
Çok değil, yaşı elli ve üzeri olanların, hatırlayıp hasretle andığı çocukluk ve gençlik yıllarındaki toplumsal yapıdaki güven, samimiyet, komşuluk, sevgi, muhabbet ve insani, ilişkiler çok değerliydi. Çok geçmeden bu ilişkilerin yerini, toplumsal bir cinnet hali aldı. Ne oldu da kısa zamanda uçuruma doğru böyle bir değişim ve dönüşüm yaşandı?
Bilindiği gibi bu ülkenin kurucu ideolojisi ve günümüze kadar peşinden gelen devlet ricali, Avrupalı olmak, Avrupa gibi olmak, Avrupa’nın laik seküler değerleriyle idare edilmek arzusuyla yanıp tutuştular. Memleketin hem siyasetini hem de toplumunu kurarken, Allah’ın ve peygamberin sözünü dinlemek bir kenara, hiçbir şekilde manevi değerlere, gelenek göreneğe, toplumu birleştiren kadim değerlere itibar etmedi, aşınması, ortadan kalkması için bütün kurumlarıyla çalıştı. Ortaya “Anlam Boşluğu” olarak korkunç bir sonuç çıktı.
Korkutucu ve ürpertici şekilde ortaya çıkan anlam boşluğunu bir sonuç olarak kabul edersek, konuşulması gereken esas meselenin, bu sonuçları ortaya çıkaran ve aynı zamanda hızlandıran laik seküler iktidarın uygulamalarına bakmak gerekir.
Siyasi ricalin, içtimai yapıyı dönüştürme gücü, üretilmiş dünyevi kutsallar ve batılılaşma idealiyle birlikte değerlendirildiğinde, toplumsal şiddetin asıl cari sistemden kaynaklandığı gözler önüne serilecektir. Bu sistemde asıl olan, sözü dinlenen ve “seküler ilah” haline gelen devlettir. Laik seküler siyasi sistemlerde Allah otoritesinin yerini devlet ve yasa almıştır. Bu sistemde Allah’ın sözü ve yasası hükümsüzdür.
Bu eşikte kutsalın devri gerçekleşmiştir. Allah’a olan bağlılık ve korkunun yerini, devletin cezalandırma ve korkusu almıştır. Fakat seküler ilah olan devlet, her zaman ve mekânda El-Basir ve Es-Semi olan Allah gibi olamadığından, kör noktalar ortaya çıkar. Fertler devletin görmediği kör noktaları bulduğunda şiddet ve hukuksuzluk mümkün hale gelir.
Din, ahlaklı bir iman meselesi olarak görür ve iman ile aynı değerlendirir. Dünyevi iktidar ahlakı dinin tanımladığı tanımdan çıkararak yasal bir zorunluluk haline getirir. Ahlak, laik yasaların belirlediği sınırlara mahkûm edilir. Ahlakın bu dünyevi tanımı fertlerde, ceza almadığı sürece her şeyi yapabileceği kanaatini üretir.
Ahlakın tasfiyesinde en güçlü etken, iktidarın eğitim kurumlarıdır. Dünyevi iktidarın eğitim sistemi, laik-seküler bir anlayışla kurgulanmıştır ve bu kurguda insan sadece üretim ve tüketim birimi olarak görülür. Eğitimden manevi ve metafizik derinlik çıkarıldığında ya da iktidar buyruğunun doğrultusunda verildiğinde, genç nesillere sadece “fiziksel dünya” anlatılır. Ölümden sonrasını, ruhun ihtiyaçlarını ve eşyanın hakikatini düşünmeyen bir nesil, en ilkel içgüdüleri olan şiddet, cinsellik, hırs vb. duygulara mahkûm edilir.
Modern bir vesayet sistemi gibi işleyen 12 yıllık eğitim süresi, devletin çocukları aileden koparıp kendi ideolojik kalıbında dökmesi için kullandığı bir zamana dönüşür. Ailenin manevi mirası yerine, iktidarın soğuk ve ruhsuz vatandaşı ikame edilir. Bu tavır, binlerce yıllık değerler transferinin yapılmasının önündeki en büyük engel olur. Ve aynı zamanda kuşak çatışmasıyla aileler parçalanır.
Laik seküler iktidarlar, modernleşme ve Avrupa’ya benzeme uğruna, saygı sevgiye dayalı insani ilişkiler, yerel ve inanç temelli yazılmamış ama asırlardır hiçbir sıkıntı yaşanmadan işleyen aile hukukunu, laik yasalarla tasfiye eder. Aile artık bir huzur yuvası olmaktan çıkıp, bir hukuk savaşı alanına döner.
İktidarın uyguladığı fakat kendi toplumuna yabancı olan laik yasalar, sorunları çözmek yerine tarafları birbirine daha da düşmanca tavır almaya sevk eder. Erkeği evden uzaklaştıran, kadını yalnızlaştıran ve çocukları ortada bırakan dünyevi yaklaşım, aile içinde şiddeti alevlendirdiği gibi, toplumsal cinneti de tetikler.
Dünyevi iktidarların dayattığı yaşam tarzı, temel olarak tüketim kültürüdür. Ekonomik başarısını tüketim kültürü üzerine kurar. “Sürekli büyüme” yalanı, adaletsiz üretimi ve ahlaktan bağımsız tüketimi perdelemek için uydurulmuş modern efsanelerdendir. Medya ve eğitim yoluyla pompaladığı “başarı ve lüks” görselleri, maneviyatı zayıflamış kitlelerde büyük bir haset ve hasede bağlı tüketin çılgınlığını ortaya çıkarır. Din ve gelenek gibi köklü kimlikleri elindeki çeşitli imkânlarla zayıflatan laik seküler iktidar, ferdi sahipsiz bırakır. Bu kimlik boşluğunu doldurmak isteyen fert, bencilleşir.
Toplumsal şiddete sebebiyet veren en önemli unsulardan biri de, iktidarın uyguladığı kapitalist sistemden kaynaklanan ekonomik şiddettir. Seküler-kapitalist düzeni benimseyen bir iktidar için ekonomik göstergeler, insan onurundan daha değerlidir. Esas olan istatistiklere yazılan rakamlardır. Bu istatistikler karşısında gerçek hayatın nasıl olduğunun bir anlamı yoktur.
Laik kapitalist iktidarların ortaya çıkardığı burjuva sınıfı ile kasıtlı olarak yoksul bırakılan topluluklar arasındaki uçurum, sınıflar arasındaki barış ve muhabbeti imkânsız kılar. Laik seküler İktidar, toplumu Allah’tan kopararak onu sahipsiz bir yığın haline getirir. İnsanları manevi bir disiplinden mahrum bırakıp, onları sadece yasalar ve kameralarla kontrol etmeye çalışır.
Laik-seküler iktidarın uygulamaları, insanın ruhunu budamış, aileyi sarsmış ve ekonomiyi bir savaş alanı haline getirmiştir. 50 yıl öncesinin o “güzel hasletleri”, iktidarın bu modernleşme ve sekülerleşme dişlileri arasında öğütülmüştür. Bugün yaşanan cinnet hali, aslında bu din’den uzak ruhsuz sistemin iflasıdır.
Belki de bir soru sormak gerekiyor: “Fertten topluma böyle derinlemesine nüfuz etmiş dünyevileşmeden ve şiddet sarmalından sonra, dedelerimizin yaşadığı tertemiz masum toplumun asli kimliğine dönmesi nasıl mümkün olur?