
İnsan, düşünme, değerlendirme ve karar verme yetisine sahip bir varlıktır. Bu özelliği sayesinde doğru ile yanlışı ayırt edebilmekte ve yaptığı tercihlerle hayatına yön verebilmektedir. Ne var ki insan, zaman zaman tercihlerinde hata yapabilmekte; kimi zaman farkında olmadan, kimi zaman da bilerek veya istemeyerek yanlış davranışlarda bulunabilmektedir. Dolayısıyla da insanların, yaptıkları hatalar karşısındaki tutumları, birbirinden farklı olmaktadır. Nitekim kimi insan, yanlışlarının farkına vardığında vicdanî bir rahatsızlık duymakta, kendileriyle yüzleşmekte ve hatalarını telafi etmeye çalışmakta; kimi insan, hatalarını önemsememekte ve yanlışlarını meşrulaştırmaya çalışmakta; kimi insan da haya duygusunu kaybettiği için herhangi bir pişmanlık duymamaktadır.
Zira pişmanlık, insanın yaptığı hata veya işlediği yanlışlar yahut günahlar sebebiyle iç dünyasında duyduğu rahatsızlığı, kendisini sorgulamasını ve mümkün olduğu ölçüde hatasını düzeltme iradesini ve çabasını ifade eder. Diğer bir deyişle pişmanlık, insanın vicdanının sesine kulak vermesi ve kendisini hesaba çekebilmesidir. Bu yönüyle pişmanlık, yalnızca geçmişe yönelik bir üzüntü ve hüzün değildir; aynı zamanda insanın geleceğini yeniden inşa etmesine imkân sağlayan ahlâkî bir bilinç hâlidir.
Ne var ki her pişmanlık aynı değerde değildir. Bazı pişmanlıklar insanı olgunlaştırır, hatalarından ders çıkarmasını sağlar ve onu daha doğru tercihlere yönlendirirken, bazı pişmanlıklar da insanı geçmişine hapsederek sürekli bir suçluluk duygusu içinde bırakmakta ve ümitsizliğe sürüklemektedir. Bu nedenle insanın, duyduğu pişmanlığı kendisini değiştiren ve dönüşümünü sağlayan bir fırsat kapısı olarak değerlendirmesi isabetli bir davranış olacaktır. Zira böyle bir davranış, insana yeni fırsat kapıları aralayacak ve samimi tövbenin de temelini oluşturacaktır.
Zira samimi tövbe, yalnızca sözle ifade edilen bir özür değildir; aynı zamanda yanlışın farkına varmayı, ondan vazgeçmeyi ve yeniden doğruya yönelmeyi gösteren bir kılavuzdur. Zira bu durum, geçmişi değiştirmese de geçmişten ders alarak geleceği değiştirmeyi mümkün kılmaktadır. Buna karşılık bazı insanların hayatlarını sürekli “Ah, keşke”lerle tükettikleri; yapamadıklarını, kaybettiklerini ve kaçırdıkları fırsatları düşünmekten bir türlü bugüne gelemedikleri ve karamsarlığa sürüklendikleri de görülmektedir. Nitekim gençliğinde eğitimini ihmal eden bir kişi, arkadaşlarının önemli başarılara ulaştığını gördüğünde, “Keşke zamanımı boşa harcamasaydım.” diye hayıflanmakta; anne ve babasına yeterince zaman ayırmayan bir evlat, onları kaybettikten sonra, “Keşke biraz daha yanlarında olsaydım.” diyerek derin bir üzüntü yaşayabilmekte; sağlığının kıymetini bilmeyen insan da ciddi bir hastalıkla karşılaştığında, “Keşke bedenime daha iyi baksaydım.” demekten kendini alamamakta ve derin bir pişmanlık duymaktadır.
Ne hazindir ki bu tür pişmanlıklar, çoğu zaman geçmişi geri getirmeye ve kaybedilen fırsatları telafi etmeye yetmemekte; bazı hataların büyüklüğü de ancak bedeli ödendikten sonra anlaşılabilmektedir. Nitekim Pakize Suda’nın 2006 yılında kaleme aldığı bir yazıda dile getirdiği özlem de bu açıdan ilginç bir örnektir.[1] Suda, geçmişteki daha sade ve ölçülü aile hayatını; akşamları evine dönen bir eşi, çocuklarla ilgilenilen bir ortamı, sürdürülen komşuluk ilişkilerini ve insanların birbirlerinin hayatına daha az müdahale ettiği bir yaşamı özlemle anlatır. Yazısının sonunda da modern hayatın getirdiği sınırsız özgürlük, aşırı bireysellik ve her konuda “çok bilen” insan tipinin mutluluk getirmediğini belirterek “normal”liği özlediğini ifade eder. Bu yaklaşım, insanın sahip olduğu imkânların her zaman onu mutlu etmediğini; bazen kaybedilen sadelik, ölçü, huzur ve insanî ilişkilerin değerinin ancak zaman geçtikten sonra fark edildiğini göstermektedir.
İnsan, çoğu zaman elindeyken kıymetini bilmediği şeylerin değerini kaybettikten sonra anlayabilmekte ve geriye dönüp “Keşke daha farklı yaşasaydım.” diyebilmektedir. Bu bakımdan “keşke”, yalnızca yapılan bir yanlışın değil, çoğu zaman farkına varılmadan tüketilmiş bir hayatın da ifadesi olabilmektedir.
Kur’an da pişmanlığın farklı biçimlerine ilişkin dikkat çekici örnekler sunmakta ve bize bir mesaj vermektedir. Nitekim yasaklanan meyveden yiyerek hata eden, ardından yaptıklarından pişmanlık duyan ve Allah’tan af dileyen Hz. Âdem ve eşi, pişmanlık duyan ilk insanlardır. Onların duyduğu bu pişmanlığı Kur’an şöyle dile getirmektedir: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz.” [2]
İşledikleri suçtan dolayı pişmanlık duyan bir topluluk ise Hz. Yusuf’un kardeşleridir. Kıskançlık duygusuna kapılarak Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri, yıllar sonra onun Mısır’da önemli bir mevkiye yükseldiğini görünce yaptıkları hatanın farkına varmışlar ve suçlarını itiraf etmişlerdir. “Allah’a yemin olsun ki, Allah seni gerçekten bize üstün kılmış. Biz gerçekten suç işlemiş kimselerdik.”[3] diyerek de pişmanlıklarını dile getirmişlerdir. Hz. Yusuf ise onları bağışlamıştır. Bu iki olay, insanın hata yapmasının kaçınılmaz olduğunu; asıl önemli olanın ise yapılan yanlışın farkına varmak, onu samimiyetle itiraf etmek ve hatadan dönme iradesini göstermek olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla pişmanlık, insanı suçunda ısrar etmekten kurtaran ve onu yeniden doğruya yönelten önemli bir iç muhasebe olmaktadır.
Kur’an, hatanın fark edildiği anda duyulan pişmanlığın insanı olgunlaştırabileceğine de işaret etmektedir. Hz. Davud, kendisine gelen iki davacının meselesini dinledikten sonra bunun bir imtihan olduğunu fark etmiş, Rabbinden bağışlanma dilemiş ve O’na yönelmiştir.[4] Burada dikkat çekici olan husus, insanın hata veya eksikliğinin farkına vardığında bunu savunmak ya da meşrulaştırmak yerine, nefsiyle hesaplaşması; aklının ve vicdanının sesine kulak vermesi ve sonunda da Rabbine yönelmesidir. Ancak böyle bir pişmanlık, insanı geçmişe hapseden bir duygu olmaktan çıkarak düzelmenin ilk başlangıcını oluşturmaktadır.
Buna karşılık Kur’an, insanı “son pişmanlık” konusunda da uyarmakta ve bu hususta Firavun’u ibret verici bir örnek olarak göstermektedir. Hayatı boyunca kibir, güç tutkusu ve ilahlık iddiası üzerine kurulu bir hayat süren Firavun, ölümle yüz yüze gelip kaçınılmaz gerçekle karşılaştığında, “İsrailoğullarının inandığından başka ilâh olmadığına inandım. Ben de Müslümanlardanım.” [5] demiştir. Ancak Allah Teâlâ onun bu sözlerine, “Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.” [6] diyerek karşılık vermiş ve imanını kabul etmemiştir. Böylece Firavun’un imanı, iman etmenin artık kendisine hiçbir fayda sağlamayacağı bir zamanda gerçekleşmiş; pişmanlığı ise geçmişi değiştirmeye gücü olmayan bir son pişmanlığa dönüşmüştür.
Firavun’un bu durumu, hakikati görmek ile hakikate zamanında inanmak arasındaki önemli farkı da açıkça ortaya koymaktadır. O, artık inkâr etmesi mümkün olmayan bir gerçekle yüz yüze geldiği, ölümün bütün dehşetiyle karşısında belirdiği anda iman ettiğini söylemiştir. Ne var ki bu iman, özgür iradesiyle ve bilinçli bir tercih sonucu gerçekleşmiş bir iman değildir. Bu olay, gerçek imanın insanın ölümle yüz yüze geldiği ve artık başka bir ihtimalin kalmadığı anda değil, böyle bir zorunlulukla karşı karşıya bulunmadığı bir dönemde, özgür iradesiyle ve bilinçli olarak yaptığı tercihle anlam kazandığını göstermektedir.
Bütün bu örnekler, pişmanlığın insanı gerçeği görmeye ve hatasından dönmeye yöneltebileceğini; ancak her pişmanlığın insana kaybettiklerini telafi etme imkânı sunmadığını da göstermektedir. O hâlde akıllı insan, pişman olacağı bir duruma düşmeden önce iyi düşünüp doğru karar vermeye çalışan; hata yaptığında ise vakit geçirmeden tövbe eden, yanlışını telafi etmeye gayret gösteren ve pişmanlığını hayırlı bir sonuca dönüştürebilen insandır. Çünkü dünya hayatında yapılan birçok yanlışın telafisi mümkündür. Asıl acı ve ağır pişmanlık ise artık geri dönüşün ve telafi imkânının kalmadığı bir anda duyulan pişmanlıktır.
Kur’an, ahirette insanın karşılaşacağı, artık telafisi mümkün olmayan pişmanlığı çeşitli örneklerle gözler önüne sermektedir. Ölüm gelip çattığında dünyaya yeniden dönme arzusuyla şöyle yalvaran kimsenin hâli anlatılır: “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, ‘Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım’ der. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır”[7] Ne var ki bu yakarış, artık hiçbir karşılık bulmayacaktır. Zira önünde, yeniden diriliş gününe kadar aşamayacağı bir engel vardır.
İnkâr eden kişinin hakikatle yüzleştiği andaki çaresizliği de “Keşke toprak olsaydım!”[8] sözüyle dile getirilirken; Fecr sûresinde de gerçek hayatın ahiret hayatı olduğunu kavrayan insanın, “Keşke bu hayatım için önceden bir şeyler yapmış olsaydım.”[9] diyerek hayıflanacağı anlatılmaktadır. Bu ifadelerdeki pişmanlık, geçmişte işlenmiş bir hatanın ardından duyulan sıradan bir üzüntüyü değil, insanın bütün imkânlarını yitirdiği ve geride bıraktığı hayatı değiştiremeyeceğini anladığı andaki bir çaresizliğin sesidir.
Furkan sûresi, insanın yol arkadaşlarını ve yöneldiği kimseleri seçerken ne denli dikkatli olması gerektiğini de hatırlatır. Ahirette pişmanlık duyan kişi, “Keşke Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım.” [10] diyecektir. Aynı sûrede, yanlış bir dostluğun insanı nasıl bir sona sürükleyebileceği de şu sözlerle dile getirilir: “Keşke falanı dost edinmeseydim.”[11] Böylece Kur’an, dostlukların ve beraberliklerin insanın hayatındaki yerini sorgulamaya açar. Çünkü insan, yalnızca kendi tercihleriyle değil, yakınlık kurduğu kimselerin etkisiyle de şekillenir. Bu sebeple doğru insanlarla yürümek, doğru bir hayatın önemli şartlarından biridir.
Ahzâb sûresinde ise dünyada iken yanlış önderlerin ve büyüklere körü körüne bağlanmanın doğuracağı sonuçlara da dikkat çekilmektedir. Ahirette pişmanlık içinde kalan kimseler, “Keşke Allah’a itaat etseydik ve Peygamber’e itaat etseydik.”[12] diyeceklerdir. Ayetin devamında, kendilerini saptıran kimselere uyduklarını ve onların peşinden gittiklerini söyleyecekleri belirtilir. Ancak bu yakınma, sorumluluğu başkasına yükleyerek onlara kurtulma imkânı sağlamayacaktır. Kur’an’ın burada verdiği mesaj açıktır: İnsan, yönlendirilmiş olsa bile kendi tercihlerinden bütünüyle sıyrılıp kurtulamaz. Zira başkalarının etkisi altında kalmak, kişinin iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bu nedenle insan, hayatını kimin rehberliğinde sürdüreceğine, kiminle yol yürüyeceğine ve hangi değerlere bağlanacağına dikkat etmekle de yükümlüdür. Zira dünyada basit görünen bir tercih, ahirette telafisi mümkün olmayan bir pişmanlığa dönüşebilmektedir.
Çünkü pişmanlık, geçmişe dönük bir muhasebedir; tövbe ise geleceğe açılan bir kapı. İlki, insanı yaptığı yanlışla yüzleştirirken ikincisi, aynı hataya yeniden düşmemek üzere iradesini harekete geçirir. Bu nedenle pişmanlık, çoğu zaman tek başına insanı geçmişin ağırlığı altında bırakabiliyorken, tövbeyle birleştiğinde ise onu yeni bir başlangıca taşıyabilmektedir. Bu nedenle olgun insan, “keşke”lerini bir yük olarak değil, birer ders olarak görür. Yaşadığı her pişmanlık, onun için aynı yanlışa bir daha düşmemek üzere edinilmiş bir tecrübedir. O, yalnızca “Keşke bunu yapmasaydım.” demekle yetinmez; “Bir daha yapmayacağım ve bunu telafi edeceğim.” diyebilecek bir iradeyi de ortaya koyar. Çünkü gerçek pişmanlık, insanı geçmişe mahkûm eden değil, geleceğini değiştirmeye yönelten pişmanlıktır. Son pişmanlık ise artık hiçbir şeyi değiştiremeyen pişmanlıktır.
[1] Pakize Suda, “Çok Bilmişlik”, Hürriyet, 8 Ekim 2006.
[2] A‘râf, 7/23.
[3] Yûsuf, 12/91.
[4] Sâd, 38/21-24.
[5] Yûnus, 10/90.
[6] Yûnus, 10/91.
[7] Mü’minûn, 23/99-100.
[8] Nebe, 78/40.
[9] Fecr, 89/24.
[10] Furkan, 25/27.
[11] Furkan, 25/28.
[12] Ahzâb, 33/66.
ALLAH BÜYÜKLÜK TASLAYANLARI SEVMEZ Kibir hastalığına yakalananlar kendilerini özel, üstün, seçilmiş ve ayrıcalıklı görürler. Diğer…
İBRAHİM KARAGÜL: BAE BU SEFER DE SUUDİ ARABİSTAN’I MI BÖLECEK? “Peki sonraki hedefi ne? Mısır…
ODATV’YE KARDEŞÇE SON CEVAP: “AD HOMİNEM” SIĞINAĞI, MARX’IN ÇIKMAZI VE FITRATIN ZAFERİ (VI) Odatv yazarı…
ÇİPRAS: GÖREVDE OLSAYDIM NETANYAHU HAKKINDAKİ YAKALAMA KARARINI UYGULARDIM Eski Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras, Uluslararası Ceza…
ÇOCUKLARIMIZA NAMAZ KILDIRABİLİYOR MUYUZ? İlk vahiy süreciyle beraber namazla emredilen Hz. Peygamber ve Müslümanlar, namazlarını…
İslam Dünyasını İçten Vuran İsrail’in Truva Atı: BAE ve Muhammed bin Zayed’in Kirli Rolü Birleşik…