
Hepimiz, kendi istek ve irademizle bir hayat yaşamak istiyor ve içinde yaşadığımız sistemin de böyle bir ortam sağlamasını istiyoruz. Tam istediğimiz olmasa da, önemli ölçüde sosyal nitelikte bir hayat yaşamakta olduğumuzu düşünüyoruz. Bunun aksi, baskı ve zorlama ile bir sistemin içinde olmamız. Peki, sosyal hayat neye göre ve kimler eliyle gerçekleşmektedir? Bu konuyu irdelemek ve sosyal hayat üzerinde sosyoloji ilminin etkisini değerlendirmek durumundayız.
Sosyoloji, Batı’da ortaya çıkan bir kelime ve kavram. Sosyal hayatı ve sosyal ilişkileri anlamak ve düzenlemeye yönelik fikri ve ahlaki bir çalışma olarak düşünülmüş. İslam dünyasında ise İbn Haldun, Batı’dan 600 yıl kadar önce, sosyal hayatı Umran kelimesi ile açıklandığını ve değerlendirdiğini biliyoruz. Bu kelimenin karşılığı, kültür ve medeniyeti kapsıyor. Fakat, Batılılaşma ile birlikte, onun kelime ve kavramlarını almaya zorlandığımız için, Umran ve İçtimaiyat kelimesi gündemden kalkmış ve sosyal olayların ilmi ve metodunu ifade etmek üzere, Sosyoloji terimini kullanmak zorunda kaldık.
Sosyoloji veya Umran ilmi, insanın medeni hayatını ele alan ve değerlendiren bir ilim dalı. Dolayısıyla, her konu gibi, bunun da belli bilgi ve değerler sistemi ile bağlantısı bulunmakta ve buna dayalı kuralların da toplum hayatında doğru bir şekilde gerçekleşmesi gerekiyor.
Günümüzde sosyoloji, psikoloji, hukuk gibi sosyal ilimlerin uygulanma süreci, çok büyük ölçüde Batılı düşünür ve sosyal bilimcilerin teorileri ve metotları ile gerçekleşmekte olduğundan, sosyal hayatımızı kuşatıcı ve düzenleyici bir özellik taşımamaktadır. Onlar, sadece bilgi olarak öğrenilmekte, uygulamaya geçildiklerinde ise, Batı’nın insan ve kültür birikimleri doğrultusunda çözüm getirilmeye çalışılmaktadır. İşte böyle bir durumda, bizim insan ve toplum yapımızın özellikleri ile uyum sağlayamamakta ve problemleri halledememektedir.
Bu durum, sadece kişi ve toplum meselelerinde değil, idari, siyasi ve hukuki alanda da yaşama değer ve kültürü ile alakasız bir uygulama ve kanun maddeleriyle sosyal bünyeye uymayan sistemler ile karşı karşıya gelmektedir. Milli Eğitim, Adalet, İç işleri, Çevre, Aile, Kültür gibi bakanlıklar, toplumun sosyal yapısına ve dokusuna uygun olmayan uygulamalar konusunda, “başka iklimlerde ortaya çıkmış” metotlar ile sosyal sistemi dizayn etmeye çalışırken, sosyoloji ilmi ve metodu, yine boşta kalmakta ve pratiğe aktarılmayan bir çalışma alanı olarak kalmaktadır.
Sosyoloji’nin totaliter veya askeri bir mantıkla çalışan bir ilim ve metot olmadığını yukarıda söylemiştik. Bunun manası, onun sosyal değer ve normlar (kurallar) ile gerçekleşerek hayatı düzenleyebilmesidir. Halbuki günümüzde birçok alanında, insanımızın ve toplumumuzun bilgi ve zenginliğinin dikkate alınmadığını ve bazı dönemdeki kişiler tarafından hazırlanmış mevzuat ve kuralların uygulanmakta olduğunu görmekteyiz. Halbuki, bu tarz sistem ve uygulamaların totaliter ve komünist ülkelerde gerçekleştiğini biliyoruz. Serbest ve hatta demokratik denilen ülkelerde, kuralların bu kadar sert, değişmez ve tartışılamaz hale geldiğini anlamak ve kabul etmek, pek normal bir durum değil.
Bu yüzden, “sosyal” kelimesini, sosyal, iktisadi ve hukuki hayatımızda önemli bir fonksiyon olarak çalıştırmak ve sonuçlarını görmek zorundayız. Ama, bu çabayı başlatabilmek için, “sosyal”i hayatta etkin bir seviyeye getirmemiz gerekiyor. Çünkü sosyal, hayatın her alanında yer alması gereken ve olmazsa olmaz bir “bakış ve değerlendirme” tarzıdır.
Eğitimde sosyal olmak, eğitimde sadece hocanın bilgiye hakim olmamasını, iktisatta sosyal olmak, sadece iktisadi faktörlerin olayları belirlememesini, hukukta sosyal olmak, sadece hukuki konuların hukuk adamlarının gözüyle görülmemesini, siyasette sosyal olmak, siyaset ve yönetimin, sadece siyaset adamları ile çözülmemesi gerektiğini bize hatırlatmalı ve efkarı umumiye denilen o büyük gücün, belli kurallar dahilinde bu saydığımız alanlarda rol ve yetki sahibi olması gerektiğini kabul etmektir.
Ama öncelikle, Sosyoloji veya eski dil ile İçtimaiyatın, hayatı anlama, açıklama ve toplumu aydınlatma gibi, sosyologlar tarafından yapılan genel tarifiyle uygulamaya geçmesi gerektiğini belirtmek durumundayız. İkinci olarak sosyologların, bu toplumda hangi işleri yapacağını, hangi rol ve sorumlulukları alacağını ve hangi konularda kendilerinden yardım alınacağını belirlemek ve bu hususu, bir devlet politikası haline getirmek zorundayız.
Aksi halde, sosyal kelimesini kullanmak gibi bir hakkın, hiç kimsede olmadığını söylemek durumundayız. Sosyoloji’yi bilgi ve metot olarak bilmek yeterli olmamakta ve hayatı tamamen kuşatan bir ilim dalının, kendi haline bırakılmayacağını ve sahipsiz bir hale getirilmemesi gerektiğini anlamak zorundayız. Eğer, hastalıkların tedavisi için tıp doktorlarına müracaat ediyorsak, toplumsal düzensizlik, kargaşa ve çatışmaların giderilmesi için de Sosyoloji’ye ve bir diğer ifade ideal “toplum doktorları”na ihtiyacımız bulunmaktadır. Son olarak Sosyoloji’yi sadece sosyologlara bırakmamak; sosyolojiyi tamamlayan psikoloji, sosyal hizmet, hukuk, iktisat gibi ilimlerin de, sosyolojiyle ele ele yürümek gerekiyor. Özellikle halkımızın çeşitli kesimlerinin, Sosyoloji’nin hayatın her yönüne damga vuran özelliğini bilmesi ve olayı sahiplenmesi gerekiyor!
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GERÇEKTEN BİRLEŞMİŞ Mİ? Birleşmiş Milletler… İsmi bile başlı başına büyük bir iddia taşıyor:…
Arakçi’den Fransa’ya Cezayir tepkisi: 1,5 milyon insan katledildi İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cezayir’in bağımsızlık…
Erdoğan New York'ta Sevgi Gösterileriyle Karşılandı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel…
Gazze'de 3 Yıllık Karanlığın Ardından: Yıkık Kentin Çocukları Çadır Okullarda Ders Başı Yaptı İsrail’in aylardır…
PİRAMİTLERİN GÖLGESİNDE BİR GARİP MUHACİR: MEHMED ÂKİF’İN KAHİRE HÜZNÜ (1) Değerli Okuyucularım, Mısır seyahatim ile…
İşgal Altındaki Batı Şeria’da Gerilim: Halamiş Yerleşimi Yakınında Silahlı Eylem Sonucu Bir Yahudi Öldürüldü! İşgal…