
Unutulmuş Bir Ses: Tembihname ve Ramazan’ın Toplumsal Kalbi
Bir zamanlar, Şaban’ın son günlerinde İstanbul’un, Konya’nın, Bursa’nın meydanlarında, cami avlularında, çarşıların kalabalık köşelerinde bir ses yükselirdi. Yüksek, vakur, ama içten bir ses. Tellâlın elindeki kâğıt titrerdi hafifçe; çünkü o kâğıtta sadece kelimeler değil, bir şehrin ortak vicdanı yazılıydı. Adı tembihnameydi. Uyarı metni. Ama basit bir uyarıdan çok daha fazlası: bir hatırlatma, bir yalvarış, bir kardeşlik sözleşmesi.
“Ey ahali! On bir ayın sultanı geliyor. Ramazan-ı şerif kapıdadır. Fiyatları artırmayın, fakiri incitmeyin. Sokaklarda gürültü etmeyin, dilinizi kötü söze alıştırmayın. Oruç tutmayanı rencide etmeyin, açıktan yiyip içmeyin. Camilere koşun, teravihde birbirinizin omzuna yaslanın. Evlerin önünü temiz tutun, komşunun kalbine ferahlık verin…”
Bu sözler, padişahın fermanıyla yazılır, Takvim-i Vekayi’de yayımlanır, broşür olup dağıtılır, duvarlara asılır, en önemlisi de yüksek sesle okunurdu. Okuyan sadece tellâl değildi aslında; asırlık bir medeniyetin toplu vicdanı konuşuyordu. Müslüman’ıyla, gayrimüslimiyle, zenginle fakirle, esnafla müşteriyle… Bütün şehir, bir anda aynı anda “kendini tutma”ya davet edilirdi. Çünkü Ramazan sadece bireyin değil, şehrin de oruç tutmasıydı.
O meydanlarda okunan tembihnamelerin en dokunaklı yanı, ne emirlerin sertliği ne de cezaların ağırlığıydı. Asıl yürek burkan, o satırların ardındaki güvendi. Devlet, halkına “Siz bunu zaten biliyorsunuz, ama hatırlatayım” der gibi konuşurdu. “Birlikte daha güzel tutarız bu orucu” der gibi. Kimse yalnız değildi. Oruç, bireysel bir ibadet olmaktan çıkıp, kolektif bir edebe, ortak bir zarafete dönüşürdü.
Şimdi ise o sesler sustu. Meydanlarda tellâl kalmadı. Duvarlara asılan kâğıtlar yerini led ekranlara bıraktı. Fiyatlar yine artıyor, bazen sessizce, bazen utanmadan. Komşu açken iftar sofrası fotoğrafları paylaşılıyor. Teravih yolunda telefonlar ekranında başka âlemler dolaşıyor. Ve en acısı: o eski “hep birlikte kendimizi tutalım” duygusu, yavaş yavaş eriyor.
Bir Ramazan arefesinde, eski bir tembihname metnini okurken insanın gözleri doluyor. Çünkü orada sadece yasaklar yok; orada bir özlem var. Bir medeniyetin, “en güzel halimizle bir arada olalım” diye ettiği dua var. Orada, “fiyatı artırma” emrinin arkasında “kimseyi aç bırakmayalım” diye çırpınan bir vicdan var. “Açıktan yemeyin” uyarısının arkasında “birbirimizin yarasına tuz basmayalım” diye yalvaran bir incelik var.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, yeni bir tembihname değil. O eski sesin yeniden hatırlanması. Birinin çıkıp, meydanda ya da sosyal medyada, ya da sadece aile sofrasında yüksek sesle demesi:
“Ey ahali… Ramazan geliyor. Kendimizi hatırlayalım. Birbirimizi hatırlayalım. Şehrin de oruç tutması lazım.”
Çünkü güzellikler unutuldukça, sadece bireyler değil, bütün bir topluluk aç kalır.
Ve o eski tembihnameler bize şunu fısıldar hâlâ: Ramazan, sadece midemizin değil, vicdanımızın da ayıdır.
Bilal Erdoğan’dan Nüfus ve Aile Yapısı Uyarısı: "2100 Yılında 55 Milyona Düşebiliriz" İlim Yayma Vakfı…
250 YIL SONRA YENİDEN SÖMÜRGE İran'a, Gazze'ye, Yemen'e, Lübnan'a ortak operasyonlar yapan, Siyonist rejime karşı…
ÜÇ FATMA NUR’UN ÖLÜMÜ, TEK BİR GERÇEK: AİLE VE EĞİTİM SİSTEMİMİZİN ÇÖKÜŞÜ (2) 3. TOPLUM…
Gençler Arasında Sessiz Tehlike: "Apateizm" Akımı Yayılıyor! Eğitimci ve yazar Dilek Temirhan, son dönemde gençler…
KURBAN İBADETİNİ NASIL DEĞERLENDİRMELİYİZ? Soru 5: Kurban için bütçemizi zorlamalı mıyız? Nasıl kurban kesmeliyiz? İslâm…
Aile çökerse nüfus dibe vurur, ülke uçuruma sürüklenir… İngiltere’nin parlak entelektüellerinden John Berger, 1978 yılında…