
Son birkaç yıldır dilimize yeni bir kelime yerleşti: “viral olmak.”
Eskiden insanlar başarı, şöhret ya da kazanç peşinde koşardı. Şimdi ise en büyük hedef, bir içeriğin milyonlarca kişi tarafından izlenmesi. Peki, nasıl viral olunur? Aslında cevabı basit: Sosyal medyada çok konuşularak. Üstelik bunun nasıl olduğunun pek önemi yok. Gülünç bir video da olur, utanç verici bir sahne de… Yeter ki tıklansın, paylaşılsın, izlenilsin.
Ama acı gerçek şu: Topluma faydalı içerikler genellikle geri planda kalırken, saçmalıklar, kavgalar, hatta ahlaksızlıklar öne çıkıyor. Bir genç faydalı bir projeyle ortaya çıksa sesini duyurması güçleşiyor, ama biri ortalığı karıştırsa anında gündem oluyor. İşte gençlik, bu “görünür olma yarışının” tam ortasında.
Fakat hakkını teslim edelim: Bu sadece gençlerin meselesi değil. Biz yetişkinler de aynı sınavın içindeyiz. Çünkü insanın doğasında var olan “beğenilme, kabul görme, ait olma” ihtiyacı sosyal medya ile daha da görünür hale geliyor. Özellikle ergenlik döneminde bu ihtiyaç daha güçlü yaşanıyor. Yani gençlerin bu ilgisini sadece “ahlaksızlığa meyil” gibi görmemeli; asıl mesele onların doğru rol modellerle tanışabilmesi.
Ancak medyaya şöyle bir bakın: Kaynana–gelin kavgaları, insanların özel hayatını sergileyen yarışmalar, senaryosuz diziler, kültürden nasibini almamış tartışmalar, ahlaksız şarkı sözleri.. Geçen haftalarda Cuma hutbesinde denildiği gibi: “Sanatı olmayan sanatçıların açıklamaları.”
Evet, bu manzara endişe verici. Bununla birlikte şunu da fark ediyorum biz ebveynler, bu tabloyu bahane ederek biraz tembelleştik. Hepimizin dilinde aynı cümle: “Bu zamanda çocuk yetiştirmek çok zor.” Elbette zor. Çünkü kötülüğe ulaşmak artık bir tık kadar yakın. Ama unutmamak gerek ki iyiliğe ulaşmak da aynı derecede kolay. Bir yanda yozlaşma var ama diğer yanda çok değerli içerikler, ilimle ve hikmetle dolu paylaşımlar da var. Yani mesele, seçici olmayı öğretmekte.
Bir pazar yeri düşünün. Tezgâhların bir kısmında çürümüş, hatta zehirli domatesler var. Ama diğer tarafta mis gibi kokan, sapı yeşil, taptaze domatesler de satılıyor. Çocuklarını pazara göndermeyerek, onları bu koca pazarın çürüğünden koruyacağını düşündü bir nesil. Oysa ki bu bir çözüm değil.Zaten artık alışveriş internetten oluyor; yani o domatesler bir tıkla giriyor evimize Peki ne yapmalı?
Çocuğa güzel domatesi tanıtmalı. Ona koklatmalı, tattırmalı, rengini öğretmeli. Çünkü tadını bilen çocuk, pazarda gezse de çürüğü eve getirmez. İşte burada ebeveynin rolü çok kritik. Çocuk sadece “iyi olanı” sözle değil, anne-babanın seçimlerini görerek öğrenir. Yani ebeveyn de sürekli iyi domatesin peşinde olmalı.
Unutmayalım: Çürük domates her çağda vardı, bundan sonra da olacak. Ama her yer çürük dolu diye sağlıklı bir çorba yapmaktan da vazgeçemeyiz.
O halde asıl görevimiz sadece kınamak ya da şikâyet etmek değil. Asıl görevimiz evimizde başlıyor. Çocuğumuza güzel olanı tanıtmak, doğruyu öğretmek, iyiyi sevdirmek… Çünkü aile kalesi güçlü oldukça, kimse o kaleye kolay kolay sızamaz.
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.”
İşte bu sorumluluğu hakkıyla yerine getiren aileler, çocuklarını çürük tezgâhlardan da, yanlış viral içeriklerden de koruyabilir.
ŞEYMA DEMİRCAN NAMAZCI
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ