendini yeniden tanımlar, adalet merkezli bir güvenlik mimarisine dönüşür; böylece dünya, gücün hukukuyla değil hukukun gücüyle yoluna devam eder…

Ya da uluslararası düzen, açık ve örtülü hegemonyaların insafına terk edilir; güç hukukun yerine geçer, eşkıya düzeni meşrulaşır, mazlumun değil güçlünün sözü geçer ve dünya giderek daha yaşanmaz bir hâle gelir.

Böyle bir tabloda Türkiye ise; tarihsel hafızası, jeopolitik gerçekliği ve stratejik iradesiyle, hiçbir küresel gücün aparatı olmadan, millî menfaatlerini esas alan, bağımsız ve adalet merkezli bir dış politika inşa ederek kendi yolunu çizer.

Çünkü tarih göstermiştir ki, başka güçlerin kurduğu düzende güvenlik kiralanabilir; fakat bağımsızlık ve onur asla emanet edilemez!

Ve unutulmamalıdır ki:

Devletler güçle büyür; medeniyetler adaletle yaşar!

Ordular sınırları koruyabilir; fakat insanlığı koruyacak tek şey adalettir!
Çünkü tarihin vicdanında ne güç dokunulmazdır, ne de zulüm zamanaşımına uğrar!

Gün gelir hesaplar şaşabilir; fakat ilâhî adalet asla şaşmaz! VESSELAM.

Erol KAVUNCU

YAZARIMIZ ”EROL KAVUNCU’NUN”, DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA ”TIKLAYINIZ” 

İslami Haber ”MİRAT” – YouTube

 

 

Yorumlar
  1. Abdulkadir Akkuş dedi ki:

    Sevgili Erol kardeşim,
    Çok anlamlı tesbitler.
    Allah razı olsun!