René Guénon ve “kutsal bilim” üzerine

Prof. Dr. Ali Seyyar

Türkiye’de bugün bakıma muhtaç engelliye bakan 500 bin üzerinde yoksul aileye aylık bakım ödeneği veriliyorsa bunun kaynağı, hemen her kesimin devrim niteliği olarak ifade ettiği 2005 tarihli Engelliler Kanunudur. Engelliler Kanunun hazırlanmasında dönemin Başbakanlık-Özürlüler İdaresi Başkanlığının başında bulunmuş olan Doç. Dr. Mehmet Aysoy’un katkıları büyüktür. Aynı kurumda engelli danışmanı olarak görev almamı sağlamış olan Mehmet kardeşimizi, o yıllardan beri yakinen tanırım. Kendisinin bürokratik ve idarî kabiliyetinin yanında akademik kapasitesi de çok boyutludur.

Afyonkarahisar-Sandıklı 1968 doğumlu olan Mehmet kardeşimiz, doktorasını İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünde tamamlamıştır. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesi olan Mehmet kardeşimizin geleneksel sonrası toplum, yapılaşma teorisinde gelenek fenomeni, özürlüler politikası ve alternatif tıp üzerine yayınlanmış kitaplarının yanında bilim sosyolojisi, tasavvuf, modernlik üzerine yayınlanmış birçok makalesi bulunmaktadır.

Mehmet kardeşimizin Aralık 2020’de Altiva Yayınlarından çıkan “Modernlik ve Mârifet: René Guénon ve ‘Kutsal Bilim’ Üzerine” isimli en son kitabı, bu bağlamda modern dünyanın içinde bulunduğu çıkmazı görmemiz açısından önemli bir çalışmadır. Mehmet kardeşimiz bir Muhyiddin İbni Arabi ve René Guénon hayranıdır. Türk okuyucuları İbni Arabi ismini duymuştur ama İslâm’ı entelektüel seviyede ele alan ve Batı kaynaklı moderniteyi her yönüyle tenkit eden görüşleriyle tanınan Fransız düşünür René Guénon’u (1886-1951) pek tanınmaz. Halbuki René Guénon, İsveç doğumlu Müslüman ressam ve yazar Ivan Aguéli’nin (1869-1917) telkinleriyle 1912 yılında İslâm dinine girmiş ve Abdülvâhid Yahyâ ismini almış dünyaca takdir edilen ünlü bir bilim insanıdır.

Eserlerinde çok sağlam ve mana yüklü bir Fransızca kullanan Abdülvâhid Yahyâ, İslâm düşüncesine ait mefhumları ifade edebilmek için, Fransızca kelimelere yeni manalar yükleyerek, hem kendine has bir terminoloji meydana getirmiş, hem de İslâm’ın ilmî ve tasavvufî gücünü Batı dünyasına tanıtmıştır. Mehmet kardeşimizin kitabının önemli bir yerini işgal eden Abdülvâhid Yahyâ’nın Batı dünyasının modernizmine karşı verdiği ilmî cihadını anlayabilmek için, bilim sosyolojisi, ilahiyat, tasavvuf, Hristiyanlık, pozitivizm, aydınlanma, modernlik, Rönesans, Reformasyon, hermetik ve ezoterik bilimlerin ilgi alanına giren bazı kavramları az çok bilmekte fayda vardır. Aksi takdirde okuyucu, kitabı anlamakta zorlanabilir.

Kitabın önemine binaen gelenekselci ekolun kurucusu olarak kabul edilen Abdülvâhid Yahyâ’nın modernlik ekseninde ortaya attığı ‘kutsal bilim’ kavramı üzerinde durmakta fayda vardır. Buna göre ‘kutsal bilim’, pozitivist/materyalist felsefeden farklı olarak sembolizmle ifade edilebilen maneviyat yüklü bir bilim dalıdır. Semboller, soyut manaların somut ifadelerinin kültürel kodlarıdır. Meselâ, hilâl kelimesi ile Allah kelimesinin ebcet değerleri eşittir. Bunun için hilâl, İslâm dininin sembolü ve Allah’ı manen temsil eder.

Seküler felsefe ise, dağınık düşünce tipini temsil etmekte ve felsefî düşünce tefekkür ve ilham yönüyle sınırlıdır. Buna karşılık sembolizm, aşkın (transcendance) sezginin bir dayanağı olarak insanın önüne sınırsız manevî imkânlar açmaktadır. Felsefe, bu dağınık özelliği sebebiyle salt rasyonel bir şeydir, çünkü bu özellik, kendi malı olarak bizzat rasyonel akla ait olan bir özelliktir; o halde felsefenin alanı ve imkânları aklın erişebileceği şeylerin ötesine uzanma potansiyeline sahip değildir.

Abdülvâhid Yahyâ, sembolizm ile ‘kutsal bilim’ arasında sıkı bir bağ kurar. Bu doğrultuda sembolik dilin gerçek içeriği ve anlamı anlaşılabilirse bunun haddizatında ‘kutsal bilim’in en önemli bir unsuru olduğu da anlaşılacaktır. ‘Kutsal bilim”, sembolizmsiz olamaz ve anlaşılamaz. Ne var ki semboller ve teşbihler, tevhit inancını çoktan terk etmiş olan papazların eline geçince bunlar gerçek manasını yitirmiş ve hakikate giden bir araçsal anlamdan ziyade hakikat olarak kabul edilmiştir.

Halbuki tevhit inancı doğrultusunda mesele ele alınacak olunursa “sembolizmin içinde öyle bir şey vardır ki, onun kökü insanlık kadar eskidir; hatta diyebiliriz ki bu kök ilahî Kelam’ın bizzat eseri içindedir: Her şeyden önce o bizzat evrensel zuhurun içindedir, daha sonra da, çok daha özel olarak insanlığa göre de, Kadim Geleneğin içindedir ki bu gelenek de bizzat Allah’ın ‘vahyi’dir. Diğer bütün gelenekler, bu asıl Geleneğin türemiş şekilleridir. İşte bu Kadim Gelenek, çağlardan çağlara nakledilen sembollerin içine adeta katılır; o sembollere hiçbir ‘tarihi’ köken atfedilemez; işte bu tür bir sembolik katılımın süreci, kendi düzeni içinde, zuhurun sürecine oldukça benzer.” Böyle olunca ‘kutsal bilim’, ‘saf bilgi’ yani hikmet içeren marifettir.

Modernlik ise aydınlanma ile birlikte kiliseden uzaklaştı ama rasyonel akıl ile yine de ‘kutsal bilim’in kaynaklarına ulaşamadı. Batı, marifetin gerçek niteliğini unutmuş ve felsefeyi hikmet yerine koymuştur. Abdülvâhid Yahyâ’nın tespitlerine göre “böylece ‘profan/dünyevî’ diyebileceğimiz felsefe, yani tamamen aklî, sözüm ona tamamen hümanist bir bilgelik doğmuş oldu ve gerçek geleneksel, akıl-üstü ve ‘gayri-beşeri’ bilgeliğin yerini almış oldu.” Bâtıl olarak nitelendirebileceğimiz bu zihnî yapı ile Batı’nın dünyaya saadet getirmesi imkânsızdır.

Bir başka ifadeyle rasyonalist düşünen Batı insanı, modernliğin rüzgarıyla birçok yeni fikir ve teori geliştirmiş ise de hiçbiri ‘kutsal bilim’in daha doğrusu İslâm’ın sonsuz nurunu yansıtamadığı için, dünyevî ve dolayısıyla uhrevî saadete ulaşamayacaktır. Bu gerçeği gören Guénon, kurtuluşu İslâm’da görmüş ve sadece Müslüman olmak ile yetinmemiş aynı zamanda modern toplumlara onların saf metafizik çerçevede anlayacağı en makul dili kullanarak, irfan yolunu göstermiştir.

“Modernlik ve Mârifet: René Guénon ve ‘Kutsal Bilim’ Üzerine” kaleme alınmış özgün araştırmanın bir ürünü olan kitabın hedef kitlesi, sadece Hristiyan Batı toplumları değil aynı zamanda genel anlamda pozitivist sosyal bilimler, dar anlamda seküler felsefenin etkisi altında kalmış olan deist/ateist aydınlarımızdır. Modern dünya, arayış içinde olan insanlara sözde maneviyat adına sahte inanç sistemleri ve ibadet olarak yoga gibi meditasyon türleri sunmaktadır.

Ancak referansı rasyonel akıl olan bütün modern düşünce ve inanç sistemleri, kutsalı yani hikmet ve tevhit merkezli düşünceyi yansıtamadıkları için, hem Bâtıldır, hem de hüsran sebebidir. Ancak Hak din olan İslâm, toplumlara saadet ve huzur verebilir. Böyle olunca ya Batı, “kutsal bilim” ekseninde yeni ve hakikî bir aydınlanma dönemine girer ve Tevhit inancına sarılarak, İslâm dünyasının yeniden manevî dirilişine ön ayak olur, ya da İslâm dünyasını temsil eden donanımlı Müslüman âlimler, ittifak oluşturarak, küresel çapta tebliğ ve irşat hizmetlerinde bulunur ve dünyaya yeni bir âdil nizamın tesis edilmesinin ilmî alt yapısını oluşturur. Gaybi ve geleceği ancak Allah bilir, ama şu bir hakikat ki İslâm’ın nuru er veya geç dünyayı aydınlatacaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here