Sosyal İlimlerin Metalaşmasında Batı’nın Rolü

Prof. Dr. Sami Şener

Büyük Sosyal ilim adamlarından Faruki, sosyal ilimlerin metodoloji ile ilgili şu enteresan tesbiti, dikkate değer bir yaklaşımdır: Batı sosyal ilimleri tarafsız, yani insani tahmin ve tercihlerinden kaçınan, olayları olduğu gibi bırakıp, kendilerini açıklamalarına izin veren yapıda olduğu için, ilmî olduklarını ileri sürmektedirler. Bunun manasız ve dayanaksız bir çaba olduğunu gördük. Çünkü, hiçbir olayın ahlâk, estetik, din gibi “değer sistemleri” incelenmeden, teorik görüş oluşturulamaz. (Faruki,1991:20-21)  Mesela sevgi, sınırları ve ölçüleri olmaksızın gerçekleşemez. Yani sevgi, merhamet  veya saygı ile birarada olursa bir mana kazanır. Bazı cahil insanların, iyilik yapayım derken başkalarını incitmesi, sadece sevginin varlığı ile ölçülü bir davranışın olamayacağını gösteren bir örnektir.

Sosyal olaylar, teknik veya maddi faktörlerden farklı olarak; his, inanç ve ahlak dünyası dikkate alınmadan açıklanamazlar. Çünkü, her sosyal olay; toplumun ruhunda ve vicdanında yer etmiş ve özel bir mana kazanmış, duygu ve mantıklı bir yaşayışın sonucu olarak gerçekleşmiştir. Sosyal ilimlerin toplumsal sistemde rol oynayabilmesi ve fonksiyon görebilmesi de aynı şekilde, sosyal olayların arka planında yatan değerler dünyası ile münasebet kurulmasıyla mümkündür.

Rönesans’la başlayan materyalizm

Batının Rönesansı, insan-kâinat-toplum ilişkisinde, insan zihniyle çerçevelenmiş “tek boyutlu bir dünya” anlayışından hareket etmektedir. Bu durum her türlü ilahî ve geleneksel bilgi ve değerden arınmış, faydacı ve fikrî (zihnen kurgulanmış) bir âlem anlayışıdır. (Kutluer, 1990:32)

Bu durum, batı toplumunda bazı önemli gerekçelere dayanmaktadır. Kilise’nin ilmi ve manevi dünyayı kendi tekeline alarak, insanları dindar ve günahkar olarak ilahi bir kritere dayandırmadan keyfi olarak ayırdetmesi, dine karşı güven ve saygıyı ortadan kaldırmış ve ilahi-geleneksel dünya ve buna ait tüm bilgi ve pratik tecrübeler, ilim ve düşünce sahipleri tarafından yok sayılmıştır. Bir zamanlar ilim adamlarını aforoz eden ve dinsizlikle suçlayan kiliseye karşı; ilim, siyaset ve ticaret kesiminin aynı “aforuz mantığı”nı kiliseye ve onun temsil ettiği dine karşı kullandığını  görmekteyiz.

Batı’da sosyal olayların açıklanmasında din ve gelenekler doğrultusunda bir yorum geleneğinin  tıkanması, sosyal ve psikolojik dünyanın ekonomik ve teknik metot ve gerçeklere benzetilerek açıklanması yolunu başlattı. Dolayısıyla, Ogüst Comte’nin sosyolojik olayları “sosyal fizik” şeklinde nitelemesi, Dekartes’in ruhi olayları “maddi olayların sonucu” , Marx’ın sosyal olayların temelini iktisadi ilişkilere dayandırması, sosyal’i madde ile açıklama ve yönlendirme akımını başlatan sosyal doktrinler olarak gösterilebilir.

Sosyal ilimlerin değerlerden arınması

Böyle bir pozisyonda, sosyal bilimlerin değer kaynaklı olmadığını ve kendi kanunları ile gerçekleşmeyen ilim dalları olarak, pozitif bilimlerin bakış ve metoduyla onların seviyesine indirildiğini görmekteyiz. Bu durumda şöyle bir soru aklımız gelmektedir: Eğer sosyal ilimler, insanı ve toplumu, tabii özellikleri ile kavramayıp, bazı ön fikir, ideoloji ve politikalar ile yönlendiriliyorsa, bizim bu ilim adıyla ortaya çıkan disiplinlerin, kendilerini serbetçe ifade etmelerini engellemiş olmuyor muyuz?

Aslında bütün bu yanlış yönelişler, batı’da hayat dışına itilen dini, ahlaki ve sosyal değerlerin eksikliği ile dengesi bozulan bir topluma, dışarıdan yapılmaya çalışılan “sun’i müdahale” çabalarından başka bir şey değildir ? Batı toplumu, hala insan ve topluma rehberlik edebilecek ve yönlendirecek ruhi ve manevi değerlerden uzak bir şekilde, çeşitli sosyal ve psikolojik  problem ve açmazlar içinde hayatını sürdürmekte ve bu sıkıntılardan kurtulma konusunda, çaresiz bir tutum içinde bulunmaktadır.

Batı dünyasında  yaşanan bazı siyasi ve ekonomik değişimler, sosyal bilimlerin metalaşmasına ve toplumsal değerlerin etkisinin azalmasına yol açmıştır. Bu durum, batı toplumları için ciddi krizlere sebep olmuş ve batı insanının sosyal ve manevi dünyası dayanaksız bırakılarak topluma yönelik ilişki ve tutumlar, dar bir alana hapsedilmiştir. Burada, sosyal ilimlerden beklenen; toplumsal sistemi insanın ve toplumun tabii kanunlarına uygun şekilde yeniden inşa etmesidir.

Sosyolojinin diğer sosyal bilimlerden farkı, toplumu ve sosyal münasebetleri, bütüncü ve çok yönlü ele alması ve bu münasebetleri belli kurallar sistemi içerisinde düzenlemeye  çalışması ile ortaya çıkmaktadır.

Her sosyal ilim, kendi tarihi ve sosyal coğrafyası içerisinde belli bir “biçim”e kavuşur. Sosyal ilimler gibi, toplumlarının birer “fotoğrafı” durumunda olan disiplinlerin, kendi coğrafi, tarihi ve sosyal değerleri üzerinde yaşayış sistemlerini gerçekleştirmesi kaçınılmaz bir durumdur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here