
Ramazan ayı yaklaşırken aynı sahne her yıl tekrar ediyor.
Market arabaları doluyor, poşetler taşınıyor.
“Bir ay aç kalacağız” psikolojisiyle yapılan alışverişler,
sanki Ramazan değil de uzun bir kıtlık dönemi başlıyormuş hissi veriyor.
Sonra sahur geliyor…
Uykulu gözlerle, aceleyle ama tıklım tıklım tabaklarla.
İftar vakti ise ayrı bir sınav:
“Gün boyu aç kaldık” gerekçesiyle midenin sınırları zorlanıyor.
Oruç tutuluyor belki ama ölçü kayboluyor.

Oysa ölçü meselesi, inancın tam merkezinde durur.
Hz. Muhammed, yüzyıllar önce midenin üçte birinin yemeğe, üçte birinin suya, üçte birinin ise boş bırakılmasını tavsiye ederken; bugün doktorların “porsiyon kontrolü” dediği gerçeği işaret ediyordu.
Günümüz bilimi başka kelimeler kullanıyor olabilir ama özü değişmiyor:
Tıka basa doymak sağlıklı değil.

Ramazan’ın ruhu, sofraları büyütmekte değil; nefsi küçültmekte saklı.
Biraz aç kalmak, biraz susuz kalmak…
Bedenin gerçek dengesini hatırlaması için bir fırsat bu.
Ama belki daha da önemlisi, açlığın vicdanı uyandırması.
Çünkü Ramazan aynı zamanda;
hiçbir zaman tok olamayanları anlamak,
yoksulluğu hissetmek
ve paylaşmayı çoğaltmak içindir.

Bugün Ramazan, birçok insan için daha fazla yemek, daha ağır sofralar ve daha çok alışveriş anlamına geliyor.
Oysa ne orucun, ne de Ramazan ayının esprisi bu.
Peygamberimizin hayatında, bizim bugün yaşadığımız gibi bir Ramazan anlayışı yoktu.
Az vardı ama bereket vardı.
Sadelik vardı ama huzur vardı.

Belki de yeniden sormamız gerekiyor:
Ramazan gerçekten bizi mi değiştiriyor,
yoksa sadece saatleri mi değiştiriyoruz?
Çünkü oruç, mideyi değil;
hayatı terbiye etmek için var.
İSLAMİ HABER “MİRAT”