
İnsan, fıtratı gereği sosyal bir varlıktır. Başkalarıyla yaşar, onların nazarına muhatap olur, takdir edilmek ister, dışlanmaktan çekinir. Bu yönüyle kabul görme arzusu, insanın hem psikolojik hem de sosyolojik yapısının tabii bir parçasıdır. Ne var ki bu ihtiyaç, kontrol edilmediğinde insanı farkında olmadan başka bir istikamete sürükleyebilir: Her şeyi yaratan Rabbini değil, yaratılanları merkeze alan bir hayat…
İslam düşüncesi, insanın bu iç gerilimini “kalp” kavramı üzerinden okur. Kalp; sadece duyguların değil, niyetin, yönelişin ve anlamın merkezidir. İnsan ya kalbini Allah’a bağlar ya da mahlûkata… Bu bağın yönü, onun bütün hayatını belirler.
Eğer kalbin merkezine Allah’ın rızası yerleşirse, insan dış dünyanın değişken baskıları karşısında sarsılmaz. Ancak kalp, insanların onayına bağlandığında kişi; sürekli değişen beklentilere göre şekil alan, iç bütünlüğünü (istikâmet, sıdk, tevhid) kaybetmiş bir kimliğe sürüklenir. Zira insanların beklentileri değişken ve tutarsızdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulduğu üzere:
وَإِن تُطِعْ أَكْثَرَ مَن فِي الْأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ
“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.” (el-En‘âm, 116)
Modern psikolojinin “onay bağımlılığı” olarak ifade ettiği durum, İslami literatürde “riya”, “mudâhane” ve “hevâya tâbi olma” kavramlarıyla karşılık bulur. Kişi artık doğru olduğu için değil, beğenilmek için konuşur; hak olduğu için değil, kabul görmek için hareket eder.
Kur’an bu hâli şöyle resmeder:
أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَٰهَهُ هَوَاهُ
“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (el-Câsiye, 45/23)
Bu ise zamanla insanın kendi hakikatinden uzaklaşmasına, içsel bir parçalanma (nifak, tefrika, şirk-i hafî) yaşamasına yol açar.
Kur’ân-ı Kerîm, bu noktada mümine istikamet kazandıran temel bir ilke koyar:
وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ
“Onlar, kınayanın kınamasından korkmazlar.” (el-Mâide, 5/54)
Bu ayet, mümini toplumdan koparmayı değil; toplumun psikolojik baskısından özgürleştirmeyi hedefler. Yani mümin, insanlarla birlikte yaşar; fakat onların beklentilerinin esiri olmaz. Ölçü bellidir: Allah’ın rızası.
Burada sıkça sorulan bir soru vardır: Allah’ın rızasını merkeze alan bir hayat, insanlarla arayı açmak anlamına mı gelir? Yani hak üzere durmak, mutlaka insanları karşımıza almak mıdır?
Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.), bu meselede şaşmaz bir ölçü ortaya koymuştur:
«مَنِ الْتَمَسَ رِضَا اللَّهِ بِسَخَطِ النَّاسِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ وَأَرْضَى عَنْهُ النَّاسَ، وَمَنِ الْتَمَسَ رِضَا النَّاسِ بِسَخَطِ اللَّهِ سَخِطَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَسْخَطَ عَلَيْهِ النَّاسَ»
“Kim, insanların hoşnutsuzluğunu göze alarak Allah’ın rızasını ararsa, Allah ondan razı olur ve insanları da ondan razı eder. Kim de Allah’ın hoşnutsuzluğunu göze alarak insanların rızasını ararsa, Allah ona gazap eder ve insanları da ona karşı öfkeli kılar.” (İbn Hibbân)
Bir diğer rivayette ise şöyle buyrulmuştur:
«مَنْ أَرْضَى اللَّهَ بِسَخَطِ النَّاسِ كَفَاهُ اللَّهُ، وَمَنْ أَرْضَى النَّاسَ بِسَخَطِ اللَّهِ وَكَلَهُ اللَّهُ إِلَى النَّاسِ»
“Kim Allah’ın rızasını, insanların hoşnutsuzluğu pahasına ararsa, Allah ona yeter. Kim de insanların rızasını, Allah’ın hoşnutsuzluğu pahasına ararsa, Allah onu insanların merhametine ve insâfına bırakır.” (Tirmizî)
Bu mevzuda serdedilen hadis-i şerifler, meselenin künhünü (özünü) bizlere beyan etmektedir: Mahlukatın rızasına giden yol, halkı merkeze almaktan değil, Hakk’a râm olmaktan geçer. Zira Kur’ân-ı Kerîm açıkça haber verir:
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَٰنُ وُدًّا
“Şüphesiz iman edip salih amel işleyenlerin gönüllerine Rahman, bir sevgi (vüdd) yerleştirecektir.” (Meryem, 19/96)
Zira kalpler Allah’ın yed-i kudretindedir. Bir mümin, pusulasını rıza-yı İlâhî’ye sabitlediğinde ve tek gayesi Mevlâ’yı razı etmek olduğunda; Allah, o kulunu kullarına da sevdirir ve beşerî münasebetlerini ilahî bir sekînetle tanzim eder. Bu, sünnetullahın bir tecellisidir.
Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
«إِذَا أَحَبَّ اللَّهُ عَبْدًا نَادَى جِبْرِيلَ: إِنِّي أُحِبُّ فُلَانًا فَأَحِبَّهُ، فَيُحِبُّهُ جِبْرِيلُ، ثُمَّ يُنَادِي فِي السَّمَاءِ، ثُمَّ يُوضَعُ لَهُ الْقَبُولُ فِي الْأَرْضِ»
“Allah bir kulu sevdiğinde Cebrâil’e: ‘Ben filânı seviyorum, sen de onu sev’ diye seslenir. Cebrâil de onu sever; ardından gök halkına nida eder. Sonra o kul için yeryüzünde kabul (makbuliyet) yerleştirilir (insanlar da onu sever).” (Buhârî, Müslim)
Ancak bunun aksine, kim ki insanların rızasını Allah’ın rızasına takdim ederse, hüsranı kaçınılmazdır.
Mümin, “Halk ne der?” zindanından “Hak ne der?” hürriyetine hicret etmelidir. Çünkü halkın rızası ulaşılamayacak bir serap; Hakk’ın rızası ise her iki cihanda insanı aziz kılan yegâne kaledir.
İnsan neden başkalarının rızasına bu kadar önem verir? Çünkü derinlerde bir yerde yalnız kalmaktan, desteksiz kalmaktan korkar. Oysa Allah ona yeter. Tevekkül, sadece bir iman meselesi değil; aynı zamanda insanın güvenlik ihtiyacını karşılayan güçlü bir psikolojik zemindir. Kişi, Allah’a dayanmayı öğrendiğinde insanların onayına bağımlı olmaktan kurtulur.
Bu hakikatin en açık tezahürü, hiç şüphesiz Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) hayatıdır. Mekke döneminde maruz kaldığı yoğun sosyal baskı, hakaretler, dışlamalar ve boykotlar karşısında o, insanları razı etme yoluna gitmemiş; yalnızca Rabb’inin rızasını gözetmiştir. Eğer o, toplumsal kabulü merkeze alsaydı, “Lâ ilâhe illallah” davasından taviz verirdi. Fakat o, istikametini değiştirmedi.
Netice ne oldu? Başlangıçta ona karşı olanların önemli bir kısmı zamanla onun en sadık bağlıları hâline geldi. Dün öfke duyanlar, bugün “anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah” diyenler oldu. Bu, ilahî ölçünün tarih içindeki açık bir tezahürüdür.
Aynı durum, İslam ulemasının hayatında da görülür. Nice âlimler, yaşadıkları dönemde eleştirilmiş, dışlanmış, hatta işkencelere maruz kalmıştır. Ancak onların samimiyeti ve ilmi kalıcı olmuş; onlara yöneltilen geçici tepkiler ise zamanla silinip gitmiştir. Bugün o âlimlerin isimleri yaşıyor; onları eleştirenlerin ve eziyet edenlerin çoğu ise hatırlanmıyor bile.
Bütün bunlar bize şunu gösterir: İnsan, kaçınılmaz olarak bir merkeze göre yaşar. Ya bu merkez, değişken ve sınırlı olan insanlardır ya da mutlak ve aşkın olan Allah’tır. Birincisi insanı parçalar, bağımlı kılar ve istikametsizleştirir. İkincisi ise insanı bütünleştirir, özgürleştirir ve sağlam bir şahsiyet inşa eder.
Kur’an bu iki yolun farkını şu şekilde ortaya koyar:
أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَىٰ تَقْوَىٰ مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَم مَّنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَىٰ شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ
“Binasının temelini Allah’a karşı takvâ ve rıza üzerine kuran mı daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmekte olan bir uçurumun kenarına kuran ve onunla birlikte cehenneme yuvarlanan mı?” (et-Tevbe, 9/109)
Sonuç olarak müminin yolu açıktır: İnsanlarla ilişkisini koparmadan, fakat onların rızasını mutlaklaştırmadan yaşamak… Allah’ın rızasını merkeze almak… Çünkü kalbin yönü doğru olduğunda hem insanın iç dünyası hem de insanlarla olan ilişkisi sahih bir zemine oturur.
Gerçek denge, insanlardan kaçmakta değil; onların üstünde bir ölçüyle yaşamaktadır. Ve o ölçü değişmez: Allah’ın rızası.
Gaye; toplumdan tecrit olmak değil, “halk içinde Hak ile beraber” olma sırrına ermektir. Mümin, kalbinin kıblesini geçici alkışlardan Allah’ın rızasına çevirebildiği ölçüde özgürleşir. Zira halkın rızası ulaşılamayacak bir serap; Hakk’ın rızası ise insanı hem kendi hakikatine hem de mahlûkatın gerçek sevgisine kavuşturan yegâne limandır.
Fark Et, Şükret, Yakınlaş İnsanın kulluğunu derinleştiren ve güzelleştiren en önemli kapılardan biri, hiç şüphesiz…
AİLEDEN TOPLUMA BİR MEDENİYETİN SESSİZ ÇÖKÜŞÜ Toplumların bekâsı, yalnızca sınırlarının korunmasıyla değil; nesillerinin ahlâk, iman…
SANCHEZ VE LULA’DAN ORTA DOĞU MESAJI: “SAVAŞI DESTEKLEYENLERE YAZIKLAR OLSUN” İspanya’nın Barselona kentinde düzenlenen “Demokrasiyi…
MODERN BATI’NIN TEZAHÜRÜ OLARAK İRAN–ABD SAVAŞI "Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh; Hazır…
DİNDARLAŞTIK MI, YOKSA DÜZENLE UYUMLU HALE Mİ GELDİK? Türkiye’de uzun zamandır en az konuşulan, ama…
Nijerya Savunma Bakanı Christopher Gwabin Musa’dan Türkiye’ye Övgü Dolu Açıklamalar! Antalya Diplomasi Forumu (ADF) 2026…