
yüzyıl, iki dünya savaşı, büyük yıkımlar ve kitlesel trajedilerle hatırlanır. Bu trajedilerin en dramatiklerinden biri, Avrupa’da Yahudilere yönelik gerçekleştirilen kitlesel katliamlardır. Holokost, yalnızca bir insanlık suçu olarak tarihe geçmemiş, aynı zamanda uluslararası siyasetin yönünü de köklü biçimde etkilemiştir. Özellikle Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması süreci, bu felaketin gölgesinde şekillenmiştir1.

Siyonist hareket, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Filistin topraklarında bir Yahudi yurdu kurma hedefiyle yola çıkmıştı. Ancak 1940’lara kadar bu proje ciddi bir engelle karşılaştı: göç sayılarının yetersizliği. Bütün teşviklere rağmen Filistin’e yerleşen Yahudi nüfus 150 bini aşmadı2. Demografik açıdan bakıldığında, bu sayı bir devlet kurmaya yetmeyecek kadar küçüktü.
Avrupa’da yaşanan katliamlar bu tabloyu kökten değiştirdi. 1940’ların sonuna gelindiğinde, göç eden Yahudi sayısı 900 bini buldu. Böylece, demografik yapıda radikal bir dönüşüm sağlandı ve 1948’de İsrail Devleti kuruldu3. Bu gelişme, Avrupa’daki felaketin Siyonist idealler açısından bir “fırsata” dönüştüğünü göstermektedir.
Siyonizmin temel özelliği, ideolojik hedeflerini kutsallaştırmasıdır. Bu bağlamda tarihsel belgeler ve araştırmalar, hareketin gerektiğinde kendi mensuplarını bile gözden çıkarabildiğini ortaya koymaktadır. Uluslararası literatürde “false flag” (sahte bayrak) olarak bilinen yöntem, yani kendi askerlerini veya vatandaşlarını hedef alıp suçu karşı tarafa yükleme stratejisi, İsrail tarafından birçok kez uygulanmıştır4. Bu durum, ideolojinin yalnızca düşmanlarını değil, kendi halkını da araçsallaştırdığını göstermektedir.

Hitler’in kişisel geçmişiyle ilgili olarak akademik çevrelerde tartışılan bazı iddialar bulunmaktadır. Bunlardan biri, Hitler’in kökeninde Yahudi bağlantısının olabileceği yönündedir5. Kesin kanıtlarla desteklenmemiş olsa da, bu iddia, Hitler’in Yahudilere yönelik nefretinin psikolojik kaynaklarını anlamak açısından ilgi çekicidir. Ancak daha önemlisi, Hitler döneminde Yahudilere yönelik soykırımın, Siyonist hareketin stratejik hedeflerine nasıl katkı sağladığıdır. Avrupa’da yaşanan bu felaket, Filistin’de Yahudi devletinin kurulmasına uluslararası destek için bir zemin oluşturmuştur6.
Bugün Gazze’de yaşananlar, tarihin tekrarı niteliğindedir. İsrail’in askeri operasyonları, sivillerin yoğun şekilde hedef alınmasıyla karakterize edilmektedir. Çocuklar, kadınlar ve yaşlılar, bombardımanlarda hayatını kaybetmekte; mahalleler, okullar ve hastaneler yok edilmektedir7. Bu süreç, yalnızca Filistin halkını değil, aynı zamanda küresel düzeni de tehdit etmektedir. Zira İsrail’in uyguladığı yöntem, uluslararası hukuk normlarını açıkça ihlal eden, sistematik bir şiddet politikasıdır8.
Siyonizmin kuruluş döneminden günümüze kadar izlediği stratejiler incelendiğinde, ortaya çıkan tablo nettir: Bu ideoloji, yalnızca Filistinlilerin değil, tüm insanlığın güvenliğini tehdit etmektedir. Kendi halkını dahi gerektiğinde feda edebilen bir zihniyetin, bölgesel istikrara katkı sunması mümkün değildir. Tam tersine, sürekli çatışma, sürekli gerilim ve sürekli kan üzerine kurulu bir sistem üretmektedir9.
Avrupa’daki Yahudi soykırımı, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biridir. Ancak bu trajedinin Siyonizm tarafından siyasi ve demografik amaçlarla araçsallaştırılması, ideolojinin gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. Bugün Gazze’de yaşananlar, aynı zihniyetin farklı bir yansımasıdır.
Dolayısıyla, Siyonizmi yalnızca tarihsel bir Yahudi hareketi olarak görmek yanıltıcıdır. Bu ideoloji, kendi çıkarları uğruna masumları feda edebilen, uluslararası düzeni tehdit eden ve gelecekte daha büyük felaketlere yol açabilecek küresel bir tehlikedir. İnsanlığın karşı karşıya olduğu gerçek, işte bu kanlı mirastır…
İSLAMİ HABER “MİRAT”
KAYNAKÇA