
Son günlerde Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen deprem haberleri, ister istemez hepimize aynı soruyu yeniden sorduruyor: Deprem neden oluyor?
Belki de soruyu biraz farklı sormamız gerekiyor:
Asıl normal olmayan deprem mi, yoksa bizim depremi hayatın olağan düzeninin dışında görmemiz mi?
Şanlıurfa’da 24 Eylül’de meydana gelen 5,4 büyüklüğündeki deprem, çevre illerden de hissedildi. Ardından bölgede küçük sarsıntılar kaydedilmeye devam etti.
Oysa üzerinde yaşadığımız dünya, sandığımız kadar hareketsiz değildir.
Dünya kendi ekseni etrafında dönerken aynı zamanda Güneş’in etrafında saatte yaklaşık 107 bin kilometrelik ortalama bir hızla yol almaktadır. Yeryüzünün altında ise son derece sıcak ve dinamik bir iç yapı bulunmaktadır. Tektonik plakalar hareket etmekte, dağlar oluşmakta, vadiler şekillenmekte, okyanus tabanları yenilenmekte, akarsular yeryüzünü aşındırmakta ve bütün bu süreçler milyonlarca yıllık bir düzen içerisinde devam etmektedir.
Biz ise bütün bunların üzerinde, adeta sabit bir zeminde yaşıyormuşuz gibi düşünüyoruz.
Deprem olduğunda “Yeryüzü neden sarsılıyor?” diye şaşırıyoruz.

Belki de önce şunu hatırlamamız gerekiyor:
Yeryüzü zaten hareket halindedir.
Deprem, bu hareketliliğin insan hayatını doğrudan etkileyen sonuçlarından biridir. Bilim bize depremin nasıl meydana geldiğini; fayların, tektonik plakaların ve yer kabuğunda biriken gerilimin nasıl rol oynadığını anlatıyor. Fakat bilimin “nasıl?” sorusuna verdiği cevap, insanın “Bu olay karşısında nasıl düşünmeliyim?” sorusunu ortadan kaldırmıyor.
İşte burada Kur’an’ın tefekkür çağrısı devreye giriyor.
Allah Teâlâ Fâtır Suresi’nin 41. ayetinde gökleri ve yeri, kendi düzenleri içerisinde ayakta tuttuğunu bildiriyor. Bu ayet, insanı kâinattaki düzen üzerinde düşünmeye davet eden güçlü bir hatırlatmadır.
“Gerçek şu ki Allah, koyduğu düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır. Şayet sapacak olsalar artık O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Şüphesiz O halîmdir, çok bağışlayıcıdır.”
Çünkü gerçekten de üzerinde yaşadığımız dünya başıboş değildir.
Güneş’in hareketinden dünyanın dönüşüne, atmosferden su döngüsüne, dağlardan denizlere kadar sayısız sistem birbirine bağlı şekilde işlemektedir.
Ve biz bu muazzam düzenin içerisinde küçücük bir canlıyız.
Hac Suresi’nin ilk ayetleri ise insanın karşılaşacağı büyük sarsıntıyı, kıyametin dehşetini hatırlatır. Buradaki kıyamet tasviri elbette bugün meydana gelen herhangi bir depremle özdeşleştirilemez. Fakat ayetlerin insana dünyanın geçiciliğini, insanın acziyetini ve Allah’ın kudretini hatırlatan bir tefekkür kapısı açtığı da açıktır.
Bu nedenle her depremi “Allah kesin olarak şunun cezasını verdi” şeklinde yorumlamak doğru değildir.
Çünkü hangi olayın belirli bir kişiye veya topluma özel bir ilahî ceza olduğunu kesin biçimde söylemek insanın bilebileceği bir şey değildir.
Fakat depremi ibret, tefekkür ve sorumluluk vesilesi olarak görmek başka bir şeydir.
Deprem bize hem yerin altında hem de hayatımızın içinde görünmeyen dengeler bulunduğunu hatırlatır.
Daha da önemlisi, depremin zamanını ve yerini kesin biçimde önceden bilme konusunda bugün sahip olduğumuz imkânların sınırlı olması, insana kendi acziyetini gösterir.
Teknoloji gelişiyor.
Sensörler çoğalıyor.
Faylar daha ayrıntılı inceleniyor.
Deprem tehlikesi konusunda önemli bilimsel çalışmalar yapılıyor.
Fakat “Şu gün, şu saatte, şu noktada kesin olarak deprem olacak” şeklinde güvenilir bir öngörü hâlâ mümkün değil.
İşte insanın bilgi ile acziyet arasındaki sınırı burada ortaya çıkıyor.
O halde yapılması gereken depremi inkâr etmek değil; depremin doğal gerçekliğini kabul etmek, bilimin söylediklerini dikkate almak, sağlam yapılar inşa etmek, tedbir almak ve bütün bunların ötesinde Allah’ın kudreti karşısında tefekkür etmektir.
Çünkü tevekkül, tedbiri terk etmek değildir.
Bir Müslüman için deprem yalnızca jeolojik bir olay değildir; aynı zamanda hayatın ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatan bir hadisedir.
Yeryüzü hareket ediyor.
Dağlar yükseliyor.
Denizler değişiyor.
Faylar gerilim biriktiriyor.
Dünya dönüyor.
Güneş etrafında yol alıyoruz.
Ve bütün bu hareketliliğin içerisinde insan, kendisine verilmiş sınırlı bir zaman diliminde hayatını sürdürüyor.
Belki de asıl sormamız gereken şudur:
Deprem olduğunda yalnızca “Neden sallandık?” diye mi soracağız, yoksa “Bu sarsıntı bize hayatımız, sorumluluklarımız ve Rabbimizin kudreti hakkında ne hatırlattı?” diye de düşünecek miyiz?
Depremi doğal süreçleriyle anlamak bilime,
Deprem karşısında tedbir almak sorumluluğa,
Depremden ibret almak ise tefekküre aittir.
Ve bütün bunların üzerinde insanın görebileceği büyük bir hakikat vardır:
Yeryüzü bizim mülkümüz değil; bize emanet edilmiş bir hayat alanıdır.
İSLAMİ HABER “MİRAT”