islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
49,9709
EURO
56,0534
ALTIN
6.265,77
BIST
10.909,37
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
20°C
İstanbul
20°C
Çok Bulutlu
Salı Hafif Yağmurlu
19°C
Çarşamba Hafif Yağmurlu
16°C
Perşembe Çok Bulutlu
13°C
Cuma Çok Bulutlu
12°C

TÜRKİYE’DE LAİKLİK SORUNU

TÜRKİYE’DE LAİKLİK SORUNU
01/11/2026 13:43
A+
A-

TÜRKİYE’DE LAİKLİK SORUNU

Türkiye’de laiklik tartışmaları uzun yıllardır dinî özgürlükler, devletin tarafsızlığı ve Cumhuriyet’in temel ilkeleri üzerinden yürütülmektedir. Ancak tartışmaların büyük bölümü, meselenin özünü açıklamak yerine geçmişte yaşanan mağduriyetler veya mevcut siyasal tercihler etrafında şekillenmektedir. Oysa laiklik sorunu, yalnızca Müslümanların ibadetlerini ne kadar serbestçe yerine getirebildikleriyle ilgili değildir. Asıl mesele, devletin hangi esaslara göre yönetileceği, hukukun kaynağının ne olacağı ve insan hayatını belirleme yetkisinin hangi sınırlar içerisinde kullanılacağıdır. İslam ile laik devlet anlayışı arasındaki temel ayrılık, dinî özgürlüklerden önce hüküm ve yönetim yetkisinin dayandığı kaynaktadır. Bu ayrılık anlaşılmadan Türkiye’de laikliğin Müslümanlarla, Müslümanların da laik sistemle yaşadığı sorunları doğru değerlendirmek mümkün değildir.

Laiklik, devletin hukuk ve yönetim düzenini dinî hükümlere dayandırmamasını esas alır. Türkiye’de ise laiklik, bunun ötesinde devletin dinî kurumlar üzerindeki idari yetkisini de koruduğu bir yapıya dönüşmüştür. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte dinin hukuk ve yönetimdeki tarihsel konumu değiştirilmiş, ancak Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla din hizmetleri devletin idari yapısı içerisinde tutulmuştur. Böylece devlet, dinî hükümleri hukukunun kaynağı olarak kabul etmezken dinî kurumların işleyişini belirlemeyi sürdürmüştür. Burada sorgulanması gereken önemli bir çelişki bulunmaktadır: Devlet, dinin kendi hukuk düzenini belirlemesini kabul etmezken dinî hayatın kurumsal işleyişinde neden belirleyici olmaktadır? Türkiye’de laikliğin temel sorunlarından biri, din karşısında tarafsızlık iddiasıyla din üzerindeki idari yetkinin aynı sistem içerisinde bulunmasıdır.

İslam’ın devlet anlayışında ise yönetim yetkisi, Allah’ın bildirdiği hükümlerden ve adalet ilkelerinden bağımsız düşünülemez. Kur’an, insanın yalnızca ibadetlerini değil, hukukunu, ticaretini, aile ilişkilerini, toplumsal sorumluluklarını ve yönetim anlayışını da belirli ölçülere bağlar. Yusuf suresinin 40. ayetinde hükmün Allah’a ait olduğu bildirilirken Nisâ suresinin 58. ayetinde emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi emredilir. Bu ilkeler, insanın yönetim yetkisine sahip olduğunu ancak bu yetkiyi sınırsız kullanamayacağını ortaya koyar. Laik devlet, hukukun geçerliliğini anayasa ve yetkili kurumların kararlarına dayandırırken İslam, insanın koyduğu kuralların Allah’ın hükümleri karşısındaki sorumluluğunu esas alır. Buradaki farklılık, insanların kanun yapıp yapamayacağı değil, kanun yapma yetkisinin hangi üstün ölçüye bağlı olduğudur.

Bu ayrılık günlük hayatta açık biçimde görülmektedir. Kur’an faizi yasaklarken laik hukuk faizli bankacılığı yasal bir faaliyet olarak düzenleyebilir. Kur’an miras paylaşımında belirli hükümler bildirirken laik medeni hukuk farklı paylaşım esasları kabul eder. Kur’an aile, evlilik ve boşanma konularında hükümler ortaya koyarken laik devlet bu alanları kendi hukuk düzenine göre belirler. Müslüman açısından bir uygulamanın kanunen geçerli olması, onun dinen de doğru olduğu anlamına gelmez. Bununla birlikte Allah’ın hükümlerini esas almak, herhangi bir yöneticinin kendi yorumunu sorgulanamaz kabul etmesi demek değildir. İnsanların yönetim konusunda karar vermesi, kurumlar oluşturması ve değişen ihtiyaçlara çözüm üretmesi gereklidir. Ancak İslam’ın hükümlerini bağlayıcı kabul eden anlayışta bu yetki, Allah’ın açık hükümlerini yalnızca siyasal iradeyle geçersiz sayma yetkisi olarak görülemez.

Türkiye’de Müslümanların laiklikle ilişkisi ise önemli bir başka çelişki taşımaktadır. Geçmişte başörtüsü yasakları, din eğitimi ve dinî kimliğin kamusal görünürlüğü üzerinden laikliği eleştiren muhafazakâr çevreler, zamanla aynı anayasal sistem içerisinde yönetim sorumluluğunu üstlenmiştir. Dinî özgürlüklerin genişletilmesi önemli bir kazanımdır; ancak bu gelişme, laik devletin temel hukuk ve yönetim anlayışını değiştirmemiştir. Bir Müslümanın namaz kılması, oruç tutması, dinî eğitim alması veya başörtüsüyle kamu görevinde bulunması din özgürlüğünün konusudur. Devletin hukuk ve ekonomi düzeninin hangi ilkelere dayandığı ise farklı bir meseledir. İbadet özgürlüğünün bulunması, İslam’ın devlet anlayışının hayata geçirildiği anlamına gelmez. Türkiye’de muhafazakâr siyasetin yeterince açıklığa kavuşturamadığı temel ayrımlardan biri budur.

Ancak Müslümanların sorumluluğu yalnızca laik sistemi eleştirmek değildir. İslam’ın yönetim anlayışını savunurken kendi hayatlarında ve siyasal tercihlerinde aynı ilkeleri gözetmeleri gerekir. Faizin yanlışlığını savunup haksız kazancı önemsememek, adaletten söz edip yakınlarının haksızlıklarını görmezden gelmek veya dinî kimliği güçlü bir iktidarın yanlışlarını eleştirememek, inanç ile davranış arasında ciddi bir tutarsızlık oluşturur. Nisâ suresinin 135. ayeti, insanın kendisi ve yakınları aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutmasını emreder. Bu nedenle Müslümanın ölçüsü siyasal partiler, liderler veya kişisel çıkarlar değil, Allah’ın bildirdiği ilkelerdir. Bir yönetimin dinî söylemleri ne kadar güçlü olursa olsun, liyakatsizlik, hukuksuzluk, kamu kaynaklarının israfı ve adaletsizlik dinî gerekçelerle meşru hâle getirilemez. İslam’ın devlet anlayışı, yöneticinin kimliğinden önce yönetimin hangi ilkelere bağlı olduğunu sorgular.

İslam ile laik devlet anlayışı arasındaki ayrılığı doğru değerlendirmek için ortak görünen ilkeleri de birbirinden ayırmak gerekir. Adalet, hukuk güvenliği, kamu yararı ve insan haklarının korunması laik devletlerin de benimsediği değerler olabilir. Dolayısıyla laikliğin adaleti reddettiğini veya İslam adına yönetildiğini söyleyen her devletin adil olacağını ileri sürmek doğru değildir. Temel ayrılık, bu ilkelerin hangi kaynaktan meşruiyet aldığı ve devlet hukukunda nasıl uygulandığıdır. İslam’ın yönetim anlayışında adalet, emanet, ehliyet ve danışma, yöneticilerin tercihine bırakılmış değerler değildir. Şûrâ suresinin 38. ayetinde danışma, Mâide suresinin 8. ayetinde ise düşmanlık karşısında bile adaletten ayrılmama ilkesi öne çıkarılır. Bu hükümler, yönetimin kişisel çıkarlara ve sınırsız siyasal güce teslim edilemeyeceğini gösterir.

Bununla birlikte İslam’ın devlet anlayışını savunanların da cevaplandırması gereken sorular bulunmaktadır. Devlet başkanının yetkileri nasıl sınırlandırılacaktır? Yöneticileri kim denetleyecektir? Kamu kaynakları nasıl korunacaktır? Yargı bağımsızlığı nasıl sağlanacaktır? Farklı inançlara sahip insanların hakları hangi güvencelere dayanacaktır? Kur’an’ın adalet ve yönetim ilkelerini savunmak, bu soruları cevapsız bırakma hakkı vermez. Bakara suresinin 256. ayetinde dinde zorlama bulunmadığı bildirilirken, Mümtehine suresinin 8. ayetinde farklı inançlardan insanlara adaletle davranılması emredilir. Bu nedenle İslam’ın devlet anlayışı, yalnızca mevcut sisteme itiraz eden bir düşünce değil, adaleti, hakları ve yönetim sorumluluğunu açıklayan bir düzen anlayışı olarak ortaya konulmalıdır.

Türkiye’de laiklik sorununun yıllardır aynı noktada kalmasının nedenlerinden biri, meselenin temel ilkeler yerine siyasal kimlikler üzerinden tartışılmasıdır. Laikliği savunanlar, devletin din karşısındaki tarafsızlığını savunurken dinî kurumlar üzerindeki idari yetkiyi de sorgulamalıdır. İslam’ın devlet anlayışını savunanlar ise dinin yalnızca ibadetlerden ibaret olmadığını söylemekle yetinmemeli; hukuk, ekonomi, eğitim ve kamu yönetiminde hangi ilkelerin nasıl uygulanacağını açıklamalıdır. Çünkü bir devlet anlayışının değeri, yalnızca savunduğu düşüncelerle değil, bu düşüncelerin adalet ve insan hayatında nasıl karşılık bulduğuyla anlaşılır.

Türkiye’de laiklik sorununun merkezinde, devletin Müslümanlara ne kadar dinî özgürlük tanıdığı değil, hüküm ve yönetim yetkisinin hangi ölçüye bağlı kabul edildiği bulunmaktadır. Laik devlet, hukuk düzeninin geçerliliğini anayasal ve beşerî yetkiye dayandırırken İslam’ın hükümlerini bağlayıcı kabul eden Müslüman, insan iradesinin Allah’ın bildirdiği ilkelerden bağımsız ve sınırsız olamayacağını savunur. Bu temel ayrılık, dinî özgürlüklerin genişletilmesiyle ortadan kalkmaz. Ancak laikliği eleştirmek de tek başına İslam’ın devlet anlayışını ortaya koymak anlamına gelmez.

Asıl sorgulanması gereken şudur: Müslümanlar, laikliğin İslam’la ayrıldığı noktaları gerçekten anlayarak mı eleştiriyor, yoksa kendilerine tanınan dinî özgürlüklerle yetinerek daha temel sorunları görmezden mi geliyor?

Çünkü İslam’ın yönetim anlayışı, yalnızca devletin adını veya yöneticilerin kimliğini değiştirmek değildir. İnsanın Allah’a karşı sorumluluğunu hukukta, ekonomide, adalette ve kamu yönetiminde esas alabilmektir. Müslüman açısından belirleyici olan, siyasal iktidarın kendisine ne kadar yakın olduğu değil, yönetimin Allah’ın bildirdiği adalet ve sorumluluk ilkelerine ne ölçüde bağlı kaldığıdır.

İnancın sınırlarını siyasal iktidarlar belirlememeli; siyasal iktidarların yetkileri, inancın ortaya koyduğu adalet ve sorumluluk ölçüleriyle sorgulanmalıdır.

İslam Başaran

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Nazmi uçkan dedi ki:

    Neden kendimize yakın yönetimleri eleştiremiyoruz.100 yıldır,nesilden nesile laik zlimlerin yaptıkları idamları,Hapisleri,sürgünleri anlatıyoruz,nemi oldu,dinleyenler gölgelerinden bile korkar oldu.sustular,susuyorlar.dinar-doğanlı köyünde ümmi ama hikmet sahibi bir ali amca vardı.12eylül darbesinde tutuklanarak eskişehir cezaevinde 6ay yattıktan sonra çıktı.bizlere askerlik anıları gibi cezaevinde yaptıklarını anlatırdı ballandıra ballandıra.vefatından bir süre sonra öğretmen arkadaşlarla taziyeye gittik.hanımı ağlayarak bize şunları anlattı;hapiste ağır işkenceler görmüş ve ölüm nedenide bu işkencelermiş.öleceğini anlayınca hanımına demişki”bak hanım sakın Müslümanlara gördüğüm işkenceleri anlatma,korkup davadan geri kalırlar”yorum yazmaktan bile korkan Müslümanlardan ne beklenirki?

  2. FHM YGL dedi ki:

    Altına imza atılacak tespitler ama mevcut dünya düzeninde halkın inancının sınırlarını ulusal devletlerde siyasal iktidarlar küresel dünya sisteminin sahipleri tarafından belirlenmektedir. Küresel güç sahibi olunmadığı müddetçe inancımızın gereğini tam anlamıyla pratik hayatta uygulamak için küresel boyutta güç sahibi olmak gerekmektedir. İslam ülkelerinin devlet yapısına ve işleyişine baktığımızda küresel sistemi tehdit etmeyecek dini ritüellerin haricinde açıkça bu durumu görmek belki vatandaş için zordur ama ihtisas sahibi insanlar için bunun böyle olduğu bilinmektedir. Devlet idarecileri de ona göre vaziyet almaktadır. İnancımızın tam hakimiyeti için mücadele veren şahsiyetlerden ümmet tarafından bilinen ve öne çıkan dinî ve siyasî şahsiyetler adeta buzdağını huhluya huhluya eritmeye çalışmaktadırlar. Selam ve muhabbetle

  3. Fehmi Yağlı dedi ki:

    https://www.mirathaber.com/islam-hakimiyeti-yoksa-musluman-icin-zaruret-yillaridir/

    İslam ülkelerinde inancımızın devlet sistemine yansımamasının da doğrudan bu yazımda ki tespitlerle alakası bulunmaktadır.