UHUD DAĞI VE KARDEŞLİK SINAVI
Hoca, Uhud Dağı’na uzun uzun baktı.
Sanki taşlara değil, asırlara konuşuyordu.
Sonra ağır bir sessizlikte sordu:
“Okçular tepesini terk eden sahabeler kimdi?”
Cevap gelmedi.
Sessizlik uzadıkça uzadı.
Hoca bir kez daha sordu, bu kez sesi daha derinden geldi:
“Okçular tepesini terk eden sahabeler kimdi?!”
Cemaat başlarını öne eğdi.
Mahcup, aciz, sessiz…
“Bilmiyoruz hocam” dediler.
İşte o an, sadece kulaklarımız değil, kalplerimiz titremeliydi.
Hoca, insanın içini yakan o cümleyi kurdu:
“İnanın, ben de bilmiyorum…
Aslında hiç kimse bilmiyor.
Bu mesele İslam tarihinde bile isim isim yazmaz.”
Bir an durdu.
Sonra şunu ekledi:
“O okçular kimdi, öz çocukları bile bilmez.
Hanımları da bilmez.
Çünkü Ashâb-ı Kiram bu hatayı sakladı.
Kimseye anlatmadı.
Dillerinden bu meseleye dair tek kelime çıkmadı.”
Ne büyük bir edep…
Ne büyük bir ahlak…
Hiçbir zaman birbirlerine dönüp:
“Sen zaten Uhud’da da tepeyi terk etmiştin” demediler.
En zayıf anlarında bile birbirlerinin yarasına tuz basmadılar.
Hatalarıyla değil, tövbeleriyle baktılar birbirlerine.
Ya Rabbi…
Bu nasıl bir ahlak?
Bu nasıl bir kalp terbiyesi?
Biz ise bugün ne yapıyoruz?
En küçük bir hatayı bile dosyalıyor, arşivliyor,
yeri geldi mi çıkarıp yüzüne çarpıyoruz.
Üstelik bunu yaparken de kendimizi aklıyoruz:
“Ben olanı söylüyorum.”
“Yalan mı?”
“Niyetim temiz.”
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Çünkü bu cümle, nefsin en sinsi kılıfıdır.
Gıybeti “doğruyu söylemek” diye süsler.
Kalp kırmayı “dürüstlük” diye meşrulaştırır.
Bir insanın hatasını teşhir etmeyi,
“Ben içimde tutamıyorum” bahanesiyle normalleştirir.
Oysa Ashâb-ı Kiram olanı söylemedi.
Doğru olduğu hâlde sustu.
Haklı olduğu hâlde ifşa etmedi.
Çünkü biliyorlardı ki her doğru her yerde söylenmez.
Her hakikat herkesin önüne serilmez.
Biz ise en ufak bir fırsatı kolluyoruz.
Bir açık yakaladık mı,
“Benim niyetim temiz” diyerek bıçağı saplıyoruz.
Sonra da gönül rahatlığıyla yürüyüp gidiyoruz.
Uhud, bizim için bir yenilgi değilmiş.
Biz şimdi anlıyoruz.
Uhud, ahlakın zaferiymiş.
Susmanın, örtmenin, kardeşini korumanın zaferiymiş.
Onlar hatayı bile edep içinde taşıdı.
Biz ise doğruları bile edepsizce söylüyoruz.
İşte asıl imtihan burada.
Dilimizde değil, kalbimizde.
Söylediklerimizde değil, söylemediklerimizde.
Belki de bugün Uhud’a bakıp kendimize sormamız gereken soru şu:
“Ben, kardeşimin hatasını biliyor olsam…
Onu saklayabilir miydim?”
İşte cevap burada gizli.
İSLAMİ HABER “MİRAT”








Yaşamı zehirleyen. Zülum ve hak cehennemi öncesi manevi maddi tasvirle dünya cehennemine ceviren günahlar ve İslam şeriat adalet kul hakkı. Yaşam ve felah rehberi Kuranı kerim ilimsizliği ve sünneti şerif yetersizliğinden azgınlaştırılan nefislere İslam karşıtlığına şeriat kurallarının anlaşılamaması için gece gündüz çalışan şeytan ve taifesinin köleleri tapıcılarının kural sistemlerine karşı durmadıkça… Araf 12-18 tevbe 67-72 daha nice mübarek muhkem süre ayetler anlaşılmadıkça kul hakkını evirip çevirip kapı önünüze kadar getirirler. Ve farketmeden çok geçmeden cehenneme doğru derece derece kaydığımız İDRAK ini yaşaya kalırız.
Ahir zamana göre yine ELHAMDÜLİLLAH…